Vive La Commune!
140’ıncı yılı kutlanırken, pek çoğumuza hala aynı heyecanı hissettiren, bize dünyayı devrimci temellerde dönüştürme gücünü veren Paris Komünü, Peter Watkins’in kamerasıyla bir film olarak, 7 Nisan’da, 30. İstanbul Film Festivali'nin İsimsiz (Film) bölümünde izleyiciyle buluştu[1]. Watkins’in Paris Komünü filmi, o dönemin devrimci atmosferini, yüksek bütçeli bir dönem filminden çok daha gerçekçi bir biçimde izleyiciye aktarıyor.
1871 yılında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı’nın son günlerinde, işçi sınıfının artan huzursuzluğu Paris’te bir ayaklanmaya yol açtı. Paris’i ve Cumhuriyet’i korumak için kurulan ulusal milis kuvvetlerinin (bu milislerin çoğunluğu işçi sınıfından gelen askerlerden oluşuyordu) seçimle başa getirdiği komün, şehri iki ay boyunca yöneterek (laik-bilimsel eğitim vb.) çeşitli siyasi-ekonomik reformlar uygulamaya çalıştı, tabii ki, monarşist Ulusal Hükümet’in 30.000 komüncünün kanını dökmesine kadar!
Watkins, Paris Komünü’nün Fransız burjuva gericiliği tarafından ezildiği 28 Mayıs’a kadar olan gelişimini, politik mesaj verme kaygısı gütmeden, doğrudan izleyiciyi politize etmeyi aklına koymuş olan bir “Brecht tarzında” ortaya koyarak, bu yolla, daha önce eşine pek rastlanmayan “doğaçlamaya” dayalı film tekniğinin özgün bir örneğini sergiliyor.
Komün ruhu
Watkins’in Paris Komünü’nün ayırt edici özelliği, filmin üretim süreci boyunca, oyuncuların filmin hazırlanışına ve çekimine aktif olarak katılmış olduğunun, bir başka deyişle, oyuncuların “komün ruhuyla” kuşanmış olduğunun fiili olarak kendisini her karede görünür kılması. Watkins filmde, daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmayan toplam 220 kişiye rol vermiş; filmi çekmeye başlamadan önce, bu insanlardan Paris Komünü üzerine araştırma yapmalarını istemiş; daha sonraki aşamada, oyuncu grupları oluşturarak (Ulusal Milis ve Kadınlar Birliği vb.) bu gruplara dahil olan oyuncuları, tek tek canlandıracakları karakterler üzerine düşünmeye sevk etmiş; o, bu sayede hem geçmişin hem de bugünün toplumsal-siyasi sorunlarını anlamaya çalışan, devrimci bir oyuncu profili yaratmayı başarmış.
Watkins, oyuncularının özgürce kendilerini filme dahil etmesine de imkan sağlayan bir yönetmen. Bütün bu oyuncular, hem Watkins hem de filmin tarih danışmaları ile birlikte, canlandıracakları karakterlerin nasıl konuşması, hissetmesi ve tepki vermesi üzerine disiplinli bir hazırlık dönemi geçirmişler. Bu zorlu hazırlık süreci, bana kalırsa Watkins’in dersine ne kadar iyi çalıştığının en büyük kanıtı.
Proleter demokrasi
Watkins’in izleyiciyi “esir alan” bir dinamizmle çektiği bu film, terk edilmiş bir fabrikada, toplam 13 gün gibi kısa denilenibilecek bir sürede tamamlanmış. Yönetmenin bu filmde kullandığı doğaçlamaya dayalı çekim tekniği, oyuncuların kendi potansiyellerini keşfetmesine de olanak veriyor. Bu durum, ilk defa kamera karşısına geçen oyuncular açısından eşsiz bir deneyim. Bu çekim tekniği, oyunculara kendilerini özgürce ifade etme şansı verirken, dahası bu “kendiliğindencilik”, onlara canlandırdıkları karakterler üzerine daha fazla düşünme ve tartışma imkanı da sağlamış.
