Yağmurda Dans ve Avatar
Son iki aydır sinemada bir devrimden söz ediliyor: Üç boyutlu sinema devrimi. Avatar adlı filmin sinema sektörünü canlandırdığı, filmin yönetmeni James Cameron'un sinemayı baştan şekillendirdiği, sinema tarihini yeniden yazdığını söyleyecek kadar abartılı övgüler yağıyor. Hâlbuki sinema tarihini bilen birisi bu durumun ilk olmadığını benzer şeylerin daha önce de yaşandığını hatırlayacaktır.
1952'de çekilen Yağmurda Dans adlı müzikal film sesli sinema devrimini, sinema sektörünün yaşadığı değişimi ve sancılı süreci çarpıcı bir şekilde ele alıyordu. Bir döneme kadar sinemalar da ses bulunmayıp perdede görüntü oynarken perdenin hemen aşağısındaki bir orkestra filmin ruhuna uygun olarak film boyunca müzik çalıyordu. Teknik imkanların yetersizliği bir yandan da böyle olağanüstü bir organizasyona neden oluyordu.
Sesli film teknolojisinin gelişmesiyle birlikte bu orkestralara artık ihtiyaç duyulmadı. Bütün sinema salonları elden geçirilip ses sistemleri döşendi ve üretilen ilk sesli film o zamana kadar en çok izlenen sinema filmi olmayı başardı. Ardından sesli filmlerin sayısı çığ gibi büyüdü. Filmlerde artık ses vardı ve bu imkan sonuna kadar kullanılmalıydı. Böylece sesin ve müziğin abartılı oranda kullanılması söz konusu oldu, müzikal filmlerin altın çağı başladı.
Bütün Holywood oyuncuları güzel konuşabilmek ve şarkı söyleyebilmek için dersler almaya başladılar. Bu yeni döneme uyum sağlayamayan oyuncularsa kariyerlerine veda ettiler. Bu süreç içinde küçük çaplı da olsa teknik sorunlar da yaşandı ama nihayetinde sesli filmler dönemi tam anlamıyla başladı.
Yağmurda Dans, bu süreci müzikal bir dille anlatan bir filmdi. Günümüzde yaşananlarsa Yağmurda Dans'ta anlatılanlara çok benziyor. Avatar'ın yıllarca süren ve su gibi para akıtılan yapım sürecinden sonra nihayet yayına girmesi için dünyada büyük hazırlıklar başladı. En başta Amerika'da sinema salonları elden geçirildi, üç boyutlu sinema salonlarının sayısı arttırıldı, var olanlar iyileştirildi. Büyük reklam kampanyaları yapıldı, “sinemada yeni bir dönem başlıyor” diyen reklam yağmuruna tutulduk.
Artık üç boyutlu film teknolojisi vardı ve bu da sonuna kadar kullanılmalıydı. Defalarca işlenmiş olan sıradan bir konu farklı bir biçimde ortaya konulup abartılı görsel efektlerle donatılıp izleyiciye sunuldu. Avatar'da açıkça görünen şey, teknolojinin konuya uygun bir şekilde kullanılması yerine, konunun teknolojiye göre şekillendirilmiş olması. Elbette, sinemada görsel efektlerin, bu gelişmiş teknolojilerin kullanılmasına kimse karşı değil. Hatta filme estetik olarak büyük katkıda bulunuyor. Fakat filmi bunun üzerine kurmak, konuyu da buna göre ayarlamak filmin sanatsal değerini azaltıyor. Son yıllarda dünya sinemasında bunun sayısız örneğini gördük.
Tabii ki Avatar da ilk sesli filmler gibi izlenme rekorlarını kırdı. Birçok sinema yapımcısı yeni filmlerini üç boyutlu olarak çekeceklerini, bazıları ise eski filmlerini bu yeni teknoloji ile tekrar çekeceklerini duyurdular. Ardından üç boyutlu televizyonların üretileceği, üç boyutlu TV yayınlarının başlayacağı haberleri ortaya çıktı. İngiltere'de bir futbol maçı üç boyutlu olarak yayınlandı.
