"Sabır Taşı"
Afganistanlı yazar Atiq Rahimi tarafından kaleme alınan ve Can Yayınları’dan çıkan Sabır Taşı adlı roman, Afgan bir kadın üzerinden Afgan kadınlarının yaşamlarına dair birkaç kesit aktarmakta. SSCB’nin Afgan işgali sürerken Afganistan’dan kaçıp Fransa’ya sığınan yazar, burada yaptığı çalışmalarla, ülkesinde yaşananları dile getirmeye çalışır. Bu kitabında, Afganlı kadınlara karşı girişilen ve dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğimiz türden baskı ve zulme, çatışmalar içinde ayakta duran küçük bir oda ve bu odada direnmeye çalışan bir kadının özgürleşme çabasını şiirsel bir estetikle kendisine konu ediniyor. Kadının kitap boyunca kocası karşısında zaman zaman korkarak dile getirdiği fakat her defasında artarak sürdürdüğü düşsel boşalmalar, kadının “sahibi” karşısında “özgürleşme” çabasını ifade ediyor. Bastırılmış duygularını, bu odada tanrının sessizliğine öykünen kocasına ve erkeklere karşı diretir.
Yazar, kısa kitabında her ne kadar zaman ve mekanı dışlamış gözükse de, dışarıda süren çatışmalardan, insanların yaşadıkları dramlardan kısa da olsa haberdar oluyoruz. Yaşanılan “katı somut” olayların dışında, kadının neredeyse bu durumun üstüne geçen düşünsel boşalım ihtiyacı dışarıda yaşanılanları bastırır. Yaptığı itiraflar ile girdiği ruh halleri adeta tek kişilik tiyatroda monolog bir anlatıma bırakıyor okuyucuyu. Anlatılan hikaye her ne kadar bize uzak bir coğrafyada olsa da, dünyanın hemen her yerinden her kadının kendinden, yakınlarında yaşayan kadınların hayatlarından bir şeyler bulacağı bir roman Sabır Taşı… “Afganistan’da ya da başka bir yerlerde...”
Küçük yaşta hiç tanımadığı biri ile evlendirilip savaş ya da çatışmalar sebebiyle üç yıl sonra kocası ile tanışma ‘şansı’ bulan kadın, kendi varlığından neredeyse habersiz durumdadır. Kendi cinselliği, onuru bir tarafa, kendisi ile tek kelime konuşmadan sadece kadın üzerindeki ihtiyaçlarını gideren kocasına hizmet etmek dahi kadını mutlu etmektedir başlarda... Kadının kısır olduğunu düşünen aile, oğullarını yeniden evlendirme telaşındayken, kadın kendisi ile başlangıç için aynı kaderi paylaşan ve daha sonra da hayatına yön verecek fikirlere sahip halasıyla karşılaşıp hayatını değiştirmektedir. Kadının kendisini keşfetmesinden başka, bu değişimin diğer anlamı kocasının yanında kalmaya devam etmesi ve iki kız çocuğuna sahip olmasıdır. Daha sonra silah arkadaşı tarafından vurulan kocasının bakımını yapacak olan kadın, felçli ve yatağa mahkum olan kocasının iyileşmesi için onun başında günlerce dua edip tespih çekip, Allahın isimlerini sayar “Er-Rahim, El-Kahhar, El Cabbar”...
Yerde, döşekte yatan, iyileşme evresini tamamlayamayan kocasının başında ağlayıp, dualar eden kadın, hayatının ‘tek’ dayanağı onurunun sahibi, namusunun koruyucusu ve yine sahibi olan kocasına iyileşmesi için yalvarmaktadır. Ne var ki nefes almak dışında hiçbir bir yaşam belirtisi veremeyen kocasına karşı sabrı tükenmeye başlar ve ölüme terk ettiği halde nefes almayı başaran adama yaptığı ufak itiraflarla ona olan ihtiyaç hali şekil değiştirir ve nefes alma halini sürdürmesine yardımcı olmaya devam eder. Kölenin konuşma özgürlüğü sahibinin susmasıyla başlar. Sabrı tükenen kadın 'yaratıcısı' Allah'a, peygamberlere olan inancını da sorgular hale gelir; siyah tespihi alıp çekmeye başlarken haykırır: ‘El-Cabbar benim, Er-Rahim benim’..
Kendisini, konuşamayan ve hareket edemeyen kocası karşısında yaptığı itiraflarla mutlu ve rahatlamış hisseder. Hayatındaki ilk erkek olan babasından başlar ve hayatına giren diğer erkekleri, çocuklarını anlatır. Kendi hayatına dair –kadına dair- isteklerini, hazlarını, itiraflarını anlatır ve rahatlamaya ve hatta gülmeye başlar. Kocası kendisinin seng-i sabrudur; sabır taşıdır artık. Bu cesedin dirileceğine olan inancıyla, sabır taşını çatlatıncaya kadar yapacaktır itiraflarını. Son haliyle kocası ve diğer erkeklerle bir hesaplaşmadır yaşadığı durum.
Dini rejimlerin hüküm sürdüğü topraklarda, kadına uygulanan baskıların katlanarak arttığı, dinen uygun görülen bilinen bir durum. Şekil değiştiren savaş hali içinde gizlenemeyen insanlık dramı gibi, kadınların üzerindeki baskı da bu gerici koşullar altında saklanamıyor çoğu zaman, tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor.
