Kesik: Bir Ermeni Soykırımı filmi
Duvara Karşı, Soul Kitchen ve Yaşamın Kıyısında filmleri ile tanınan Türkiye kökenli Alman yönetmen Fatih Akın’ın son filmi, Birinci Dünya Savaşı’nın ve Ermeni Soykırımı'nın en karanlık bölümünde geçiyor.
İttifak Devletleri’nin tarafında savaşa girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, 1915 Nisan ayının başlarında Ermeni nüfusuna karşı bir yok etme kampanyası başlattı. 1908’de iktidara gelmiş olan burjuva milliyetçi Jön Türkler, artık İtilaf Devletleri tarafından kuşatılmıştı. Onlar, 1915 Kafkasya Seferi’nde, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırları boyunca önceden kaybetmiş olduğu toprakları geri alma yönündeki girişimlerini engelleyen Rusya tarafından büyük yenilgilere uğratıldılar.
Bu yenilgilerin imparatorluk içindeki Hıristiyan Ermeni nüfusun çoğunun, Rusya’yı desteklemesinin sonucu olduğunu iddia eden Jön Türkler, Ermeni halkına yönelik bir toplu katliam ve zorla başka yerlere yerleştirme programı başlattı. Bu süreçte, 1,5 milyon kadar Ermeni’nin öldüğüne inanılıyor. 
Akın’ın filmi, Türkiye’nin güneydoğusundaki Mardin şehrinde başlıyor. Yıl 1915 ve birinci emperyalist savaş bütün şiddetiyle devam etmektedir. Ermeni Soykırımı’nın arifesindeyiz. Bir akşam işten eve döndükten sonra, demirci Nazaret Manoogian (Tahar Rahim) ve ailesi, savaşın şiddetinin sonunda onlara da ulaşacağından endişe duymaktadır. İtilaf Devletleri’nin Gelibolu’ya vardığı haberini duyarlar. O gece, en büyük korkuları gerçeğe dönüşür. 
Türk askerleri, Mardin’deki erkekleri bir araya toplar ve onları topluca çöle doğru yürümeye zorlar. Kendilerine 15 yaşın üstündeki bütün erkeklerin askere alındığı söylenen bu insanlar, köle gibi çalışmaya ve yol inşa etmeye zorlanırlar. Çoğu, sıcak güneşin altında düşüp ölünceye kadar çalıştırılırlar. 
Bu işçi mahkumlar, Doğu Anadolu’daki Harput’tan Mezopotamya’ya doğru ölüm yürüyüşleri yoluyla gerçekleşen zorunlu sürgünlerin parçası olan büyük çocuk ve kadın gruplarının önlerinden geçtiğine şahit olurlar. 
Nazaret ve diğer tutsak Ermeniler, kamptan götürülücekleri güne kadar çalışırlar. Nazaret dışında hepsi, birbirlerine bağlanıp diz çökmeye zorlanarak infaz edilir. Tek kurtulan odur; çünkü onu öldürmesi için seçilen asker duraksamış ve mahkumunu öldürecek gücü kendinde bulamamıştır. Bununla birlikte boynundaki bir yara, Nazaret’in, hayatının geri kalanında konuşmasını engelleyecektir.
Öldü sanılan Nezaret, kendisini esir alanlardan kaçmayı başarır ve ailesinden geriye sağ kaldığına inandığı ikiz kızlarıyla yeniden bir araya geleceği uzun bir yolculuğa başlar. Bu arayışı onu, Suriye’ye, Lübnan’a, Küba’ya ve ABD’ye götürecektir. 
Akın’ın filmi, yalnız bir kahramanın, korkunç olayların ortasında bir olaydan diğerine yüzdüğü bir çeşit Ermeni Soykırımı Odysseia’sıdır. Bu yolculuk birçok çarpıcı anlara yol açar ama bir bütün olarak, onun filminin farklı bölümleri, tam anlamıyla bağlantılı ya da üzerinde ayrıntılı bir şekilde çalışıldığı hissini vermiyor. Bir yerde bir şeyler görünür gibi oluyor ama büyük resim oldukça bulanık kalıyor. Film, bazen dokunaklı olmakla birlikte, genel anlamda hayal kırıklığına uğratan bir çalışma.
