Nick Beams’in bir okura Lenin ve küreselleşme konusunda verdiği yanıt

Bu polemik yazısında Nick Beams, Professor Michel Chossudovsky'nin "Seattle ve ötesi: Yeni Dünya Düzenini Silahsızlandırmak" başlıklı makalesine verdiği yanıtta yapmış olduğu küreselleşme değerlendirmesine katılmayan bir Dünya Sosyalist Web Sitesiokuruna cevap veriyor. Nick Beams, Avustralya Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ulusal sekreteri ve DSWS yazı kurulu üyesidir. ML’nin e-postasına bu makalenin sonundaki bağlantı üzerinden erişilebilir.
Sayın ML,
Küreselleşme konusundaki mektubuna, bize bu önemli sorun bağlamında Marksizm ile her türden orta sınıf radikalizmi arasındaki farklılıkları daha fazla açıklığa kavuşturma fırsatını verdiği için teşekkür ederim.
Bizim Profesör Chossudovsky’ye verdiğimiz yanıtın eksenini oluşturan ve senin itiraz ettiğin şey, bizim küreselleşme -üretimin giderek daha fazla küresel karakter kazanması ve üretici güçlerin küresel düzeyde bütünleşmesi- ile küresel kapitalizmi birbirinden ayırmak gerektiğini ısrarla vurguluyor olmamızdır.
Elbette, üretimin küreselleşmesi kapitalist toplumsal ilişkilerin içinde gerçekleşiyor. Bu süreç, kâr dürtüsünün egemenliği altındadır ve dolayısıyla hem gelişmiş, hem de sözde gelişmekte olan ülkelerde geniş kitlelerin toplumsal konumlarının giderek daha fazla kötüleşmesiyle sonuçlanmaktadır.
Ancak hepsi bununla sınırlı değildir. Bu süreç bağrında büyük bir çelişki taşımaktadır. Üretici güçlerin küreselleşmesi, bir yandan sermaye tarafından durmak bilmeyen kâr dürtüsü ile ileriye doğru taşınırken, aynı zamanda kapitalist üretim tarzının tarihi krizini de derinleştirmektedir. Küreselleşme süreci hem kapitalist sistemin özel mülkiyet ve ulus-devlete dayalı toplumsal ilişkileri ile çelişmekte, hem de daha yüksek bir toplumun biçiminin -uluslararası planlı bir sosyalist ekonominin- gelişimi için gerekli olan nesnel maddi temelleri oluşturmaktadır.
Korkarım, senin Lenin’e yaptığın gönderme, çeşitli orta-sınıf radikal ekollerin, özellikle de kendinden menkul Leninistlerin, Lenin’in yazdıklarını ya okumadıkları ya da okumuş olsalar da anlamını kavramakta bütünüyle başarısız oldukları gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Senin hangi kategoriye ait olduğundan tam olarak emin değilim, ancak Lenin’in Emperyalizm broşürü dikkatli bir biçimde okunduğunda, bu çalışmanın senin ima ettiğin gibi ulusal hareketlere bir tür açık çekvermek şöyle dursun, 20. yüzyılın başlarında üretici güçlerin, bankalar ve sınai tröstlerin koruması altında yaşanan artan toplumsallaşması (küreselleşme) ile kapitalizmin toplumsal ilişkileri arasındaki çelişkilerin şiddetlenmesini ortaya koymaya adanmış olduğu görülür.
Bu broşürün amacı serbest rekabet çağının sona ermiş ve tekelci kapitalizmin ya da emperyalizmin gelişiminin sosyalizmin kurulmasının nesnel temellerini yaratmış olduğunu ve devrimci partinin görevinin işçi sınıfını bu hedefe ulaşabilmek için siyasi olarak hazırlamak olduğunu saptamaktı.
