David North tarafından verilmiş bir konferans
Troçki’nin mirasını ve 20. yüzyıl tarihindeki yerini yeniden ele almaya doğru

Aşağıda, WSWS’nin Uluslararası Yazı Kurulu’nun başkanı ve ABD’deki Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ulusal başkanı David North tarafından, 21 Ocak 2001 tarihinde, Avustralya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi tarafından Sidney’de düzenlenen bir uluslararası yaz okulunda verilen konferansın metni yer almaktadır.
Lev Troçki’nin öldürülmesinden altmış yıl sonra
Altmış yıldan biraz daha fazla bir süre önce, 21 Ağustos 1940’ta, insanlığın kendi kurtuluşu için verilen mücadelenin tarihinde tartışmasız bir biçimde ve her zaman için en baştaki yerlerden birine sahip olacak olan bir insan öldü. Tarihçiler gelecek yıllarda ve on yıllarda, 20. yüzyılın tarihini inceleyip, tahlil eder ve yorumlarlarken, Lev Troçki’nin yeri daha da büyüyecektir. Geçen yüzyılın mücadeleleri, özlemleri ve trajedileri hiçbir insanın yaşamı tarafından, Troçki’ninkinde olduğu kadar derin ve soylu bir biçimde yansıtılmamıştır. Thomas Mann’ın, "Zamanımızda insanoğlunun yazgısı kendisini siyasi terimlerle ortaya koymaktadır," diyerek ifade ettiği olağanüstü gözlemini doğru olarak kabul edecek olursak, o zaman, hiçbir abartma endişesine kapılmadan, bu yazgının en bilinçli gerçekleşmesini, Troçki’nin yaşamındaki altmış yıl içinde bulduğu söylenebilir. Lev Troçki’nin biyografisi, yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca sosyalist dünya devriminin yaşadığı iniş ve çıkışların en temel ve yoğunlaşmış ifadesidir.
Troçki, ölümünden üç yıl önce, kendisine karşı kuşkucu ve hasmane bir tutum içindeki Amerikalı bir gazeteciyle yaptığı bir tartışma sırasında, kendi yaşamını şaşırtıcı ve sonuç olarak trajik bir epizotlar dizisi olarak görmediğini, devrimci hareketin tarihsel yörüngesindeki farklı aşamalar bağlamında değerlendirdiğini açıklamıştı. 1917’de iktidara yükselişi, işçi sınıfının eşi görülmemiş bir kalkışmasının ürünüydü. Altı yıl boyunca sahip olduğu güç bu kalkışmanın yarattığı toplumsal ve siyasi ilişkilere bağlıydı. Troçki’nin kişisel siyasi kaderindeki düşüş devrimci dalganın amansız bir biçimde geri çekilmesinden kaynaklandı. Troçki iktidarı Stalin’den daha az yetenekli bir politikacı olduğu için değil, iktidarının temellerini oluşturan toplumsal güç -Rus ve uluslararası işçi sınıfı- siyasi olarak geri çekildiği için kaybetti. Rus işçi sınıfının iç savaş sonrasında bitkin düşüşü, Sovyet bürokrasisinin artan gücü ve Avrupa işçi sınıfının -özellikle Almanya’da- yaşadığı yenilgiler, son tahlilde, Troçki’nin iktidardan düşüşünü belirleyen etkenlerdi.
Uluslararası işçi sınıfının bunun ardından yaşanan bütün yenilgiler Troçki’nin kişisel kaderi üzerinde etkili oldu: 1927’de Çin Devrimi’nin yenilgisinin neden olduğu siyasi demoralizasyon Stalin’e Sol Muhalefet’i Komünist Enternasyonal’den ihraç etme ve Troçki’i önce Alma Ata’ya ve çok geçmeden de SSCB’nin sınırları dışına sürgün etme fırsatını verdi. 1933’te Hitler’in elde ettiği -Stalinistlerin yönetimindeki Alman Komünist Partisi’nin canice sorumsuz politikalarının mümkün kıldığı- zafer, Moskova Duruşmalarına, Stalinist Halk Cephesi politikalarının neden olduğu siyasi felaketlere ve Troçki’nin Avrupa kıtasından nihai olarak, uzaktaki Meksika’ya sürgün edilmesine yol açan bir dizi korkunç olaylar zincirini harekete geçirdi.
Troçki işte orada, Meksiko City’nin eteklerinde yer alan Coyoacan’da, Stalinist bir ajan tarafından katledildi. Troçki’nin ölümü, faşist ve Stalinist karşı-devrimin kanlı cümbüşünün tam da zirveye ulaştığı sırada geldi. O zamana kadar, Troçki’nin Sovyetler Birliği’ndeki hemen hemen bütün eski yoldaşları ortadan kaldırılmıştı. Troçki’nin dört çocuğunun dördü de ölmüştü. İki büyük kızı, babalarına yapılan zulmün neden olduğu sıkıntılar nedeniyle erken yaşlarda öldüler. İki oğlu, Sergey ve Lev, Stalinist rejim tarafından katledildiler. Lev Sedov, 1938 yılının Şubat ayında, Paris’te öldüğü sırada, Dördüncü Enternasyonal içinde babasından sonra gelen en önemli siyasi kişilikti. Dördüncü Enternasyonal’in sekretaryası içinde yer alan diğer olağanüstü kişiler -Erwin Wolf ve Rudolf Klement- 1937 ve 1938’de öldürüldüler.
1940’ta, Troçki öldürüleceğine adeta kesin gözüyle bakıyordu. Bu, hiçbir biçimde, kötümser bir tavırla kaderine razı olduğu anlamına gelmiyordu. Stalin ve GPU/NKVD aygıtı içindeki ajanları tarafından hazırlanmakta olan darbeyi savuşturmak ve ertelemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Ama Stalin’in düzenlediği komploların karşı-devrim tarafından beslendiğini anlıyordu. "Yaşıyor olmam kurala uygun değil, istisnai bir durumdur," diye yazdı. Stalin’in saldırıya geçmek için 1940’ın ilkbaharında batı Avrupa’da sıcak savaşın patlak vermesinden faydalanacağını öngörmüştü. Troçki haklı çıktı.
İlk önemli suikast girişimi 24 Mayıs 1940 akşamı, dünyanın dikkati Hitler’in Fransız ordusunu bozguna uğratması üzerinde yoğunlaşmışken gerçekleşti. İkinci ve başarılı girişim aynı yılın yaz aylarının sonlarına doğru, Britanya Savaşı sırasında meydana geldi.