Akın’ın filmindeki en rahatsız edici sahnelerden biri, Nazaret’in, öldürülmeyip açlıktan ölüme terk edilenlerin bulunduğu (bugünkü Türkiye-Suriye sınırında bulunan) Resulayn’daki ölüm kamplarına yaptığı yolculuk. Bunlar, acımasız ve bazen izlemesi zor anlar. Bununla birlikte, Akın’ın bunları istismarcı bir tavırla çekmediği hissediliyor. Onun bu sahnelerdeki yaklaşımı, genelde duygudaş ve duyarlı. Tahir Rahim’in performansı da oldukça güçlü. Aktör, filmin ikinci yarısında konuşmuyor olmasına rağmen, çok çeşitli duyguları anlatabiliyor.
Soykırımdan hayatta kalanların Halep-Suriye’de Charlie Chaplin’in Çocuk filmini izlemek için bir araya gelmesi gibi, onlar arasındaki gerçek sıcaklığı ve hatta mizah duygusunu betimleyen bölümler güçlü bir etki yaratıyor. Bu, bir sabun fabrikasının Ermeni mülteciler için acil konut olarak kullanıldığı sahneler için de geçerli. Bu sahneler, kendi yöntemleriyle, bu insanlara yapılmış olanların dehşetini, tek başına barbarlık ve şiddet sahnelerinin yapabileceğinden çok daha fazla ortaya koyuyor. İnsanların canlılığı, kültürü, farklı davranışları ve duyarlılıkları hissediliyor.
Akın’ın, filmde, betimlenen tüm Türkleri basitçe canavarlar ya da soykırımın destekçileri olarak tasvir etmemesi, ayrıca övgüye değer. Filmin bir sahnesinde, Nazaret, soykırımdan hayatta kalmayı başarmış kızgın bir grup tarafından küfredilen ve taşlanan bir Türk anne ile kızının yüzündeki ıstıraba tanık olduktan sonra, onlara karşı şiddette yer alamayacağına karar verir.
Filmin, Nazaret’in kızlarını bulma çabasını izleyen ikinci bölümü, yazık ki, birinci bölümüne göre oldukça zayıf.  Bu bölümde, dokunaklı anlar olmasına rağmen, filmin ufkunun giderek daraldığı hissediliyor. Öykü, giderek, bir adamın çocuklarını bulma konusundaki kararlılığının hikayesi, muazzam zorluklara karşı mücadele eden iradeli bir bireyin ruh haline övgü haline geliyor. Soykırım ve onun anlamı, giderek daha fazla arka plana itiliyor.
Akın, belki de söz konusu tarihin ve soykırım sırasında yaşanmış dehşetin ağırlığı altında ezildi.  O, filmine birçok şeyi dahil etmeyi denemiş ama aynı zamanda çok fazla şeyi çok hızlı bir şekilde geçmiş. Dünyanın dört bir yanında hayatta kalan Ermenilerin yazgısı, onların göçmenler olarak yeni ve farklı ülkelerdeki deneyimleri, değerli ve ilginç bir konu. Ancak Nazaret’in ülkeden ülkeye seyahat ettiği sonraki sahneler, filmin ilk yarısındaki olayların ağırlığını taşımıyor. İnsan, burada, tarihsel bir olaya bir anahtar deliğinden dikkatle bakıyormuş duygusuna kapılıyor. Çok fazla şey dışarıda bırakılmış. 
Ayrıca, filmin ilk yarısındaki daha ilgi çekici konuların çoğu askıda bırakılmış. Nazaret, daha önce, zenginler ile kendisi gibi işçiler arasındaki uçuruma karşı öfkesini ifade etmişti.  Oysa artık merkezde olan bu sorundan hiç söz edilmiyor. Türk milliyetçiliğinin vahşiliğinin ve Birinci Dünya Savaşı’nın arkasında saklı olan şey neydi? Bütün bunları hangi güçler ve toplumsal basınçlar harekete geçirdi?  Başka bir deyişle, bütün bunlar neden yaşandı? İnsanın sonunda karşı karşıya bırakıldığı bu sorular, bizzat film yapımcılarının yanıt vermeye başlamadığı sorulardır. 
Sonuç olarak, Akın’ın Ermeni Soykırımı’na ilişkin destansı filminin arkasında, sadece çok fazla alışılagelmiş düşünce ve öykü anlatıcılığı bulunuyor.