Lenin, Emperyalizm’in ilk sayfalarında şunları yazar: "Rekabet tekele dönüşmüş olur. Bu da, üretimin toplumsallaşmasında muazzam bir ilerleme yaşanması sonucunu doğurur[vurgu eklenmiştir]. Özellikle teknik buluş ve gelişme süreçleri toplumsallaşır. … Emperyalist aşamasında kapitalizm doğrudan üretimin en kapsamlı toplumsallaşmasına doğru yol alır; bu, kapitalistleri kendi iradeleri ve bilinçlerine karşın, tam serbest rekabetten tam toplumsallaşmaya geçişin yaşandığı bir tür yeni bir sosyal düzene doğru, deyim yerindeyse boynuzlarından tutup çekmektedir. Üretim toplumsallaşır, ama mülk edinme özel ellerde kalmaya devam eder. Toplumsal üretim araçları, küçük bir azınlığın özel mülkiyeti olarak kalır. Bir avuç tekelcinin halkın geri kalanı üzerindeki boyunduruğu yüzlerce kez daha ağır, daha külfetli ve dayanılmaz hale gelirken, serbest rekabetin resmi olarak tanımlanmış olan genel çatısı olduğu gibi kalır." [Lenin, Collected Works, Cilt 22. s. 205]
Lenin bu çalışmanın sonunda yer alan, "Emperyalizmin tarihteki yeri" başlığı altında bu temaya geri döner. Kapitalist şirketlerin "iç içe geçtiklerine" işaret ederek, Marksizmin "toplumsallaşma" öngörüsünün gerçekleşmediğini öne süren burjuva iktisatçılarına karşı şunları söyler:
"Ancak bu iç içe geçmişliğin asıl nedeni, altında yatan temel, üretimin toplumsal ilişkilerinde meydana gelen değişiklerdir. Büyük bir işletme devasa boyutlara ulaştığında ve çok sayıdaki verinin tam olarak hesaplanması temelinde, plana uygun olarak, on milyonlarca insan için gerekli olan temel hammaddelerin üçte-ikisini ya da dörtte-üçünü sağlamayı örgütlediğinde; hammaddeler sistematik ve örgütlü bir biçimde bazen birbirinden yüzlerce ya da binlerce mil uzaklıktaki en uygun üretim yerlerine taşındıklarında; tek bir merkez çok çeşitli mamul maddelerin üretimi aşamasına kadar malzemenin işlenmesinin birbirini izleyen bütün işlenme evrelerini yönettiğinde; bu ürünler tek bir plana göre on milyonlarca ve yüz milyonlarca tüketiciye dağıtıldığında (Amerika ve Almanya’da petrolün Amerikan tröstü tarafından pazarlanması) -işte o zaman yalnızca ‘iç içe geçme’yle değil, üretimin toplumsallaşması ile karşı karşıya olduğumuz açıkça görülür; özel ekonomik ve özel mülkiyet ilişkileri, içindekilere uymayan bir kabuk oluşturur. Bu, atılmasının suni olarak geciktirilmesi durumda kaçınılmaz olarak çürüyecek olan, oldukça uzun bir süre için çürüme halinde kalabilecek (eğer en kötü durumda oportünist apsenin iyileştirilmesi daha fazla zaman alırsa) ancak sonuçta mutlaka atılacak olan bir kabuktur." [Lenin, Collected Works, Cilt 22. s. 302-303]
Lenin, oportünist apsenin alınmasından, işçi sınıfının kapitalizmi ayakta tutmak için temel koltuk değneği haline gelmiş olan oportünist ve milliyetçi önderliklerinden kurtulmayı kastetmektedir. Bu tedavinin Lenin’in öngörmüş olduğundan çok daha uzun zaman aldığı kesindir. Ancak şimdi, Lenin’in 20. yüzyılın başında ana hatlarını çizmiş olduğu üretimin toplumsallaşmasının bir devamı ve derinleşmesi olan üretimin küreselleşmesi bu görevi yenilenmiş bir ivedilikle önümüze koymaktadır.
DTÖ [Dünya Ticaret Örgütü, ç.n.] üzerine yazdığımız bildirilerimizde ve Profesör Chossudovsky’e yanıtımızda belirttiğimiz gibi küreselleşme "üretimin toplumsallaşmasında sağlanan muazzam gelişme"den dolayı ilericidir. Bu toplumsallaşma o kadar ileri bir evreye ulaştı ki, Lenin’in petrol sektörünün faaliyetleri için yaptığı tanımlama, toplumun sosyalist dönüşümünün hem nesnel olasılığını, hem de gerekliliğini daha da üst düzeyde kurarak, artık her sektör için geçerli hale gelmiş durumdadır. Ya toplumsallaşmış üretici güçler kapitalist toplumsal ilişkilerin boyunduruğundan kurtarılacak ve yeni ve daha yüksek bir toplumsal örgütlenme kurulacak ya da özel mülkiyet ve ulus-devlet sisteminin derinleşen çürümesi insanlığı 20. yüzyıl boyunca olduğu gibi barbarlığın en korkunç biçimlerine maruz bırakmaya devam edecek.