Özellikle komüncülerin barikatlardaki çatışma sahneleri, bu doğaçlama çekim tekniği sayesinde muazzam bir dinamizm kazanıyor. Film seti haline getirilmiş olan bu fabrikada, bu defa işçi sınıfının kolektif ruhu, coşkusu, iktidarın fethedilmesiyle başlayan devrimci atmosfer, yüksek bütçeli bir dönem filminden daha yalın ve gerçekçi bir tarzda ortaya koyuluyor.
Ulusal milislerin karar alma süreçlerinin merkezileştirilmesi ya da kadınlar birliğinin örgütlenme sorunlarının tartışıldığı sahneler tek kelimeyle muhteşem! Komünün devrimci ruhunu yansıtan bu uzun tartışma sahneleri, filme bir bakıma “tartışma platformu” havası katıyor. Daha önceden hazırlanmış bir senaryoya dayanmayan, bütünüyle doğaçlama bir biçimde çekişmiş bu hararetli tartışma sahneleri, yönetmenin en küçük müdahalesi olmadan dakikalarca devam ediyor. Bu dinamik tartışma sahneleri sayesinde, Paris Komünü’nün özünü oluşturan proleter demokrasi bütün çıplaklığı ile izleyicinin gözleri önüne seriliyor.
Gerçeğin yok sayılması
Ulusal Hükümet ordusu Paris kapılarına dayandığı sırada, Paris’i ve Cumhuriyet’i korumak için barikatlara mevzilenen komüncüler, bir anda günümüz devrimci mücadelesinin nasıl olması gerektiği konusunda ateşli bir tartışmaya tutuşuyor. Komün TV’nin yaptığı röportajlar sırasında, kadın sorunu, ırkçılık, işsizlik, yoksulluk, küresel kapitalizm vb. konular üzerine pek çok önemli tartışma yapılıyor. Bu yolla yönetmen, Komün’ün geçmişte kalmış bir olay olmadığını, gerçekte her gün yaşadığımız somut bir gerçeklik olduğunu, bize yeniden hatırlatıyor. Böylece Komün, günümüz dünyasının temel çelişkilerinin, geçmişte de “yaşanmış bir kanıtı” olarak da karşımıza çıkıyor.
Ayrıca, Paris Komünü’nün Fransız resmi tarih yazımı tarafından hafızalardan silinmeye çalışıldığı da filmde sık sık vurgulanıyor. Lakin Watkins’in Komün’ü geçmişten çok bugünü anlatıyor, hatta onun yapmaya çalıştığına, günümüz gerçekliğini yeni baştan yorumlamak da denilebilir. Uzak geçmişte yaşanmış bir tarihi olay olarak Komün, o tarihi yeniden yorumlayan yönetmenin elinde, günümüz dünyasındaki iki büyük sorununu, eşitsizliğin ve sömürünün esas kaynağının ne olduğunu (kapitalizmin kendisini) yeniden tartışıyor.
Paris Komünü’nde oynamış her oyuncunun, eşsiz denilebilecek bir deneyim yaşadığını söyleyebiliriz. Yönetmenin hiçbir engellemesine takılmadan çekilen tartışma bölümlerinde, komüncüler, bu filmin onlara ne verdiği üzerine dakikalarca tartışıyorlar. İzlemesi insana büyük keyif veren bu tartışmalara katılan oyuncular, film sürecinin, kendilerini nasıl dönüştürdüğünü büyük bir heyecanla anlatıyorlar. Pek çoğu düşünce ve eylem birliğine sık sık gönderme yapıyor. Bütün bu tartışmalardan anlıyoruz ki, oyuncular böylesi zorlu bir projenin altından kalkabilmek için, kendi iç demokrasilerini inşa etmek zorunda kalmışlar ve bu süreç, bütün oyuncuları günümüz sorunlarını daha fazla düşünmeye itmiş. Bu durum, amatör oyuncuların siyasi bilinç düzeyindeki ani yükselişin esas kaynağının “eylemli düşünme biçimi” olduğunu gösteriyor.