Aslında Avatar'dan önce de bu teknoloji bazı filmlerde kullanılmıştı, ama Avatar bu teknolojiyi tam anlamıyla kullanan -bazı animasyonları saymazsak- ilk film oldu. Avatar'ın üç boyut dönemini resmen başlattığını söyleyebiliriz. Fakat bu filmin sadece teknolojisi değil konusu da çok tartışıldı. Film, 22. yüzyılda Pandora adlı bir gezegende yaşananları anlatıyor. Pandora gezegeni canlı çeşitliliği, yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından çok zengin olup, el değmemiş bir gezegendir. Tabii ki kapitalistler burayı da kendi sömürü alanlarına dahil etmek istemektedirler. Kilosu 20 milyar dolar eden bir maden, insanların iştahını kabartmaktadır ve bu maden için her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu madeni çıkarmaya çalışırken gezegene de zarar vermektedirler.
Gezegenin yerli halkı ise insanlara benzeyen ama 3 metreden uzun, mavi tenli Na'vilerdir. Doğayla barışık olup kabile düzeninde yaşarlar ve insanların gezegene zarar vermesinden rahatsızlık duymaktadırlar ve savaş kaçınılmazdır. Na'vilerin arasına sızması için gönderilen ve Sam Worthington tarafından canlandırılan Jake Sully adlı paralı asker, zaman içinde onların ne kadar iyi olduğunu görecek ve onların tarafına geçecektir.
Bu konu bazı yazarlara göre kapitalizmin kötülüklerini gösteriyor; Amerika'nın, Irak’ı ve Afganistan'ı işgalini temsili olarak kınıyordu. İlk başta konu öyleymiş gibi görünse de bu sadece senaryonun sosu olarak kalıyor. Baş rol karakterinin hikayesi aslında tam tersi bir mesaj veriyor. Aslında eldeki üç boyut teknolojisine uygun bir senaryo yazma gayreti olsa da, Avatar politik bir mesaj veriyor.
Jake Sully'nin karşı tarafa geçmesi ve onlara insanlara karşı savaşlarında önderlik etmesi sayesinde savaş başlıyor. Daha önce pek çok Holywood filminde (örneğin Kurtlarla Dans, Son Samuray) işlenmiş olan beyaz adamın üstünlüğü (bazı eleştirenler “beyaz Mesih” de derler) konusu bu filmde de işleniyor. Düşmanın tarafına geçen, onlardan biri olan kahramanımız aslında onlardan üstündür. Onlardan daha iyi dövüşür, daha iyi savaşır, daha iyi avlanır, daha iyi konuşur. Pek çoğundan daha zekidir. Savaşta onlara liderlik edecek yetenek de sadece onda vardır. İnsanların ordusundaki sıradan bir onbaşı bile Na'vilere önderlik edecek kadar iyi bir komutan olabilir. Fark o kadar büyüktür. Asırlar boyunca kimsenin yakalayamadığı dev kuşu da sadece o yakalayabilmiştir. Her bakımdan üstündür. Fakat aynı zamanda iyi kalpli biridir, zaten bu nedenle onların tarafına geçmiştir.
Kısacası beyaz adamın üstünlüğü konusu burada da karşımıza çıkıyor. “Haklı olup olmamanız önemli değil, topraklarınızı işgal edebiliriz, sizi yok edebiliriz, size her şeyi yapabiliriz. Siz kendinizi bundan kurtaramazsınız, çünkü ‘doğal olarak’ acizsiniz. Siz kendi kendinizi kurtaramazsınız, size bir kurtarıcı gerek ama bu kurtarıcıyı da siz kendi içinizden çıkaramazsınız. Sizi kurtaracak biri gerekirse onu da biz göndeririz, sizin kaderinizi sadece biz tayin edebiliriz” mesajı değil de ne olabilir ki bu!
Emperyalizmin aynı anlayışı Irak ve Afganistan'da da karşımıza çıkmıştı: “Siz kendi kendinizi diktatörlüklerden kurtaramazsınız, sizin ülkenize demokrasiyi sadece biz getirebiliriz. ” İşte şimdi Irak ve Afganistan'da “demokrasi” var.
Elbette sadece dünya halklarına değil işçi sınıfına da böyle bir mesaj böyle bir mesaj verilmiştir. Ankara'nın eski valisi Nevzat Tandoğan “memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyebilmişti. İşçi sınıfı bunu yapabilecek sınıf değildir, zaten “amele takımı” hizmet etmekten başka bir şey yapmasın istenilmektedir.
Sonuç olarak Avatar'ın sinemada teknik olarak bir devrim olduğunu ve sadece bu nedenle bile izlenmeyi hak ettiğini söylemek mümkün. Fakat senaryonun hep aynı olduğunu ve hep aynı propagandanın devam ettiğini gözden kaçırmamak koşuluyla!