Sürgünde ve tamamen soyutlanmış bir durumda olan Troçki’den neden o kadar çok korkuluyordu? Ölmesi neden gerekiyordu? Troçki, bizzat buna yönelik siyasi bir açıklama yaptı. 1939 yılının sonbaharında, Stalin-Hitler Paktının imzalanmasından (ki, bu arada o bunu da öngörmüştü) ve II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden birkaç hafta sonra Troçki, Hitler ve Fransız büyükelçisi Coulondre arasında geçen ve bir Paris gazetesinde yayınlanan bir söyleşiye dikkat çekti. Hitler, böbürlenerek Stalin’le yaptığı anlaşmanın kendisine Almanya’nın batıdaki düşmanlarını yenilgiye uğratmak için elini serbest bırakacağını anlatırken, Coulondre, bir uyarı ile Führer’in sözünü keser: "(Savaş çıkması durumunda) gerçek galip Troçki olacak. Bunu iyice düşündünüz mü?" Hitler, Fransız büyükelçinin değerlendirmesine katıldığını söyler ama kendisini buna zorladıkları için hasımlarını suçlar. Troçki bu şaşırtıcı habere gönderme yaparak şöyle yazdı: "Bu beyefendiler devrim heyulasına bir kişinin adını vermeyi seviyorlar… hem Coulondre hem de Hitler, her ikisi de Avrupa’nın üzerine çökmekte olan barbarlığı temsil ediyorlar. Aynı zamanda, her ikisi de kendi barbarlıklarının sosyalist devrim tarafından fethedileceğinden kuşku duymuyorlar."
Faşist ve demokratik kamplarda yer alan emperyalistler Troçki’den ne kadar korkarlarsa korksunlar, Stalinist bürokrasi tarafından hissedilen korku yine de daha büyüktü. Stalin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus ordularının yaşadığı yenilgilerin rejimi itibar kaybına uğrattığını ve kitleleri harekete geçirdiğini unutmamıştı. Hitler’le yapılan antlaşmaya rağmen, savaş çıkması durumunda benzer bir tehlike söz konusu olmayacak mıydı? Troçki yaşadığı sürece, bürokratik diktatörlüğe karşı büyük devrimci alternatif, 1917 Ekiminin programının, ideallerinin ve ruhunun bireysel olarak cisimleşmiş hali olarak kalacaktı. İşte bu nedenle Troçki’nin yaşamasına izin verilemezdi.
Ama ölümünden sonra bile Troçki’den duyulan korku dinmedi. Sadece yaşadığı sırada değil, öldükten onlarca yıl sonra bile iktidardakileri korkutma gücünü koruyan başka bir kişi bulmak zordur. Troçki’nin tarihsel mirası, hangi biçimde olursa olsun asimile edilmeye ve özümlenmeye karşı direnmektedir. Marx’ın ölümünün üzerinden 10 yıl geçmeden, Alman Sosyal Demokrasisinin teorisyenleri onun yazdıklarını sosyal reform perspektifi tarafından kabul edilebilir hale getirmenin yollarını buldular. Lenin’in kaderi daha da feci oldu -cesedi mumyalandı, teorik mirası tahrif edildi ve bürokratik olarak onaylanmış bir devlet dini haline getirildi. Troçki’e bunu yapmak mümkün olmadı. Onun yazdıkları ve yaptıkları devrimci içeriği bakımından fazlasıyla kesin ve somuttu. Buna ek olarak, Troçki’nin tahlil ettiği siyasi sorunlar, tanımladığı sosyo-politik ilişkiler ve hatta o kadar kusursuz, yerinde ve keskin bir biçimde betimlediği siyasi partiler, yüzyılın geri kalanının büyük bölümünde de varlıklarını sürdürdüler.
1991 yılında Duke Üniversitesi, akademik çevrelerde bu alanda uzman olarak görülen, ateşli bir anti-Marksist olan Robert J. Alexander tarafından Uluslararası Troçkist hareket üzerine yapılmış, 1.000 sayfalık bir inceleme yayınladı. Alexander önsözünde kayda değer bir saptama yapıyor: "1980’lerin sonlarında Troçkistler hiç bir ülkede iktidara gelebilmiş değillerdi. Uluslararası Troçkizm, Stalinizmin varisleri gibi, kurumsallaşmış bir rejimin desteğinin sağladığı avantajlara sahip olmasa bile, hareketin birçok ülkede var olmaya devam etmesi, dünya uluslarının çoğundaki siyasi hayatın istikrasızlığı ile birlikte ele alındığında, görülebilir bir gelecekte Troçkist bir partinin iktidara gelebilme olasılığının tamamen yok sayılamayacağı anlamına gelmektedir." [1]
O "kurumsallaşmış rejim" Alexander’ın kitabının yayınlanmasının üzerinden çok fazla bir zaman geçmeden yok oldu. Sovyet bürokrasisi Lev Troçki’ye itibarını hiçbir zaman iade etmedi. Tarih, sıklıkla söylendiği gibi, en büyük ironi ustasıdır. Stalinistler onlarca yıl Troçki’nin Sovyetler Birliğini yıkmak istediğini, SSCB’yi parçalamak için emperyalistlerle komplolar içine girdiğini öne sürdüler. Öne sürülen bu tür suçlamalar nedeniyle Troçki, Sovyet rejimi tarafından gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı. Ama sonunda SSCB’yi dağıtan ve ortadan kaldıran, Troçki’nin son derece öngörülü bir biçimde uyarmış olduğu gibi, Sovyet bürokrasisinin kendisi oldu. Sovyet bürokrasisi bunu asla Troçki ve oğlu Lev Sedov’a karşı yöneltilmiş olan suçlamaları açıkça ve doğrudan reddederek yapmadı. Bunun yerine, Gorbaçov ve Yeltsin için SSCB’nin ölüm fermanını imzalamak, Troçki’ye karşı yöneltilmiş olan bütün suçlamaların baştan sona düzmece olduğunu kabul etmekten daha kolaydı.
Son 60 yılda gerçekleşmiş olan devasa boyutlardaki ekonomik ve toplumsal değişiklileri hiçbir biçimde küçümsemeden, bugün Troçki’nin ele aldığı sorunlar, konular ve temalardan çok da uzakta olmadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Troçki’nin yazdıkları, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bile, olağanüstü ölçüde çağdaş bir karakter taşımaya devam ediyor. Troçki’nin yazdıklarının incelenmesi yalnızca 20. yüzyılın siyasetini anlamak için değil, fakat aynı zamanda ve ondan daha az önemli olmayan bir biçimde, 21. yüzyılın ilk on yılında karşı karşıya olduğumuz, bu çok karmaşık dünyada, bir kişinin siyasi olarak yönünü bulabilmesi açısından da gereklidir.
