Looking for Grace: Evden ayrılan bir genç hakkında garip biçimde donuk bir hikaye

Yazan ve yöneten Sue Brooks

Birkaç saygın istisnası ile birlikte, her yıl sadece bir avuç uzun film üreten Avustralya film endüstrisi geçtiğimiz on yılda sıradan insanların sosyal yaşamları hakkında az sayıda dikkatli inceleme sundu.

Sue Brooks’ın en son yapımı Looking for Grace, Avustralyalı film yapımcılığına yeni ve ciddi bir şeyler getirdiğini ileri süren birkaç yerel eleştirmen tarafından methediliyor. Film, geçen yıl 72. Venedik Uluslararası Film Festivali'nde Altın Ayı'ya aday gösterilmişti ve yakın zamanda, Amerikan Yönetmeler Birliği (Directors Guild of America) tarafından verilen “Finders Award” ödülünü kazandı.

Brooks'un, Batı Avustralyalı alt orta sınıf bir çiftin evden kaçan 16 yaşındaki kızları ve aynı zamanda tek çocukları olan Grace'i (Odessa Young) bulma çabaları üzerinde yoğunlaşan filmi, büyük ölçüde amaçsız ve beyhude bir iş.

Yüz dakikalık film, her biri hikayenin başlıca karakterlerinin isminin verildiği ve onların bakış açılarından anlatılan beş bölüme ayrılıyor. İlk bölüm Grace hakkında, diğerleri Grace’in anne ve babası olan Denise ve Dan, yarı zamanlı çalışan dedektif Tom ve uzun yol kamyon şoförü Bruce ile ilgili.

Film, eyaletler arası bir otobüsteki Grace ve arkadaşı Sappho (Kenya Pearson) ile başlar. Grace babasından büyük meblağda para çalmıştır ve iki kız binlerce kilometre uzaktaki uçsuz bucaksız Nullarbor Ovası’nın kenarındaki Güney Avustralya Ceduna'daki bir rock konserine ulaşmak için Avustralya’yı bir uçtan bir uca geçerek doğuya doğru yolculuk ederler.

Otobüste, kızlar Jamie (Harry Richardson) ile arkadaş olurlar, fakat Sappho, Jamie’nin sadece Grace ile ilgilendiğini fark edince bu seyahatten vazgeçer ve evine döner. Grace geceyi oldukça eski bir otelde Jamie ile geçirir, ancak sabah uyandığında yalnızdır. Jamie, babasının paralarını çalmıştır ve evinden çok uzaktaki bu küçük çöl yerleşiminde mahsur kalmıştır.

Young'ın Grace rolü, gençlik iyimserliğini ve macera duygusunu tatmin eden ve boğucu ev yaşantısından kaçmaya çalışan yabani ve iletişime kapalı bir genç olarak hisli ve ikna edici.

Bazı güldürücü anlar ve Avustralya taşrasının çarpıcı sahnelerine rağmen takip eden bölümler daha az ilginç ve filmin seyri zorlama ve suni ilerliyor. Bu bölümlerdeki oyunculuk yeterince inandırıcı, ancak film Grace’in neden babasının parasını çaldığını ve evden kaçtığını ortaya koymak için hiçbir sahici girişimde bulunmuyor. 

Dan ve Denise en sonunda Grace’i buluyorlar, fakat onlar kendi kişisel sorunları ile meşguller. Onların kaygılarını az da olsa aktarabilmekle birlikte [filmde] herkes mesafeli ve kafası karışık görünür.

Küçük bir mobilya mağazası olan Dan’in (Richard Roxburgh) karısına hiç bahsetmediği mali sorunları olduğu görülmekte ve orta yaş krizi ile yüzleşmektedir.  Ayrıca mağaza müdürü olan Sandra (Tasma Walton) ile olan başarısız ilişkisi hakkında suçluluk duygusu içindedir.

Denise (Radha Mitchell), eşi ve kızı ile güçlü bir ilişki kurmak için çabalayan ve ailevi meselelerden dolayı baskı altında görünen bir ev kadınıdır. Zamanının çoğunu, Brooks’un kasten abartılı bir tatlılık verdiği ailesinin banliyödeki evinde geçirir.

Dan ve Denise’in Grace’i bulmasına yardım etmek için çağırılan alışılmadık, yarı zamanlı çalışan dedektif Tom (Terry Norris), ailenin sorunlarında sempatik bir arabulucu olur. Filmin parlak anlarından biri, Tom ve Dan arasında gece geç bir vakitte geçen, evlilik dışı ilişkilerin artıları ve eksileri hakkında bir tartışmadır.

Oğluyla birlikte Nullarbor Ovası’nı geçen uzun yol kamyon şoförü Bruce ( Myles Pollard) filmin genel yapısındaki olaylar dizisinde daha az yer alır. Filme ani ve gereksiz bir şekilde sert bir son getirmek için kullanılan iki sahnesi de kısa ve özdür.  

Looking for Grace bazı önemli konuları ima ediyor:  çalışan modern aileler ve çocukları üzerindeki sosyal baskı ve sosyal iletişimin genel olarak eksikliği. Bununla birlikte, bu sorunlar hiçbir zaman ciddi bir şekilde çözülmeye çalışılmaz ya da önemli ölçüde araştırılmaz.

Yönetmen Sue Brooks, bir röportajında, “hayatlarımızı ayrı ayrı ve bir arada yaşıyor olma fikri ile büyülendiğini” söylemiş ve eklemişti:  “Kendi hayatınızı yaşıyorken büyük sorunlardan biri, karşınızda ne olduğu ve bunun ne olduğunu gerçekten bilmemenizdir. Karşınızda ne olduğunu bilseydiniz bunu böyle yapar mıydınız?”

Bu bakış açısı rehberliğinde, bu film absürt bir çalışma gibi görünüyor. Her karakter, daha büyük bir anlamı karanlıkta el yordamıyla arar, fakat çabalarını neredeyse anlamsızlaştıran olaylar ve engellerle karşılaşırlar. Grace bulunduktan ve karakterler birbirleriyle yavaş yavaş uzlaştıktan sonra film ani ve trajik bir not ile biter. Bu, hayatta herhangi bir amaç arayışının nihayetinde anlamsız olduğuna ilişkin karamsar ve oldukça kasvetli bir mesajdır.

9 Mayıs 2016

İngilizce özgün metin