Oliver Stone'un Snowden’ı: NSA "tüm dünyayı tarayan bir ağı yönetiyor"

Oliver Stone yönetti; senaryosunu Stone ve Kieran Fitzgerald yazdı.

1980'lerin ortalarından bu yana yönetmenlik yapan tecrübeli Amerikalı film yapımcısı Oliver Stone, Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) ifşacısı Edward Snowden hakkında bir film yaptı. Snowden filmi, bir "yurtsever" ve Irak'taki savaşın sıkı destekçisi olduğu 2004 yılında Özel Kuvvetler’de asker adayı olarak ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri'ne gönüllü olarak katılmasından, 2013 yılında NSA'in evrensel istihbarattaki yasadışı çabalarını açığa çıkarma kararına kadar, onun itibari karakterinin evrimini aktarıyor.

Stone'un filmi, ciddi bir çabanın ürünü ve bütünlüklü bir eser. Snowden 16 Eylül'de Kuzey Amerika'da vizyona girdi ve bu hafta sonuna kadar yaklaşık 20 ülkede gösterime girmiş olacak. Milyonlarca insanın, ABD hükümeti ve medya tarafından bir "hain" olmakla suçlanan biri olan Snowden'ın genel olarak sempatik portresini sunan bir eseri izlemesi oldukça önemli. Bu, resmi kamuoyu ile halkın geniş kesimlerinin görüşleri ve duyguları arasındaki büyük (ve artan) bölünmeyi ifade ediyor. Snowden, özellikle gençler arasında, oldukça takdir edilen bir kişilik.

Film, şu anda saklanmakta olan Snowden (Joseph Gordon-Levitt) ile belgesel yapımcısı Laura Poitras (Melissa Leo) ve radikal gazeteci Glenn Greenwald'ın (Zachary Quinto) 2013 Haziran'ında Hong Kong'da karşılaşması ile başlıyor. Ardından, onlara, Snowden'ın gizli NSA belgelerini içeren önbelleklerinden bölümleri bazı çekincelerle yayınlamayı planlayan Guardian'dan Ewen MacAskill (Tom Wilkinson) katılıyor. Poitras, daha sonra Citizenfour (2014) belgeseli olacak videoyu çekiyor.

Lüks Mira Otel'indeki ortam son derece gergin. Snowden kapıya yastıklar yerleştiriyor, NSA'in ya da CIA'in buluşma yerini bulmasını önlemek için cep telefonları mikrodalgaya konuyor. Snowden, NSA casusluğunun yaygınlığı konusunda gazetecileri ve film yapımcısını eğitmeye başlıyor. Poitras'ın filminde anlattığı gibi, Snowden, ona gönderdiği ilk e-postaların birinde, onu şöyle bilgilendirmişti: “Geçtiğin her sınır, satın aldığın her şey, yaptığın her arama, geçtiğin her baz istasyonu, edindiğin her arkadaş, ziyaret ettiğin her site ve yazdığın her satır, erişimi sınırsız olan ama koruması sınırsız olmayan bir sistemin ellerinde.”

Stone'un filmi, Hong Kong bölümünün ardından, Snowden'ın Georgia Ft. Bening'deki ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri'nde geçirdiği günlere dönüyor. Snowden, hala Bush yönetiminin "terörle mücadele" propagandasının etkisi altındadır. Askerden terhis edilmesine yol açan sakatlıklardan sonra, onun yolu CIA ile kesişir. Kurumun eğitmeni ve sonradan hocası olan Corbin O'Brian'ın (Rhys Ifans) himayesi altına girer. O'Brian işe yeni başlayanlara, ilk toplantıda, "Bir başka 11 Eylül olursa, bu sizin hatanız olacaktır." der.

Snowden filminin temelinde, karakterin ve bizim çeşitli devlet casusluk kurumları ve onların programlarının gerçek niteliği hakkında nihai aydınlanmamız bulunuyor. Örneğin, O'Brian, Ortadoğu'daki durum hakkında Snowden'ın gözünü açıyor. CIA yetkilisi, kayıtsızca, 20 yıl içinde "Irak kimsenin umurunda olmayan bir cehennem olacak" gözleminde bulunuyor ve asıl çatışmanın Çin, Rusya ve İran ile olacağını ileri sürüyor.

Snowden, CIA ve NSA için ya da bağımsız olarak çalıştığı sırada Cenevre, Tokyo ve Hawaii'deki çeşitli görevler sürecinde, istihbarat aygıtının anayasal hakları nasıl devasa ölçekte ihlal ettiğinin giderek daha fazla farkına varıyor.