Siyasi bir kişiliğin büyüklüğü, mirasının kapsamı ve geçerliliğinin sürekliliği ile ölçülüyorsa, o zaman Troçki’nin 20. yüzyıl önderleri arasında en başa konulması gerekir. Bir an için, 1940 yılında dünya sahnesine egemen olmuş siyasi kişilikleri gözümüzün önüne getirelim. İnsan, bu dönemin totaliter önderlerinin isimlerini -Hitler, Mussolini, Stalin, Franco- ağzını bozmadan telaffuz etmekte bile zorlanıyor. Bunlar arkalarında sözle ifade edilemeyecek korkunç suçların anılarından başka hiçbir şey bırakmadılar. Emperyalist demokrasilerin "büyük" önderleri, Roosevelt ve Churchill’e gelince, hiç kimse onların çarpıcı şahsiyetler olduklarını ve parlamenter politika çerçevesi içinde belirli bir beceri gösterdiklerini inkâr etmeyecektir. Amerikan başkanından daha parlak biri olan Churchill, yetenekli bir hatipti ve yazar olarak bir miktar beceri gösterdi. Ama bu her iki adamın da bir mirasa sahip olduğundan söz edilebilir mi? Hiç kimse ciddi olarak, Churchill ve Roosevelt’in konuşmalarında ve/veya kitaplarında (bu arada, bu ikincisi hiç kitap yazmadı) 21. yüzyılın başlangıcında karşılaştığımız siyasi sorunların anlaşılmasına katkı yapacak herhangi bir tahlil ve kavrayış bulunduğunu söyleyebilir mi?
Troçki, bu insanların yaşadıkları dönemde bile, kendi siyasi çağdaşlarının yanında çok daha yüksek bir yere sahipti. Sözünü ettiğim kişilerin etkileri, devlet iktidarının araçları üzerinde sahip oldukları kontrolle bağlantılıydı ve ona bağımlıydı. Bu güçten koparılmaları durumunda, dünyanın ilgisini üzerlerine çekmeleri neredeyse hiç mümkün olmazdı. Stalin, Kremlin’den ve onun terör aygıtından koparılmış olması halinde, Ekim 1917’den önce olduğundan "silik bir gölgeden" daha fazlası olamazdı.
Troçki, 1927’de iktidarın bütün resmi donanımlarından yoksun bırakıldı. Buna karşılık, o asla aciz bir konuma düşmedi. Troçki, İbsen’in Bir Halk Düşmanı’nın bitiminde, Dr. Stockman’a söylettiği ünlü cümleyi alıntılamayı çok severdi: "Dünyadaki en güçlü insan, tamamen yalnız kaldığında ayakta durandır." Norveçli büyük oyun yazarının bu sezgisi bütün Rus devrimcilerinin en büyüğünün yaşamında gerçeğe dönüştü. Troçki, insanlığın ilerici savaşımlarına karşılık gelen ve bunları dile getiren ve dolayısıyla içinde tarihsel zorunluluğun gücünü barındıran düşüncelerin ve ideallerin gücünü, en ilham dolu ve zamanın ötesine geçen bir biçimde ortaya koydu.
Bir yazar olarak Troçki
Troçki’nin yaşamından söz ederken, insanın kendisine ayrılmış olan zamanın tümünü, sadece onun yazdıklarından alıntılar yapmaya ayırmanın cazibesine direnmesi zor oluyor. Bu kişi, dinleyicilerine, en azından, olağanüstü bir estetik deneyim yaşatmak konusunda kesinlikle başarılı olacaktır. Tarafsız karar verebilme yeteneğine sahip olan her okur, kendi siyasi sempatilerini bir kenara koyduğunda, Troçki’nin 20. yüzyılın en büyük yazarları arasında yer aldığını inkâr etmekte çok zorlanacaktır. Troçki tarafından kaleme alınmış bir kitabı -onun anıtsal Rus Devriminin Tarihi’ni- ilk kez okumamın üzerinden 30 yıl geçti. Troçki’nin insana parmak ısırtan yazılarıyla ilk tanışmanın üzerinde yaratmış olduğu duygusal ve düşünsel etkiyi hâlâ hatırlamakta olan tek kişinin ben olmadığımdan eminim. Troçki’nin çevrilmiş metinlerini okurken, onun yapıtlarını Rusça orijinalinden okuyabilenlerin, onun bir yazar olarak sahip olduğu yer hakkında ne düşündüklerini hep merak ederdim. Bu merakımı giderebilmek için karşıma beklenmedik bir fırsat çıktı. Rus edebiyatı üzerine, Ekim Devriminin sonrasında ülkesinden kaçmış bir uzman tarafından verilen bir konferansa katıldım. Bu kişi, Troçki’ye en ufak bir sempati bile duyması beklenmeyecek olan biriydi. 20. yüzyılda Rus edebiyatını ele alan konferansının bitiminde, ona bir yazar olarak Troçki hakkında ne düşündüğünü sordum. Hem verdiği cevabı hem de cevap verirkenki koyu aksanını çok canlı bir biçimde hatırlıyorum: "Troçki," diye cevap verdi, "Tolstoy’dan bu yana Rus düzyazısının en büyük ustasıdır." Bu değerlendirme, uzun yıllar sonra, 1989 yılında, Sovyetler Birliği’ne yaptığım ilk ziyaret sırasında karşılaştığım bir öğrencinin sözlerinde yankılandı. Pekiyi, ama neden böyleydi? "Troçki’yi okuduğum zaman," diye açıkladı bu öğrenci, "ona katılmak zorunda kalıyorum -ama bunu yapmak istemiyorum!"
Troçki’nin -sanat, edebiyat ve kültür, bilimsel gelişmeler, gündelik yaşamın sorunları ve elbette politika üzerine- yazılarının kapsamı, neredeyse akıl almayacak ölçüde geniştir. Bizim gibi, çok daha mütevazı yeteneklerle yetinmek zorunda olan, daha az öneme sahip olan ölümlüler, Troçki’nin yazınsal üretiminin boyutları karşısında ancak şaşkınlığa düşebilirler. İnsan kendi kendine şu soruyu soruyor; Troçki, nasıl olup da bütün bunları -kelime işlemciler ve yazım denetimi çağından önce- yapabildi? Bu sorunun cevabının bir bölümü muhtemelen Troçki’nin olağanüstü, ön hazırlık yapmadan, yazdığı kadar güzel ve ikna edici bir biçimde konuşabilme yeteneğinde yatmaktadır. Anlatılanlara bakılırsa, Troçki’nin dikte ettirdiği yazılar okunduklarında, çok yetenekli yazarların cilalanmış taslaklarından bile daha iyi bir tat vermekteydiler.
