Spotlight: Çocuk istismarına bir bakış

Bu yıl Oscar ödüllerinde Spotlight’ın en iyi film seçilmesi ödül törenine dair ilginç ayrıntılardan biriydi. Konu her ne kadar akademinin ırkçılığı tartışmaları ve Leonardo DiCaprio’nun en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmasının gölgesinde kalsa da oldukça önemliydi. Çünkü toplumun dillendirilmesinden rahatsız olduğu bir konuyu gündeme getirirken kiliseye ve Amerikan hukuk sistemine eleştiri oklarını yöneltiyordu.

Tom McCarthy’nin yazıp yönettiği; Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Liev Schreiber, John Slattery ve Stanley Tucci’nin oynadığı Spotlight, 2002’de yaşanmış gerçek bir olaya dayanıyor. Hikaye, Katolik Kilisesi’ne bağlı Boston Başpiskoposluğu’ndaki çocukların cinsel istismarı olaylarını soruşturan bir grup gazeteciyi konu ediniyor.

Miami’den Boston’a gelen ve Boston Globe gazetesinin başına geçen Marty Baron, çocukların bir rahip tarafından taciz edilmesiyle ilgili yıllar önce kapanmış bir davanın araştırılmasını ister. Gazetenin Spotlight adlı bir bölümü vardır. Bu bölüm her seferinde belirli bir konuyu didik didik edip geniş kapsamlı bir dosya yayınlamakta ve bu dosyalar büyük ses getirmektedir. Spotlight’ın bu seferki görevi kolay değildir. Çünkü hem mahkeme tarafından dosyalara gizlilik kararı verilmiş ve kanıtlara ulaşılmakta zorluk çekilmektedir hem dehiç kimse bu konudakonuşmak istememektedir. Kurbanlar bile korkularından susmaktadırlar. Ayrıca Kilise hem halkın içinde hem de politikacılar ve yargıçlar üzerinde ciddi bir etkiye sahiptir.

Spotlight ekibi soruşturmayı yürüttükçe cinsel istismar vakalarının olağanüstü boyutta olduğunu, büyük bir hukuk skandalının yaşandığını ve çok sayıda kişinin bunu bildiği halde sustuğunu öğrenir. Başta bir rahiple ilgili olan araştırma, sonra dört, ardından on üç, daha sonra yetmişten fazla rahibi içerir hale gelir.

Filmin devamında, mahkemenin konunun üstüne gitmediğini, evrakların dışarı kaçırılmasına göz yumarak bir skandala imza attığını, anlaşma için arabuluculuk yapan bir avukatın da bundan büyük miktarda kazanç sağladığını, hatta bunu sürekli bir kazanç kapısına çevirdiğini öğreniyoruz.

Olayın boyutu o kadar büyüktür ki saklanması imkansızdır. Aslında şehirde pek çok kişi durumdan haberdardır ama susmayı ve hatta bu rahiplere arka çıkmayı tercih etmişlerdir (buna yer yer çocukların aileleri de dâhil olmuştur). Mahkemelerdeki yargıçlar bile Kiliseye olan bağlılıklarını göstermekten çekinmemiştir. Aslında Spotlight ekibi de daha önce bu dosyayı görmezden gelmişti ve şimdi bununla yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Ya Kilisenin tavrı? Kilise, ne zaman böyle bir durum olsa, bu konunun üstüne gideceğinin garantisini vererek tecavüz kurbanlarının ailelerini susturmuş ama her defasında bu rahipleri sivil yargıya teslim etmeyi reddedip farklı bir göreve getirerek konuyu hasıraltı etmiştir. O rahipler de başka yerlerde çocuklara tecavüz etmeye devam etmişlerdir.

Kilisenin soruşturmaya yönelik tavrı, başta gazeteye siyasi ve maddi rüşvet verme yönünde olur. Kardinal gazete ile iyi ilişkiler kurma, şehrin gelişmesi için işbirliği yapma ve yardım teklifinde bulunur. Marty Baron, tecrübeli bir gazetecidir ve bir gazetenin bağımsızlığını koruması için bu yardımları reddetmesi gerektiğini söyleyerek bu tuzağa düşmez, ekip araştırmaya devam eder. Kilise bu noktadan sonra engeller çıkarmaya çalışır. Yetkililer konuşmayı reddeder, gazeteyi ve yöneticisini karalamaya çalışır, herkes “bırakın bu işin peşini” der.

Spotlight ekibi 2002’de bu konuyla ilgili 600 haber yapmış ve harekete geçmek zorunda kalan yargı, Boston’daki 249 rahibi suçlu bulmuştu. Olayı örtbas edemeyen Kardinal Law, Boston Piskoposluğundan istifa etse de bu olaylarda genellikle olduğu gibi Kilise tarafından korundu ve başka bir yerde tekrar saygın bir göreve getirildi. Filmin en sonunda gördüğümüz liste ise bu skandalın tek bir şehirde değil, ABD’nin ve dünyanın pek çok köşesinde yaşandığının ve küresel bir boyut kazandığının kanıtıdır.