Mektubunun her bir paragrafı incelendiğinde, senin Lenin’in geleneklerini değil, onun kendilerine karşı mücadele ettiği, emperyalizmin küçük-burjuva reformist muarızlarını temsil ettiğin ortaya çıkıyor.
Sen emperyalizmin, 19. yüzyılın son yıllarında "sınai olarak gelişmiş ulus-devletin, bu devletin içindeki işçi sınıfının kendi ürettiklerinin tamamını geri satın alacak güce sahip olamamasının" kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıktığını yazıyorsun.
İşçi sınıfının "eksik tüketimini" öne süren bu türden iddialar hiçbir şey açıklamamaktadır. İşçi sınıfı kapitalizmin gelişiminin hiçbir evresinde, kapitalizmin emek gücünün alım satımına dayanan toplumsal ilişkileri bunu olanaksız hale getirdiğinden, ürettiklerinin hepsini geri satın alamaz. Marx’ın kanıtlamış olduğu gibi kapitalist kârın kaynağı işçi sınıfından çekilip alınmış olan artık değerdir -işçinin sattığı emek gücünün değeri ile bu emek gücünün üretim süreci sırasında kullanılması ile yaratılmış olan değer arasındaki fark. Diğer bir deyişle, işçi sınıfının "eksik tüketimi" ücret sözleşmesinin doğasından kaynaklanır -kapitalist toplumsal ilişkilerin temeli- ve doğumundan ölümüne kadar kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olarak kalır. Bu nedenle kapitalizmin ne krizlerini, ne de yeni gelişme aşamalarını açıklamak için kullanılamaz.
Bu gerçeğe karşın "eksik tüketim" tezi öne sürülmeye devam ediliyor çünkü bu tez belirli toplumsal çıkarların siyasi amaçlarına hizmet ediyor. Bu, bir yandan kapitalist toplumsal ilişkiler zemininde kalırken, kapitalizmin "aşırılıklarına" muhalefet eden reformist bakış açısından emperyalizmi eleştirmeye çalışanların karakteristik özelliğidir. Örneğin Lenin, emperyalizmin gelişimine karşı bir panzehir olarak halkın "tüketim gücünün arttırılması" gerektiğini öne süren sosyal liberal Hobson’a karşı özellikle tavır almıştı. [Bkz. Lenin, Collected Works, Cilt 22. s. 288]
Hobson’un görüşleri bugünlerde radikal gazeteci William Greider ve Profesör Chossudovsky gibi küresel kapitalizmin neo-Keynezyen muarızları tarafından tekrarlanmaktadır.
Greider, One World Ready or Not başlıklı kitabında [Türkçe’de Tek Dünya - Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı (İmge Kitabevi Yayınları, 2003) başlığı altında yayınlandı -ç.n.], "hükümetlerin, esas olarak tüketimi canlandırarak, satılmayan mallar için daha fazla sayıda alıcı yaratarak karışıklıkları önleyebileceğini, zararları düzeltebileceğini," vurgulayarak, küresel bir "Yeni Dağılım" [Yeni Dağılım - New Deal: ABD’de 1929 Büyük Bunalımına karşı devlet başkanı Roosevelt yönetimince uygulamaya sokulan plan -ç.n.] çağrısı yapıyor. [Bkz. s. 321] Profesör Chossudovsky, "hem dünya ticaretini yönlendirecek yeni kuralların eklemlenmesini, hem de yoksulluğu azaltmaya ve dünya çapında istihdam ve satın alma gücünü artırmaya yönelik genişlemeci (‘talep yanlı’) bir makro-ekonomik gündemin geliştirilmesini," istiyor. [Chossudovsky, The Globalisation of Poverty, s. 27]
Senin küreselleşmeye yaklaşımını kuşatan kafa karışıklığı, ulusların kendi kaderlerini belirlemesi konusuna geldiğinde de yeniden ortaya çıkıyor. Sen, doğru bir biçimde, emperyalizmin ulusal gerilimleri artırarak kaynama noktasına getirdiğini belirtiyorsun, fakat ardından yanlış bir biçimde, bunun "ulusların kendi kaderini belirleme ilkesini benimsemelerini" gerekli hale getirdiğini öne sürüyorsun.
Elbette ulusal baskının bütün biçimlerine karşı çıkmak ve bunlara karşı mücadele etmek sosyalist hareketin görevidir. Ancak bu hiç bir biçimde ulusların kendi kaderini belirlemesi burjuva siyasi programına -yani ezilen ulustan oluşan ayrı bir ulus devletin kurulmasına- destek vermeyi gerektirmez.