Örneğin, Cenevre'de, şüpheci ve bilgili meslektaşı Gabriel Sol (Ben Schnetzer), Snowden’a, NSA'in gizli programlarından biri olan XKeyscore'un neler yapabileceğini gösteriyor. Bu, esas itibarıyla, herhangi bir gizlilik önlemini engellemeye yönelik son derece güçlü bir arama motorudur. Teoride, hükümetin yabancı casusluğa karşı gözetim yetkileri için taleplerini denetleyen FISA Mahkemesi (ABD Dış İstihbarat Gözetleme Mahkemesi) sorulduğunda, Gabriel, "koca g.tlü bir mühür" olarak gördüğü mahkemeyi umursamaz.

En ürpertici sahnelerden biri, NSA’in Hawaii'de bulunan, uzmanlığı Çin üzerine casusluk yapmak olan ve "Tünel" olarak bilinen dev yeraltı tesisinde geçer. Burada, teknisyenlerden ve operatörlerden oluşan bir ordu, Amerika'nın ekonomik ve askeri rakiplerini izlemek için en gelişmiş donanımlarla gece gündüz çalışmaktadır. Bu, uluslararası terörizmin, küresel savaş için vites arttıran Amerikan askeri-istihbarat aygıtının gerçek yüzüdür. O'Brian'ın bir noktada yorumladığı gibi, "Modern savaş alanı, her yerdir". Bu noktada, Snowden, şu tespiti yapabilmektedir: “Bana, tüm dünyayı tarayan bir ağ yönettiğimizi söylememiştin.”

Snowden, kız arkadaşı Lindsay Mills (Shailene Woodley) ile birlikte yaşadığı Hawaii'de, NSA'in sırlarını bütün dünyaya ifşa etmek için planlar yapmaya başlar.

Snowden filmini çekme işine giriştiği için Oliver Stone’u takdir etmek gerekir. O, bunun için kendini açıkça tehlikeye atmıştır. Yönetmen, Variety dergisine şunları söylemişti: “İyi bir senaryo, iyi bir oyuncu kadrosu ve makul bir bütçe ile gittiğimiz her büyük stüdyodan geri çevrildik. Stüdyonun başındakiler 'Evet beğendik. Konuşalım. Sorun yok.' dediler. Bu yukarıdakilere gider ve birkaç gün sonra hiçbir geri dönüş olmaz.”

Stone, Deadline Hollywood ile yaptığı bir röportajda ise, bugünlerde "Amerika'yı eleştiren" bir film yapmanın zor olduğunu belirtti. O, şöyle devam etti:  "Bizim Bin Ladin filmlerimiz var [yani, Zero Dark Thirty]. Sanırım işler böyle yürüyor. Her şey ordu. Her şey CIA. Homeland'e bakın. 24'e bakın. Tüm Tom Clancy zırvalarına bakın. ... Ben, size bu filmi yapmanın ne kadar zor olduğunu ifade etmek istiyorum."

Söylendiğine göre, Stone, Rusya'ya gitmiş ve Snowden ile dokuz kez buluşmuş. Gordon-Levitt de (onun dedesi, film yönetmeni Michael Gordon 1950'li yıllarda kara listeye alınmıştı) Moskova'yı ziyaret etmiş ve Snowden ile saatlerce konuşmuş. Aslında Snowden filminde, aktör salt dış görünüşün ötesine geçmiştir. Gordon-Levitt, Snowden'ın ilkeli karakteri ve onun fikirlerindeki derinlik hakkında bazı temel şeyler yakalamıştır. Buna ek olarak, Ifans özellikle kötü niyetli; Woodley, Schnetzer, Timothy Olyphant (bir CIA ajanı olarak) ve Scott Eastwood da (orta düzey, disiplinli NSA amiri olarak) iyidir.

Filmin gücü, o sahte "tarafsızlık"tan kaçınıyor olması ve onun hikayesini Snowden'ın bakış açısından anlatıyor olmasıdır. Film, oldukça doğru bir şekilde, öncül olarak, Snowden'ın, milyonlarca Amerikalı ve dünyadaki diğer insanlar tarafından paylaşılmakta olan bakış açısını (ve artan korkuyu) alıyor.

Snowden, Amerikan devletinin ve onun dalkavuklarının kolektif ve potansiyel olarak öldürücü düşmanlığına göğüs germeye devam ediyor. Bu film, ona bir söz hakkı sağlamaktadır. Bu anlamda, Snowden filminin, National Review (“Yerli Fitne”) ve Slate (“Snowden’ın Sızıntılı Efsaneleri”) dergilerinde aşağılık ve aptalca saldırıları hak ettiğini ileri sürmek büyük bir iltifattır. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) geçtiğimiz hafta belirttiği gibi, Temsilciler Meclisi Daimi İstihbarat Komitesi'nin her bir üyesi, 15 Eylül'de, Başkan Barack Obama'ya "ulusal güvenlikte büyük hasara yol açtığı"nı iddia ederek Snowden'ı affetmemesi için baskı yapan bir mektup imzalamış; Hillary Clinton da aynı argümanı ileri sürmüştü.