Troçki, 20. yüzyılın en büyük edebi kişiliklerinden biri olarak, 19. Yüzyılın büyük Rus ustalarına -özellikle Turgenyev, Herzen ve Belinskiy’e- çok şey borçludur. Milyonlarca insanı yazmış olduğu sert askeri bildiriler ve savaş emirleri ile harekete geçirmiş olan aynı adam, örneğin, 1907 yılında Sibirya’da sürgünden kaçarken anımsadığı bir anda olduğu gibi, akıldan çıkması güç güzellikte pasajlar da üretebiliyordu:
"Geyikler yere sessizce basıyor ve kızakları hiç çaba harcamaksızın çekiyor gibiydiler. Artan karanlıkta orman, öncesinde olduğundan çok daha devasa görünüyordu. Yolu göremiyordum ve kızağımın hareketini çok az hissediyordum. Sanki ağaçlar tılsımlıydı ve koşarak bize doğru geliyorlardı, çalılar kayıp gidiyordu, yaşlı ağaç kütükleri uçuşmakta olan karla kaplıydı; her şey esrarla dolu gibiydi. Duyulan tek ses, geyiklerin hızlı, düzenli bir biçimde çu-çu-çu-çu nefes alıp vermeleriydi. Uzun zamandır unutulmuş binlerce ses, sessizliğin ortasında kafama doluşuyordu. Aniden, karanlık ormanın derinliklerinden gelen keskin bir ıslık sesi işittim. Esrarlı ve sonsuz derecede uzaktan geliyor gibiydi. Ama bu yalnızca, bizim Ostyak’ın Ren geyiğine verdiği işaretti. Sonra yine sessizlik, yine uzaktan gelen ıslık sesi, yine karanlıktan karanlığa sessizce koşturan ağaçlar." [1905 (New York: Vintage, 1971), s. 459-60].
Ele alınan konu her ne olursa olsun, Troçki’nin yazdıklarının temelinde yatan ana tema her zaman için devrim oldu...kendisini yaşamın her cephesinde organik olarak ifade eden bir devrim. Troçki, okurlarının dikkatini devrimin kendisini ortaya koyduğu beklenmedik biçimlere çekmekten büyük zevk alırdı. Böylece, 1905 Devriminin ardından işçi temsilcileri Sovyeti duruşmasını betimlerken, Troçki -"kılıçlarını çekmiş jandarmalarla" dolu- mahkeme binasının sert ve tehditkâr ortamı ile devrimci sanıkların hayranları ve taraftarlarınca mahkeme salonuna getirilmiş olan "sonsuz sayıda çiçek" arasındaki karşıtlığın tadını çıkartır:
"Yakalara çiçekler iliştirilmişti, ellerde ve kucaklarda çiçekler tutuluyordu, nihayet sıraların üstüne yayılmış olan çiçekler vardı. Mahkeme başkanı bu güzel kokulu davetsiz misafirleri dışarı atmaya cesaret edemedi. En sonunda, hüküm süren atmosferden dolayı ‘moralleri’ tamamen ‘bozulan’ jandarmalar ve mahkeme görevlileri çiçekleri sanıklara vermeye başladılar." [a.g.e.,s. 356].
Bir keresinde Troçki hasmının kafasını kesmek için kalemini kullandığı zaman, onu yerden alıp herkese içinde hiç beyin olmadığını gösterme fırsatına direnemediğini gözlemleyen kişi, sanırım, George Bernard Shaw ebadında bir yazardı. Yine de, Troçki’nin polemiklerinin gücü, devrimci bir dönemde şu ya da bu politikacının öznel amaçları ile toplumsal çelişkilerin nesnel gelişimi arasındaki uyuşmazlığı ortaya koyuşundaki parlaklıkta yatmaktadır. Tarihsel sürecin zorunlu gelişimini ölçüt olarak aldığı için, Troçki’nin yıkıcı eleştirileri zalimce değildi. Bunlar yalnızca doğruydular. Bunun sonucu olarak, 1917’de burjuva Geçici Hükümetin başlıca önderi hakkında şöyle yazdı:
"Kerenskiy bir devrimci değildi, sadece devrimin etrafında dolanıp duran biriydi … Hiçbir teorik hazırlığı, siyasi eğitimi, düşünme yeteneği ve siyasi iradesi yoktu. Bu niteliklerin yeri, ani bir biçimde ortaya çıkan bir alınganlık, çarçabuk sinirlenip parlamak ve ne akıl ne de irade üzerinde değil, ama sinirler üzerinde etkili olan türde bir belagat tarafından işgal ediliyordu." [History of the Russian Revolution, [Rus Devriminin Tarihi] (Londra: Pluto Press), s. 201].
SR’ların önderi Victor Çernov için de şunları belirtti: "Eğitimli olmaktan ziyade çok okumuş, hatırı sayılır ölçüde bilgili ama bunları bütünleştirmeyen Çernov, elinin altında, her zaman, uzun bir süre boyunca Rus gençliğine fazla bir şey öğretmeden onların hayal gücüne hitap edecek olan, duruma uygun sayısız alıntı bulundururdu. Bu ağzı kalabalık önderin cevaplandıramadığı yalnızca tek bir soru vardı: Kime önderlik ediyor ve onları nereye götürüyordu? Çernov’un ahlakçılıkla ve ayetlerle süslü eklektik formülleri, bütün kritik anlarda farklı yönlere doğru çekilen, çok farklı renklerdeki bir halkı bir süre için bir arada tuttu. Çernov’un kendini beğenmiş bir edayla kendi parti kurma yöntemlerini Lenin’in ‘sekterliği’ ile karşılaştırmış olması hiç de şaşırtıcı değildir." [a.g.e.,s. 247].
Nihayet, Alman Sosyal Demokrasisinin bir zamanlar büyük teorisyeni olan kişi hakkında şunları yazdı: "Kautsky’in kurtuluşa giden açık ve tek bir yolu var: demokrasi. Yapılması gereken tek şey, herkesin bunu kabul etmesi ve kendini buna bağlamasıdır. Sağ Sosyalistler burjuvazinin isteğini yerine getirmek için uygulamaya koydukları zalimane katliamdan kaçmalıydılar. Burjuvazi kendi çıkarlarını son nefesine kadar savunmak için Noskeleri ve teğmen Vogelleri kullanma düşüncesini terk etmelidir. En nihayet, proletarya burjuvaziyi Anayasada belirtilmiş olanların dışındaki araçlarla devirme düşüncesini kesin olarak reddetmeliydi. Bu sıralanan koşulların yerine gelmesi durumunda, toplumsal devrim sancısız bir biçimde demokrasinin içinde eriyecekti. Gördüğümüz gibi, bunu başarabilmek için, fırtınalı tarihimizin kafasına gece başlığını geçirmesi ve Kautsky’in enfiye kutusundan bir tutam bilgelik alması yeterlidir." [Terrorism and Communism,[Terörizm ve Komünizm] (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1969) s. 28].