Bu sorun Lenin’in zamanında bile önemli bir tartışma ve anlaşmazlık konusuydu ve bu durum ulusların kendi kaderlerini belirlemesini aslında 1919 yılında programından çıkarmış olan Bolşevik parti için de geçerliydi.
Bu yazıya ayrılan yer çerçevesinde bu tartışmaya girmeyeceğiz. Temel noktalar DEUK’nin Küreselleşme ve Uluslararası İşçi Sınıfı başlıklı bildirisinin Altıncı Bölümünde (http://www.wsws.org/exhibits/slreply/part6-1.shtml) ortaya konmaktadır.
Tartışma konusu olan şey ulusların kendi kaderlerini belirlemesine verilecek desteğin değişmez bir demirden ilke olup olmadığı değil, fakat o yıllarda geçerli olan tarihsel koşullar altında bunu savunmanın proletaryanın sosyalist birliğine ve her türlü ulusal baskıyı sona erdirmenin tek yolu olarak emperyalizmi devirme hedefine yardım edip etmeyeceği idi. Bu tartışmaya katılanların tamamı savlarını somut tarihi deneyimlerin incelenmesine dayandırmaya çaba gösterdiler.
Lenin’in ezilen ulusların güvenini kazanmak için ulusların kendi kaderini belirleme hakkını öne sürmek gerektiği savına karşı, büyük Alman Marksisti Rosa Luxemburg bunun sosyalist harekete karşı bir silah olarak kullanılabileceği uyarısını yapmıştı -ABD başkanı Woodrow Wilson’ın, Rus Devriminin ve I. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Bolşevizme karşı mücadelede emperyalizmin ana silahı olarak ulusların kendi kaderini belirleme hakkını savunması bu savı güçlendirdi.
Lev Trotskiy, 1915-16’da yazdığı Bir Barış Programı Nedir?broşüründe konuyla ilgili ana sorunlara parmak bastı. Bir yandan devrimci sosyalist hareketin ulusların kendi kaderini belirlemesine ilişkin demokratik ilkeyi almış olduğuna ve bunun proletaryanın barış programının dışında bırakılamayacağına işaret ederken, diğer yandan bunun "mutlak bir öneme" sahip olamayacağını belirtti.
"Tam tersine, bu [ulusların kendi kaderlerini belirlemesi] bizim için, tarihsel gelişimin yakınsamakta olan, son derece ilerici eğilimleri tarafından sınırlandırılmıştır. Eğer bu ‘hak’ -devrimci güç yoluyla- zayıf ve geri kalmış halkları köleleştiren ve ulusal kültürün kalbini parçalayan emperyalist merkezileşmeye karşı çıkarılacaksa, o zaman diğer yanda da proletarya ‘ulusal ilkenin’ modern ekonomik yaşamın bütün kıtamız çapındaki ve bunun da ötesinde bütün yerkürede bir planlı örgütlenmeye yönelik olarak gösterdiği karşı konulamaz ve son derece ilerici eğilimin yolunu tıkamasına izin veremez." [Leon Trotsky, What is a Peace Program, s. 11]
Marksist hareket içinde ulusal sorun üzerine yapılan tartışmanın üzerinden geçen seksen yıl içinde tarihsel deneyim, o sırada bütünüyle belirlenememiş olan sorunların birçoğunu cevaplandırdı. Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı, en azından ilk başlarda, emperyalist baskıya karşı yöneltildiği ölçüde olumlu bir içeriğe sahipti. Ne var ki bugün bu içerik bütünüyle tükenmiş durumda. Çeşitli milliyetçi hareketler emperyalizme karşı bir mücadele vermiyorlar. Bunun yerine, ulusal burjuvazinin ve küçük burjuvazinin, kendilerini küresel mali sermayenin ve emperyalizmin çerçevesiyle daha fazla bütünleştirecekleri bir üs sağlamak için kendi içlerindeki ulusal azınlıkları baskı altına alan ya da süren, kendi ulus-devletini kurma çabası içindeki kesimlerini kapsıyorlar. Bu tür hükümetlerin "bağımsızlıklarını" kazanır kazanmaz yaptıkları ilk açıklama yabancı yatırımcıyı memnuniyetle karşılayacakları ve "piyasa ilkelerine" sadık kalacakları oluyor.