Film, Obama ile ilgili olarak, 2008 seçiminin, NSA casusluğunun ezici gücü üzerinde hiçbir etkide bulunmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir sahnede, Snowden, “Her şeyin onunla [Obama] daha iyi olacağını düşünüyordum." der. Luke Harding, filmin dayandırıldığı iki kitaptan biri olan Snowden Files: The Inside Story of World's Most Wanted Man [Snowden Dosyaları: Dünyanın En Çok Aranan Adamının İçyüzü] kitabında Snowden'ın şu yorumuna değinir: " O [Obama], göreve geldikten kısa bir süre sonra, sistemik hukuk ihlallerinin incelenmesine kapıyı kapattı, kötüye kullanılan birçok  programı genişletti ve yaydı, adamların hala cezalandırılmadan oturduğu Guantanamo'daki insan hakları ihlallerini sona erdirmek için siyasi sermaye harcamayı reddetti.”

Stone, kendi payına, Deadline Hollywood'a, “Onlar ne derse desin, Obama bir sürü sivili ve masum insanı öldürdü. Dahası, onlar onu makul buluyorlar. O, Bush'tan daha fazla insansız hava aracı kullandı. Baş katil haline geldi.” diye konuştu ve ekledi: “Hiçbir savaş karşıtı partinin, hiçbir savaş karşıtı sesin olmamasından kaygılıyım. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler savaş yanlısı.”

Stone, kötücül NSA programlarının karakterini ve ahtapot gibi her şeye ulaşmasını görsel araçlarla ve diğer yollarla anlaşılır hale getirmek için de çok çaba harcıyor.

Bununla birlikte, Snowden filminin gerçek sınırlılıkları olması şaşırtıcı gelmemeli. Sorulardan biri, en büyüklerinden biri, filmin şu soruyu asla ciddi şekilde yanıtlamaya çalışmıyor olmasıdır: Onlar tüm bunları neden yapıyorlar? Neden NSA, CIA ve ABD hükümeti (ve dünyadaki diğer istihbarat kurumları) bir bütün olarak toplu izleme programlarıyla uğraşıyorlar? Neden dünya üzerindeki her erkeğin, kadının ve çocuğun görüşlerini ve alışkanlıklarını bilmek istiyorlar?

Bu neredeyse sınırsız casusluğun sadece 11 Eylül 2001 olaylarına yönelik çok istekli bir tepki olduğu (bkz. O'Brian'ın yukarıdaki yorumu) şeklindeki bu inandırıcı olmayan yarı ima, ciddi bir değerlendirmeyi hak etmiyor. Her şeyden önce, bu yaygın izleme on yıllar önce başladı. Aslında, 11 Eylül saldırıları yalnızca önceden hazırlanmış (ve aynı zamanda belirli teknolojilerin geliştirilmesine bağlı olan) planları uygulamaya koymak için fırsat sağlamıştı. Casusluğun tümüyle evrensel olması, sisteme özgü bir şeyi, tüm egemen seçkinlerin derin ekonomik ve sosyal kriz döneminde kendi halkına yönelik derin korkusunu ifade eder.

Burada, başka sorunlar da söz konusu. Snowden-Mills romantizmi düpedüz abartılı ve Snowden'da buna çok fazla ağırlık veriliyor. Hiç kuşku yok ki Stone, hem konusunu halkın gözünde insancıllaştırmaya çalışıyor, hem de Snowden'ın istihbarat topluluğuna karşı çıkmaya karar verdiğinde ne kadar çok şeyi feda etmeye hazır olduğunu göstermek istiyordu. O kritik andaki geleceğin ifşacısından bahseden yönetmen, şöyle diyordu: “Onun o anda, ondan da [sevgilisi] vazgeçtiğini hatırlayın. Diyelim bu kadına aşıksın ve o 10 yıldır hayatında. ... Çocuk sahibi olmayı düşünüyorlar. O [Snowden], bu kararı veriyor ve ona bile söyleyemiyor.” Yönetmenin niyeti ne olursa olsun, ilişki, daha ilginç ve çarpıcı konuların anlatımında fazlasıyla sık biçimde araya giriyor.

Stone’un, eş-senarist Kieran Fitzgerald’ın ve oyuncuların, belirli bir dikkat ve bağlılıkla, Snowden'ın hikayesinin önemli unsurlarını perdeye/ekrana taşıdığı söylenebilir. Bu dram, günümüzün büyük sorunlardan bazılarını, özellikle de diktatörlük ve savaş tehlikesini kapsamaktadır.

Snowden’a gelince, Stone onu bir röportajda oldukça iyi aktarıyor: “29 yaşındaki bir çocuk için onun yaptığını yapmak oldukça dikkate değer. Ben bunu asla yapamazdım. Bunu, o yaşta sizin de yapabileceğinizi sanmıyorum.”

20 Eylül 2016

İngilizce özgün metin