İnsan bütün bir günü, hiç güçlük çekmeden, Troçki’nin edebi dehasının parlak ifadesini bulduğu pasajlardan alıntılar yaparak geçirebilir. Ancak bu deha ne basitçe ne de öncelikli olarak bir stil meselesiydi. Troçki’nin yazınsal çalışmasını, kendi bütünlüğü içinde, 20. yüzyılın en büyük düşünsel kazanımlarından biri yapan, daha derin ve daha engin bir unsur var. Tarih, kendi anlık oluşumu içinde, bilinçli eklemlenmeyi bulabildiği ölçüde, bu süreç Lev Troçki’nin yazılarında ortaya konur. Genel olarak, siyasi yorumdan daha kısa ömürlü hiçbir şey yoktur. İyi yazılmış bir köşe yazısının yarı ömrü genellikle bir fincan kahve içmenin aldığı süreden daha fazla değildir -kahvaltı masasından doğrudan çöp sepetine gider.
Troçki’nin yazdıkları söz konusu olduğunda durum böyle değildir -ve burada yalnızca onun önemli çalışmalarından değil, gazeteler için yazmış olduğu makalelerden de söz ediyorum. Lev Troçki’nin yazıları ve buna konuşmalarını da eklemem gerekir, zaman zaman, tarihin ne yaptığını ve neye kalkıştığını elinden geldiğince açıklamaya yönelik ilk girişimini temsil ediyormuş gibi görünürler. Troçki’nin en büyük siyasi yazılarının başlıca amacı -sosyalist devrimin dünya tarihsel yörüngesindeki en son olayları saptamak- yansımasını seçtiği başlıklarda buluyordu: "Hangi Aşamadan Geçiyoruz?," "Britanya Nereye Gidiyor?," "Fransa Nereye?," "Kapitalizme mi Sosyalizme mi Doğru?" Lunarçarskiy, Troçki hakkında bir keresinde şöyle diyordu: O her zaman için tarih içinde sahip olduğu yerin farkındadır. Bu, Troçki’nin -oportünizm ve her türden baskıya karşı siyasi direncinin kaynağı olan- gücü idi. Troçki, Marksizmi "perspektif bilimi" olarak algılıyordu.
Bu bağlamda bir noktanın belirtilmesi gerekiyor: Devrimci kadroların Stalinizm tarafından yok edilmesinin ve işçi sınıfının kurtuluşu mücadelesinin teorik bir silahı olarak Marksizmin aşındırılmasının bir sonucu, bu mücadeleyle bağlantısı olmayan her türden insanın büyük Marksistler; Marksist ekonomistler, Marksist filozoflar, Marksist estetikçiler, vb. olarak kutsanmaları oldu. Ne var ki bunlar diyalektik yöntemi kullanmada sahip oldukları varsayılan ustalıklarını içinde yaşadıkları olayların siyasi tahliline uygulamaya çalıştıkları zaman, yetersizlikleri bütün açıklığıyla gözler önüne serilmekteydi. Troçki, diyalektik yöntemi kullanmadaki ustalığı kendisini her şeyden önce siyasi durumun bir değerlendirmesini yapabilme, bir siyasi kestirim geliştirebilme ve ayrıntılı bir biçimde stratejik bir yöneliş ortaya koyabilme kapasitesinde gösteren bir Marksist düşünce okulunun -gelin buna klasik okul adını verelim- son büyük temsilcisiydi.
Troçki’yi yeniden değerlendirmek
Dördüncü Enternasyonal’in tarihi boyunca üstlenmiş olduğu belki de en kritik görev, Stalinistlerin kara çalmalarına karşı Troçki’nin tarihsel rolünü savunmak olmuştur. Bu görev sadece bir kişinin savunulmasını değil, bundan çok daha temelli olarak, uluslararası Marksizmin ve Ekim Devriminin bütün programatik mirasının savunulmasını içeriyordu. Dördüncü Enternasyonal Troçki’yi savunurken, Bolşevik Devrimin üzerinde yükseldiği ilkelerin canavarca çarpıtılmasına ve ihanete uğratılmasına karşı, tarihsel gerçeği korumuş oluyordu.
Hal böyleyken, Lev Troçki’yi uzlaşmaz bir biçimde savunmuş olmasına rağmen, Dördüncü Enternasyonal "İhtiyarın" siyasi ve tarihsel mirasının hakkını tam anlamıyla verebilmiş midir? Şimdi, Troçki’nin yaşadığı yüzyıl gerimizde kalmışken, onun siyasi mirasının ve tarihte kapladığı yerin daha zengin ve daha derin bir biçimde anlaşılmasının şu anda mümkün olduğuna inanmamızı sağlayacak iyi nedenler var. Gelin bu göreve Troçki’nin 1917 Ekim Devriminin başarısına kendi katkısını değerlendirdiği o çok iyi bilinen pasajı eleştirel bir biçimde yeniden gözden geçirerek başlayalım.
Troçki, 25 Mart 1935’te, Günlük’ünün girişinde şunları yazdı: "1917’de Petersburg’da bulunmasaydım -Lenin’in orada olması ve kumanda mevkiinde bulunması koşuluyla- Ekim Devrimi yine de gerçekleşecekti. Eğer ne Lenin ne de ben Petersburg’da olmasaydık, bu durumda Ekim Devrimi olmayacaktı: Bolşevik Parti’nin önderliği devrimin olmasına engel olacaktı -bundan en ufak bir şüphem yok! Eğer Lenin Petersburg’da olmasaydı, Bolşevik önderlerin direnişini kırmakta başarılı olup olamayacağım konusunda kuşkuluyum. ‘Troçkizme’ (yani proletarya devrimine) karşı mücadele 1917 yılının Mayıs ayında başlamış olur ve devrimin sonucu da şüpheye düşerdi. Ancak tekrar ediyorum, Lenin’in orada bulunması halinde Ekim Devrimi her halükarda zafere ulaşacaktı. Aynı şey, genel olarak İç Savaş için de -her ne kadar ilk döneminde, özellikle de Simbirsk ve Kazan’ın düştüğü sırada Lenin kararsızlığa ve şüphelere kapılmış olsa da- söylenebilir. Hiç kuşkusuz bu, büyük bir olasılıkla benim dışımda hiç kimseye asla itiraf etmediği geçici bir ruh haliydi... Bu nedenle benim çalışmamın, 1917’den 1921’e kadar olan dönemi hakkında bile, ‘vazgeçilmezliği’nden söz edemem." [Diary in Exile [Sürgün Günlüğü] (New York: Atheneum), p. 46-47].
Bu değerlendirme doğru mudur? Troçki, bu pasajda, öncelikle Bolşevik Parti içindeki siyasi mücadeleden söz ediyor. Çok doğru bir biçimde, kendisine çıkış noktası olarak, Bolşevik Partinin 1917 yılının Nisan ayında gösterdiği yöneliş değişikliğinin taşıdığı can alıcı önemi alıyor. Lenin’in, Devrimin zaferinin bağlı olduğu, 1917’deki en büyük başarısı, Bolşevik Parti’nin siyasi yönelişinde stratejik bir değişiklik yapılmasına karşı Eski Bolşevik önderlerden -özellikle Kamanev ve Stalin’den- gelen direnişi kırmak oldu.