Spotlight filmi, Kilisenin nüfuz sahibi olduğu İtalya’da da önemli gelişmelere neden oldu. Medya bu konuyu daha çok ele aldı ve ülkedeki pedofili din adamlarının bir haritası çıkarıldı.

Şu anki Papa, I. Fransis, Kilisenin bozulan imajını düzeltmek için bu konuyu soruşturma kararı alıp ‘Papalık Çocukların Korunması Komisyonu’nu kurmuştu. Fakat komisyonun üyelerinden Marie Collins, Papa’nın bu reform çabasının Kilise içinde direnişle karşılaştığını belirtiyor.

Peki, Spotlight Kilisenin içinde ardı ardına patlayan bu skandalların nedeni hakkında neler söylüyor? O, rahiplere getirilen cinsel ilişki yasağında bu hastalığın kökenlerini arıyor. Bu da konunun Katolik Kilisesi özeline indirgenip sorunun temelinde ne olduğunun tutarlı bir tespitinin yapılamamasına neden oluyor. Elbette bu filmden dünyanın her yerindeki pedofili vakalarını ele almasını beklemek mümkün değil. Film, Kilisenin Boston’daki cinsel istismar skandallarına odaklanıyor. Yine de sorunun Kilise ile sınırlı kalmadığı kısaca da olsa vurgulanabilirdi.

Günümüzde sadece Katolik Kilisesi değil, dünyanın her yerindeki din kurumları ve organizasyonları içinde böylesi skandallar yaşanmaktadır. Karaman’da, Ensar Vakfı’na bağlı evlerde 45 çocuğun tecavüze uğraması da bunun son örneğidir. Karaman’da yaşanan olay filme konu olan Boston’daki olaylarla bazı benzerlikler gösteriyor. Dini eğitim verilmesi amacıyla dini bir kuruma teslim edilen çocuklar tacize ve tecavüze uğruyor, bundan sorumlu olan kurum “çok güçlü” kişiler tarafından korunmak isteniyor, şehirde pek kimsenin de sesi çıkmıyor.

Başta Katolik Kilisesi, Ensar Vakfı, IŞİD gibi dini oluşumların çocuk istismarları, çocukların evlendirilmesi, savaşlarda binlerce kadına ve çocuğa tecavüz edilmesi, internetin karanlık bölgelerinde devasa çocuk pornosu arşivleri tespit edilmesi buz dağının sadece görünen kısmını oluşturuyor. Çünkü 2012 ABD istatistiklerine göre çocuk istismarı olaylarında bunu yapanların %80’i ebeveynlerden oluşurken, akrabalar da konuya dâhil edilirse bu oran %90’a çıkıyor. Diğer istismar türlerini bırakıp sadece cinsel istismarı ele alırsak bu oran %70.  Aile içinde yaşanan pek çok olayın örtbas edildiğini de unutmamak gerek.

Spotlight’ın en büyük eksiği işte bu büyük sorunun sadece tek bir kısmına (Katolik Kilisesi) odaklanması ve diğer kısımları görmezden gelmesidir. Filmin bir başka sorunu da kimlik eksenli bir bakışı savunması. Kurbanların avukatı Micthell Garabedian, kendisi ve Marty Baron’un bu konuya el atmasının nedenini kendisinin Ermeni, Baron’un ise Yahudi olmasına bağlıyor. Bunun dışarıdan tarafsız bir bakışı getirdiğini söyleyerek bir bakıma bir Katolik’in bunu yapamayacağını söylüyor ki bu resmen inanç ve etnik kimlikleri birbirleriyle çarpıştıran, bütün Katolikleri topyekün zan altında bırakan ve işçi sınıfını bölen bir kimlik politikası.

İçinde bulunduğumuz toplumsal gerçeklik şiddete eğilimli, psikolojik sorunları olan, sağlıksız bireyler yetiştiriyor. İnanç, sınıflı toplumlarda kişisel bir tercih olmaktan çıkıp kurumsal bir yapıya bürünür ve egemenlere hizmet eder. Bir kurum olarak din, insanların sömürülmesinde, savaşlara ilahi gerekçeler sağlanmasında ve çökmekte olan bir sistemin ikiyüzlü ahlakının meşrulaştırılmasında bir araçtır. Kapitalizmin derinleşen krizi, doğal olarak bütün dinsel kurumları ve “kutsal aile” edebiyatını iflas ettirmiştir. Derin manevi çürümüşlüğün hedefinde artık çocuklar da var. Giderek artan bir sıklıkla açığa çıkan çocuklara yönelik cinsel saldırılar, insanlığın, uluslararası işçi sınıfının kapitalizmi ortadan kaldırmaması durumunda nasıl bir barbarlığa ilerlediğinin çarpıcı örneklerindendir.