Özellikle filmin yapım sürecinde, oyuncuların ortaya koymuş olduğu kolektif irade, onların arasındaki bilgi ve deneyim paylaşımını da arttırmış. Film çekimleri bittiği halde, oyuncular canlı tartışmalar yapmaya devam ediyorlar. Filmin son bölümleri, bu türden zengin tartışma örnekleriyle dolu. Özellikle oyuncuların bu filmin yapım sürecine amatörce katılma biçiminin (kitlelerin öz eyleminin), burjuva medyasının tam da korktuğu şey olduğu, TV kanallarının filme mali destek vermeyişlerinin ve belgeselin yok sayılmasının arkasındaki esas nedenin bu olduğu ayrıca vurgulanıyor.
Artık izlemeyi bırak!
Watkins’in Paris Komünü devrimci bir medya eleştirisi de içeriyor. Film boyunca devrim iki farklı kanaldan izleniyor. Bir tarafta “Versailles TV”, diğer tarafta ise “Komün TV”. Böylece devrim, bir nevi karşılıklı medya savaşı biçimini de alıyor. Ulusal hükümetin kontrolündeki Versailles TV’de, komüncüler, dış güçlerin kışkırtması ile ayaklanan bir avuç “vatan haini” olarak tasvir edilirken, Komün TV muhabirleri Gerard ve Aurelia bol bol sıradan insanlara mikrofon uzatıyor; bu sokak sahnelerinde, muhabir ve kameraman eylem yapan erkeklere ve kadınlara hızla yaklaşıp kısa sorular sorarak, onlardan bütünüyle doğaçlama cevaplar alıyor. Bu sayede oyuncular, canlandırdıkları karakterler ve olaylar hakkındaki düşüncelerini o anda sergileme fırsatı yakalıyorlar.
Örneğin “hain” olduğu düşünülen bir komüncünün, halk tarafından linç edildiği bir sahnede, halkı galeyana getiren Marguerite Lachaise karakterini canlandıran kadın oyuncuya, linç konusunda ne düşündüğü soruluyor. Oyuncu, o kişinin linç edilmesini yanlış bulduğunu söylüyor. Komün TV kanalı aracılığıyla gerçekleştirilen bu anlatım tekniği ile her oyuncu tartışmanın ve eylemin etkin bir öznesi haline geliyor. Politik ve toplumsal meselelerde birinci elden “evrensel bilgilenme aracı” olarak TV, devrim sürecinde tartışmanın ve eylemin kendisine yeni bir anlam kazandırıyor.
Devrimin bir TV programı biçiminde sunulması, pek alışık olmadığımız bir deneyim olduğu için, bu durum bizi ilk başta “pasifleştiriyor” gibi gözükse de, filmin ritmik ve kışkırtıcı yapısı, izleyiciyi olduğu yere çiviliyor. Eğer canlı yayında seyrettiğiniz şey devrimse, sizin yalnızca izleyici olarak kalmanız mümkün değildir.
Devrimin etkisi ve büyüklüğü Komün TV’nin sınırlarını aşıyor. Barikatlarda savaşan kadın bir komüncü kendisiyle röportaj yapmaya çalışan muhabire “Beni en çok acıtan sizin hala burada çekim yapıyor oluşunuz. Her şeyi izleyip hiçbir şeyi umursamamanız. Bu bir film de olsa gerçek de olsa, tek yaptığınız burada durmak.” diyor. Bir başka komüncü ise “Televizyonlarınız arkasına saklanıp bizim ölmemizi izliyorsunuz.” diyor. Komüncüler bugün hayatta olmasa da, onların isyancı ruhu, bizi, izlemeyi bırakıp sosyalizm mücadelesine katılmaya çağırıyor!
Bitirirken…
Watkins’in Paris Komünü, geçmişi kavramadan geleceği kavramanın mümkün olmadığını, “proleter devrimlerin anası” sayılabilecek Komün’ün, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz sosyalist bir dünyaya duyulan özlemin en somut örneklerinden biri olduğunu, bize yeniden hatırlatıyor. Unutmayalım ki her devrimci yükseliş dönemi, kendisinden önce gelen devrimci dönemlerin ileriye doğru bir sıçramasıdır. Paris Komünü, uluslararası proletaryanın ve Marksist hareketin yolunu aydınlatmaya, günümüz devrimci coşkusuna ilham kaynağı olmaya devam ediyor [1].

Dipnotlar

[1] İstanbul Film Festivali, La Commune (Paris, 1871):  http://film.iksv.org/tr/film/187