Hal böyleyken, Bolşevik Parti içindeki bu mücadelenin taşıdığı kritik önem, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde siyasi perspektif sorunları üzerinde daha önce yaşanmış olan anlaşmazlıkların yarattığı geniş kapsamlı etkilerin altının çizilmesine hizmet etmektedir. Lenin’in Bolşevik Parti içinde iktidarın ele geçirilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması yönelişinin benimsenmesine karşı direnişi kırmada kritik bir rol oynamış olduğunu kabul etsek bile, Lenin’in burada, daha öncesinde kendisinin Lev Troçki’nin perspektifine karşı izlediği siyasi çizgiye bağlı kalanlara karşı bir mücadele yürüttüğünü görmemiz gerekir.
Lenin 1917 yılının Nisan ayında Rusya’ya döndüğü ve "proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" perspektifini reddettiği zaman, onun on yılı aşkın bir süredir Troçki ile birlikte düşünülen siyasi çizgiyi -Sürekli Devrim çizgisini- benimsemekte olduğu -o bunu açıkça kabul etmemiş olmakla birlikte- büyük ölçüde anlaşılmıştı.
Troçki ve Ekimin teorik olarak öngörülmesi: Sürekli Devrim Teorisi
Çarlık rejiminin son yıllarında Rus devrimci hareketinin karşı kaşıya kaldığı temel sorunları kısaca gözden geçireceğim. Rus sosyalist düşüncesi, Rusya’nın sosyo-politik stratejik yörüngesini çizme çabası içinde, üç olası ve birbiriyle çelişen varyant geliştirdi. Rus Marksizminin babası Plehanov, Rusya’nın toplumsal gelişimini, tarihi gelişimin aşamalarının verili bir ekonomik gelişmişlik düzeyi tarafından belirlendiği, formel bir mantıksal gelişim bağlamında düşündü. Feodalizmin yerini kapitalizmin alması gibi, daha sonra kapitalizm de, ekonomik gelişmesinin bütün gerekli koşulları sağlandığı zaman yerini sosyalizme bırakacaktı. Plehanov’un oluşturduğu teorik model Rusya’nın gelişiminin Batı Avrupa’nın burjuva demokratik evriminin tarihsel yolunu izleyeceğini varsayıyordu. Rusya’nın, batısındaki çok daha gelişmiş ülkelerden önce, sosyalist bir doğrultuda hareket etme olasılığı hiç yoktu. Plehanov, Rusya’nın önünde, 20. yüzyılın eşiğinde, hâlâ burjuva demokratik devrimi gerçekleştirme -bununla çarlık rejiminin devrilmesini ve gelecekte, çok sonra gerçekleşecek bir toplumsal devrim için gerekli siyasi ve ekonomik önkoşulların yaratılmasını kastediyordu. Her halükarda, Rusya’nın önünde, ekonomik ve toplumsal yapısı sosyalist bir dönüşümü sürdürebilecek bir duruma gelmeden önce, on yıllar boyu sürecek olan burjuva parlamenter bir gelişme aşaması yer alıyordu. Rusya’nın gelişiminin bu organik kavranışı, 20. yüzyılın ilk yılları boyunca, Rus sosyal demokrat hareketinin geniş katmanları içinde kabul görmekte olan anlayışı meydana getiriyordu.
1905 olayları -yani ilk Rus Devriminin patlak vermesi- Plehanov’un teorik modelinin geçerliliği konusunda ciddi soruların ortaya çıkmasına neden oldu. Rus Devriminin en önemli yönü çarlığa karşı mücadelede proletaryanın oynadığı egemen siyasi roldü. Genel grevlerin ve ayaklanmaların yaşandığı bir ortamda, Rus burjuvazisinin siyasi önderlerince girişilen manevralar zavallı ve güvenilmez görünüyordu. Burjuvazinin içinde Robespierreler ya da Dantonlar yoktu. Kadet partisi (Anayasal Demokratlar) Jakobenlerle hiçbir benzerlik taşımıyordu.
Lenin’in tahlili Plehanov’un tahlilini daha ileriye taşıdı ve daha derine indi. Lenin de Rus Devriminin burjuva demokratik karaktere sahip olacağını kabul etmişti. Ama bu tür biçimsel bir tanımlama, sınıf güçlerinin ilişkisini ve devrimdeki güç dengesini yeterince ayrıntılı olarak ortaya koyamıyordu. Lenin işçi sınıfının görevinin, kendi bağımsız örgütü ve mücadelesi aracılığıyla, burjuva demokratik devriminin en geniş ve radikal bir biçimde gelişmesini sağlamak için çalışmaktı -yani, çarlık feodalizminin bütün ekonomik, siyasi ve toplumsal kalıntılarının ortadan kaldırılması ve böylece Rus işçi hareketinin gelişimi için gerçekten ilerici anayasal-demokratik bir çerçevenin oluşturulması için en uygun koşulları yaratmak üzere bütünüyle uzlaşmaz bir mücadele vermekti. Lenin’e göre, bu demokratik devrimin tam kalbinde "tarım sorunu" yatıyordu -bununla, Lenin feodalizmin bütün ekonomik ve hukuki kalıntılarını ortadan kaldırılmasını kastediyordu. Soyluluğun elinde tuttuğu çok geniş topraklar gerek Rusya’da yaşamın demokratikleştirilmesinin gerekse de modern bir kapitalist ekonominin gelişiminin önünde çok büyük bir engel oluşturuyordu.
Lenin’in burjuva devrimi anlayışı -Plehanov’unkinin tersine- biçimci siyasi önyargılarla sınırlandırılmış değildi. O burjuva demokratik devrimine, deyim yerindeyse içinden yaklaştı. İşe biçimci bir siyasi şemayla -burjuva devriminin kaçınılmaz sonucu olarak bir parlamenter demokrasinin mutlak gerekliliğiyle- başlamak yerine, Lenin, siyasi biçimi, devrimin temel ve içsel toplumsal içeriğinden çıkarsamaya çalıştı.
Rusya’nın yaklaşmakta olan demokratik devrimine içkin olan muazzam toplumsal görevlerin farkında olan Lenin -Plehanov’un aksine- bu görevlerin Rus burjuvazisinin siyasi önderliği altında yerine getirilemeyeceklerini vurguladı. Rusya’da burjuva demokratik devrimin zaferi ancak işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız olarak ve aslında ona karşı, demokrasi için bir mücadele yürütmesi durumunda mümkün olabilirdi. Ne var ki sayısal zayıflığı nedeniyle, demokratik devrimin kitle tabanı tek başına işçi sınıfı tarafından sağlanamazdı. Rus proletaryası, tarım sorunuyla ilgili ödünsüz bir radikal demokratik kararlılık geliştirerek, milyonlarca Rus köylüsünü arkasına alıp seferber etmek zorundaydı.