Kadın olmanın “ağırlığının” yanında, bu coğrafyada kadın olarak doğmak ölüme eşdeğer. Diken üstünde kadınlar… Konuşamayan, gülemeyen kadınlar... Erken yaşta evlendirilip ölüme terk edilen kadınlar… Üzerlerindeki örtüleri yetmiyormuş gibi evlerinde yaşadıklarının izi de olmamalı. Dışarıya çıkmaları tek başlarına ölüm sebebi. Meslek edinmeleri, çalışmaları yasaklanıp erkeklere mahkum edilirler. Sesli yürüyüşleri dahi izlenir, ses çıkartmaları büyük cezalar getirecektir kendilerine. Bekar ya da evli bir kadına tecavüz etmek bir erkeğin gururunu okşarken, bir fahişe ile beraber olmak erkek için utanç verici bir durumdur. Çünkü kadın kirletmiştir kendisini, kadın kirlenebilir bir canlıdır, temizlenemez. Yabancısı olduğumuz bir durum değil elbette. Aslında kadın doğduğu anda ölmektedir. Çaresiz kadınlar intihar eder çoğu zaman; ölümü ya da öldürülmeyi beklemeden…
Kadını baştan aşağı örtme, onun seçim hakkının/yaşam hakkının bir erkeğe mahkumluğunun görünen bir yüzü. Kadının taşlanarak veya kurşunlanarak öldürüldüğü haberini okurken neden olarak, kadının eteğini suya girmemesi için toplarken bacağının gözükmesi ‘suçunu’ işlemesiyle bitiriyoruz haberi.
Afgan kadınlarının, uzun örtülerinin altında büyüttükleri kız çocukları kölelik görevini, yine aynı etekler altında büyüyen erkek çocukları ise bunu tamamlayan sahiplik, efendilik görevini alacaklar. Fakat hangi sahiplik? Her geçen gün biraz daha ağırlaşan emperyalist işgal altında yok olan hayatları. Kendi sahiplerinden haberdar mı bu sahipler? Sahip olduklarını düşündükleri bu kölelerle aynı kaderi paylaştıklarını din mi söylemez? Gelişimi bugün büyük sermayelerin çıkarlarına bağlı olan Afganistan öyle görünüyor ki uzun zaman daha talan halini, kadınlar üstüne zulmünü sürdürecek.
Romanın Afganistan’da geçtiğini biliyoruz. Bugünlerde geliştirilen Afganistan yasalarında, kadına da söz hakkı verilmesini, kadının da kendi ülkesinin inşasında rol almasını isteyen değerlendirmelerle karşılaşıyoruz. Peki, kadının kendi hayatının inşasını kim yapacaktır? Zaten göreve getirilse bile durum kağıt üstünden ileri gitmeyecektir. Aynı şekilde diğer ülkelerde de bu durum pek farklı sayılmaz; görev-yetki sahibi kadınlar genelde erkekçe politikalar üretir, erkek egemen sisteme boyun eğen ya da tamamen kabul ettikleri davranışlar sergiler. Kadınları ya da kadınlıklarını unutup...
Peki Afganistan'da kadının içinde bulunduğu durum, savaştan, yönetildiği rejimden ileri geldiği söylenirse; diğer ülkelerde ne olmakta? Gelişimi Afganistan’dan daha ileri düzeyde olan ülkelerde kadın sorunu yok mudur? Elbette gelişmiş toplumlarda kadın nispeten ‘ileri’dir. Bu ileriliğin ise daha çok maskelenmiş bir ilerilik olduğu, yaşanılan kadın cinayetlerinde, intiharlarda ve tecavüzlerde yerini bulur. Afgan kadının durumu bize uzak değil; yaşadığımız coğrafyada kız çocuklarının diri diri gömüldüğü haberi üzerinden henüz bir yıl geçmedi. Kadın kendi bedenine dahi yabancıdır çoğu zaman. Onun bir sahibi ve bir yuvası olacaktır; her şeye boyun eğecektir ya da dışlanacaktır. Romanda anlatılan her ne kadar Afgan kadınlar olsa da, aslında herhangi bir kadının ve onun gibi yaşamaya çalışmak dışında kadın olma/insan olma mücadelesi vermek zorunda olan ya da bu mücadeleyi veremeyen diğer kadınların hayatlarından da kısa bir alıntıdır. Afgan kadının ya da yönetiminin kendisine dünya üzerindeki herhangi bir ülke kadınını model alması da sorunu çözmeyecektir. Kadın sorunu burada ancak şekil değiştirebilir. Sistemin yükselişi ezen ezilen ilişkisi üzerine olduğundan erkek egemen sistemde kadının durumu şaşırtıcı olmasa gerek…
Sonlandırırsak… Kapsamlı bir savaşın sürdüğü bir coğrafyada küçük odasında dahi olsa kocasında temsilen bütün erkekler ve erkek egemen toplum karşısındaki mücadele eden kadının çabası bizler için oldukça önemli. Bu koşulların değişmesi için çaba sarf eden bizler, kadının monologlarla tanrıya, babaya, kocaya karşı sürdürdüğü direnci önemsediğimizi belirtiriz ama bunun yeterli olmayacağını da kabul ederiz.
Yazar, kitabında, odanın etrafını saran savaşın ve baskının dikenli tellerine değinmeksizin bir “özgürleşmeyi” konu edinir; dahası, kadınların yaşadığı zulmün gerçek nedeni olan feodal, kapitalist mülkiyet ilişkileri de kitapta kendisine yer bulamaz. Yazarın, Fransa’da bir dönem etkili olan işçi mücadelesinden soyutlanmış öğrenci/aydın hareketleri gibi, kadının özgürlüğünün cinsel özgürlüğü yolu ile geleceği görüşü çizgisinde oluşan kültürden etkilendiği görülür. Bizler kadının özgürleşmesini ve baskıcı erkek egemen toplumun ortadan kalkmasını, onu var eden mülkiyet ilişkilerinin kapsamlı bir tasfiyesiyle mümkün olacağını düşünüyoruz.