Mektubunun son paragrafında DEUK’nin küreselleşmenin ilerici rolünü vurgulamasından dolayı, bizlerin milliyetçiliğe göre "ehveni şer" olduğu için emperyalizmin savunucuları haline geleceğimizi öne sürüyorsun. Bu türden iddialar yeni değil. Aynı tür suçlamalar Rus Marksistlerine karşı, küçük-burjuva Narodnikler tarafından yöneltilmişti. Narodnikler, Marksistler Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledikleri için onların siyasi olarak kapitalizmi savunduklarını öne sürmüşlerdi. Bu anlaşmazlık toplumsal güçlerin çıkarlarının bir yansımasıydı -Narodnikler kendilerine küçük-burjuvaziyi ve köylüleri temel alırlarken, Marksistler ise kendilerine, kapitalizmin gelişmesi sonucunda ortaya çıkmakta olan işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını temel olarak alıyorlardı.
Benzer bir biçimde, üretimin küreselleşmesi işçi sınıfının uluslararası alanda birleşmesini her zamankinden daha fazla gerekli hale getirirken, senin DEUK’ye karşı çıkışın çağın gereksinimlerini karşılamayan ulus-devlet çerçevesine sarıldığından, küçük-burjuvanın bakış açısını yansıtmaktadır.
Emperyalizmin ardında kimlerin hizaya girdikleri konusuna gelince, son on yılın tarihinin somut bir incelenmesi kimi çok önemli sonuçları ortaya koymaktadır. Bu döneme emperyalist savaşlar ve doğrudan sömürgeciliğin dirilmesi damgasını vurdu.
DEUK tam da bu nedenle, ulusların kendi kaderlerini belirlemesi sloganını, Lenin’in bu sorunu ele almasından bu yana geçen 80 yılın sunduğu deneyimlerin ışığında eleştirel bir biçimde gözden geçirdiği içindir ki, emperyalizme karşı durma konusunda eşi olmayan -ulusların kendi kaderini belirlemesinin kendinden menkul "Leninist" taraftarlarının bu konudaki sicilleri ile taban tabana zıt olan- bir sicile sahiptir
1990’lar Irak’a karşı ABD tarafından düzenlenen saldırı ile başladı. Emperyalist sömürgeciliğin bu geri dönüşü sırasında, Kuveyt şeyhliğinin kendi ulusal kaderini belirlemesi hakkının savunulması gerektiğini söyleyerek emperyalizme siyasi desteğini sunan eski anti-emperyalistin sayısı hiç de az değildi. Askeri harekata açıkça destek vermemiş olanlar, aynı derecede -hatta belki de daha fazla- tahripkâr etkileri olan BM’in yaptırımlarının dayatılması için çağrı yaptılar.
Daha sonra bunlara Yugoslavya emperyalist yağma sürecine sokulurken, Sırbistan, Slovenya ve Bosna’nın kendi ulusal kaderini belirleme haklarının savunulması gerektiği savıyla bir dönemin diğer eski radikalleri katıldılar. Bu süreç geçen yıl dünyanın dört bir yanındaki orta sınıf radikal eğilimliler Sırbistan’a karşı Kosova’nın kendi ulusal kaderini belirlemesi hakkının savunulması için NATO savaşına arka çıktıklarında ve faşist ve ırkçı UÇK’yı [Kosova Kurtuluş Ordusu -ç.n.] ulusal kurtuluş ordusu olarak selamladıklarında doruğuna ulaştı.
Bunun hemen ardından bu sürecin en çarpıcı kanıtlarından biri ortaya çıktı. Siyasi yaşamlarına Vietnam Savaşı dönemi sırasında "askerler dışarı" sloganı ile başlamış olan radikal eğilimler, Avustralya ve BM güçlerinin Doğu Timor’a müdahale etmesini talep etmek için "birlikler içeri" sloganı ile bir kampanya başlattılar.
Bu hizaya geliş rastlantısal değildir. Savaş bütün siyasi programların en büyük sınavıdır. Ulusların kendi kaderini belirlemesi programı taraftarlarını daha kısa ya da biraz daha uzun bir yoldan emperyalizmin kampına götürdü. Oysa tahlilini küreselleşmiş üretimle kapitalizmin toplumsal ilişkileri arasındaki derinleşen çelişkilere ve ulus devlet sisteminin gerici karakterine dayandıran DEUK emperyalizme tutarlı bir biçimde karşı koyan tek eğilim olmaya devam ediyor.
Saygılarımla,
Nick Beams
DSWS Yazı Kurulu
20 Mart 2000