O halde, bu iki büyük halk sınıfının bu devrimci ittifakından doğacak olan rejimin devlet biçimi ne olacaktı? Lenin, bu yeni rejimin "proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü" olmasını öneriyordu. Gerçekte bu iki sınıf devlet iktidarını paylaşacak ve demokratik devrimin mümkün olan kapsamlı haliyle gerçekleşmesini birlikte sağlayacaklardı. Lenin böyle bir rejimde yürürlükte olacak iktidar paylaşımı anlaşmalarının kesin doğasını belirtmedi, ne de bu iki sınıf diktatörlüğünün yürütülmesini sağlayacak devlet biçimlerini anlattı ya da tarif etti.
Lenin, demokratik diktatörlüğün içerdiği aşırı siyasi radikalizme rağmen, bu diktatörlüğün amacının toplumun sosyalist bir çizgide, ekonomik yeniden örgütlenmesi olmadığını vurguladı. Aksine, devrim, zorunluluk gereği, ekonomik programı açısından kapitalist olarak kalacaktı. Aslında, toprak sorununun radikal bir biçimde çözüme kavuşturulmasını savunurken bile, Lenin toprakların -Rus lâtifundiasını hedef alan- millileştirilmesinin, sosyalist değil, burjuva demokratik bir önlem olduğunun altını çizdi
Lenin, polemiklerinde bu kritik nokta konusunda tereddütsüzdü. 1905 yılında şöyle yazdı: "Marksistler Rus devriminin burjuva karaktere sahip olacağı konusunda kesin olarak ikna olmuş durumdalar. Bu ne anlama geliyor? Bu demektir ki, Rusya için vazgeçilmez hale gelmiş olan bu demokratik dönüşümler … bizatihi kapitalizmin, burjuva egemenliğinin yıkılması anlamına gelmemektedir, ama tam aksine ilk kez ve gerçek anlamda kapitalizmin Asya tipi değil, Avrupa tipi bir yaygın ve hızlı gelişme göstermesi için gerekli zemini hazırlayacaktır. Bunlar, bir sınıf olarak burjuvazinin egemenliğini ilk kez mümkün hale getirirler." [Troçki, Writings 1939-40 (Yazılar 1939-40), s. 57].
Troçki’nin pozisyonu Menşeviklerin ve Lenin’in pozisyonlarından köklü bir şekilde farklıydı. Değişik sonuçlara varmalarına karşın hem Plehanov hem de Lenin perspektiflerini Rusya’nın verili ekonomik gelişimine ve ülke içindeki toplumsal güçlerin mevcut ilişkilerinin bir değerlendirmesine dayandırıyorlardı. Oysaki Troçki’nin gerçek çıkış noktası Rusya’nın mevcut ekonomik düzeyi ya da sınıf güçlerinin iç ilişkileri değil, daha ziyade Rusya’nın gecikmiş demokratik devriminin içinde ortaya çıkmaya yazgılı olduğu dünya-tarihsel bağlamıydı.
Troçki burjuva devriminin -18. yüzyılda kendisini klasik bir biçimde ortaya koyuşundan, 19. yüzyılındaki kararsız gelişimine ve nihayet oradan 1905’in modern bağlamına uzanan tarihsel yörüngesinin izini sürdü. Tarihsel koşullarda yaşanan derin değişikliğin -özellikle dünya ekonomisinin gelişiminin ve uluslararası işçi sınıfının ortaya çıkışının- burjuva demokratik devriminin toplumsal ve siyasi dinamiklerini nasıl köklü bir biçimde değiştirdiğini açıkladı. 19. yüzyılın ortalarında geçerli olan koşulları temel alan geleneksel siyasi denklemler, bu yeni koşullar altında çok az değer ifade ediyorlardı.
Troçki, Lenin’in formülünün siyasi sınırlarını fark etmişti. Lenin’in formülü siyasi olarak gerçekçilikten uzaktı: devlet iktidarı sorununu çözmüyor, bunu yapmaktan kaçınıyordu. Troçki, Rus proletaryasının kendisini biçimsel olarak demokratik nitelikte önlemlerle sınırlandırabileceğini kabul etmedi. Sınıf ilişkilerinin gerçekliği işçi sınıfını, burjuvazinin ekonomik çıkarlarına karşı kendi siyasi diktatörlüğünü uygulamaya koymak zorunda bırakacaktı. Diğer bir deyişle, işçi sınıfının mücadelesi, zorunluluk nedeniyle, sosyalist bir karakter alacaktı. Ama Rusya’nın sosyalizme hazır olmadığı açıkça görülebilen geri kalmışlığı -kendi ekonomik gelişmesinin sınırlılıkları- göz önünde bulundurulduğunda, bu nasıl mümkün olabilecekti?
Rus Devrimine içinden bakıldığında, bu soruna hiçbir çözüm yokmuş gibi görünüyordu. Ama dışarıdan bakıldığında -yani Rus Devrimine hem dünya tarihi hem de kapitalist ekonominin uluslararası gelişimi üzerinden bakıldığında- beklenmedik bir çözüm kendisini ortaya koyuyordu. Bu yolla Troçki, daha henüz 1905 yılının Haziran ayında, birinci Rus Devrimi ortaya çıkarken, "kapitalizmin bütün dünyayı tek bir ekonomik ve siyasi organizmaya dönüştürdü[ğünü]," söylüyordu. Troçki, dünya ekonomisinin yapısında meydana gelen bu derin değişimin yol açtığı etkileri çok iyi bir biçimde kavramıştı:
"Bu, şu anda yaşanmakta olan olaylara derhal uluslararası bir karakter kazandırmakta ve geniş bir ufuk açmaktadır. Rusya’nın işçi sınıfı önderliğindeki siyasi kurtuluşu, bu sınıfı tarihte daha önce görülmemiş bir doruğa çıkartacak, ona devasa bir güç ve kaynak aktaracak ve onu dünya kapitalizminin, tarihin bütün nesnel koşullarını yaratmış olduğu tasfiyesini başlatan sınıf yapacaktır." [Permanent Revolution (Sürekli Devrim), New Park, s. 240].
Troçki’nin yaklaşımı şaşılacak derecedeki bir teorik buluşu temsil ediyordu. Einstein’ın, -1905’in insanlığa bir başka armağanı olan- insanoğlunun evrene bakışının kavramsal çerçevesini kökten ve geri döndürülemez bir biçimde değiştirdiği ve klasik Newton fiziğinin sınırlı yapısı içinde cevabı bulunamayan soruların üstesinden gelmek için bir araç sunması gibi, Troçki’nin Sürekli Devrim teorisi de devrimci süreçlere bakarken kullanılan analitik perspektifi köklü bir biçimde değiştirdi. 1905’den önce devrimlerin gelişimi, sonucu kendi iç sosyoekonomik yapısının ve ilişkilerinin mantığı tarafından belirlenen ulusal olayların bir ilerleyişi olarak görülüyordu. Troçki başka bir yaklaşım önerdi: modern çağda devrimi, kökleri siyasi olarak ulus devlette olan sınıflı toplumdan, küresel olarak bütünleşmiş ekonomi ve uluslararası düzeyde birleşmiş insanlık temelinde gelişen sınıfsız bir topluma doğru ilerleyen, özünde dünya-tarihsel bir toplumsal dönüşüm olarak anlamak.
Einstein benzetmesinin abartılı olduğuna inanmıyorum. Entelektüel bir açıdan bakıldığında, 20. yüzyılın dönümünde devrimci teorisyenlerin karşı karşıya geldikleri sorunlar fizikçilerinkiyle benzer nitelikteydi. Bütün Avrupa’da Newtoncu klasik fiziğin yerleşik formülleriyle uyuşmayan deneysel veriler birikiyordu. Madde, en azından atomu oluşturan parçacıklar düzeyinde, Bay Newton’un söylediği gibi davranmayı reddediyordu. Einstein’ın görelilik teorisi maddi evreni anlamak için gerekli olan yeni kavramsal çerçeveyi sundu.
Benzer şekilde, sosyalist hareket de var olan teorik çerçeve içinde layıkıyla ele alınamayan bir sosyo-ekonomik ve siyasi veri seli ile karşı karşıyaydı. Modern dünya ekonomisinin son derece karmaşık bir yapıya sahip olması basitleştirici tanımlamalara meydan okuyordu. Dünya ekonomik gelişiminin etkisi kendisini, her bir ulusal ekonominin dış çizgileri üzerinde, daha önce hiç görülmemiş kapsamda açıkça gösteriyordu. Geri kalmış ekonomiler arasında bile -uluslararası yabancı yatırımların bir sonucu olarak- kimi son derece gelişmiş özellikler bulunabiliyordu. Siyasi yapıları Orta Çağın kalıntıları ile dolu olup, içinde ağır sanayinin önemli bir rol oynadığı bir kapitalist ekonomi üzerinde yükselen feodal veya yarı feodal rejimler vardı. Ne de kapitalist gelişme yoluna geç girmiş ülkelerde "kendi" demokratik devriminin başarısına, yerli işçi sınıfının gösterdiğinden daha az ilgi gösteren bir burjuvazi ile karşılaşmak olağandışı bir durumdu. Bu tür aykırılıklar, hesaplamalarında toplumsal fenomenin varlığının içsel çelişkiler tarafından daha az parçalandığını varsayan biçimsel stratejik hükümlerle bağdaştırılamazdı.
Troçki’nin büyük başarısı, yeni toplumsal, ekonomik ve siyasi karmaşıklığa eşit yeni bir teorik yapıyı, ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuş olmasında yatıyordu. Troçki’nin yaklaşımında ütopyacı olan hiçbir şey yoktu. Aksine onun yaklaşımı dünya ekonomisinin toplumsal ve siyasi yaşam üzerindeki etkisine yönelik derin bir kavrayışı temsil ediyordu. Siyasete gerçekçi bir biçimde yaklaşmak ve etkili bir devrimci stratejinin sağlam bir biçimde oluşturulması yalnızca sosyalist partiler uluslararası olanın ulusal olan üzerindeki egemenliğini kendilerine nesnel çıkış noktası olarak aldıkları ölçüde mümkün olabilirdi. Bu, basitçe proletaryanın uluslararası dayanışmasını geliştirmek anlamına gelmiyordu. Proletarya enternasyonalizmi, onun dünya ekonomisi içindeki nesnel temeli anlaşılmadığı ve dünya ekonomisinin nesnel gerçekliği stratejik düşüncenin temeli haline getirilmediği, esas olarak ulusal temelde örgütlü sosyalist partilerin program ve pratiğiyle ilişkisiz kaldığı sürece, ütopyacı bir ideal olarak kalacaktı.
Dünya kapitalizminin gerçekliğinden hareket eden ve Rusya’daki olayların uluslararası ekonomik ve siyasi ortama olan nesnel bağımlılığının farkına varan Troçki, Rusya’nın devriminin sosyalist bir doğrultuda gelişiminin kaçınılmaz olduğunu öngördü. Rus işçi sınıfı iktidarı ele geçirmek ve şu ya da bu ölçüde sosyalist bir karaktere sahip önlemler almak zorunda kalacaktı. Yine de, Rusya’da işçi sınıfı sosyalist doğrultuda yol alırken, kaçınılmaz olarak ulusal ortamın sınırlılıklarıyla karşı karşıya gelecekti. Rus işçi sınıfı bu ikilemden nasıl bir çıkış yolu bulacaktı? Kendi kaderini, kendi mücadelesinin son tahlilde bir dışavurumunu oluşturduğu Avrupa ve dünya devrimine bağlayarak.
Bu, Einstein gibi, henüz 26 yaşına girmiş bir insanın sahip olduğu olguların içyüzünü kavrama yeteneğiydi. Troçki’nin Sürekli Devrim teorisi, dünya devriminin gerçekçi bir kavranışını mümkün hale getirdi. Ulusal devrimler çağı sona ermişti -ya da daha açık bir biçimde söylemek gerekirse, ulusal devrimler ancak uluslararası sosyalist devrimin çerçevesi içinde anlaşılabilirdi.
Troçki ve Bolşevikler
İnsan Troçki’nin atılımının yarattığı derin etkileri göz önünde bulundurulduğu zaman, hem Bolşevikleri hem de Menşevikleri daha iyi anlayabiliyor. Burada amacım hiç bir şekilde, devrimci hareket içinde siyasi oportünizme karşı mücadelenin ve bu mücadeleyi parti çalışmasının ve örgütlenmesinin her düzeyine yaymanın önemini herkesten daha iyi kavramış olan Lenin’in büyük başarısının değerini asgariye indirmek değildir. Öte yandan, devrimci örgüt sorunu ne kadar önemli ve kritik olursa olsun, 20. yüzyılın deneyimi işçi sınıfına en sağlam örgütün bile, doğru bir devrimci perspektif ile yönlendirilmediği sürece, son tahlilde devrim için bir engel olabileceğini ve olacağını öğretti ya da öğretmelidir.
Troçki için, Rus sosyal demokrat emek hareketi içindeki bütün eğilimlere yönelik tutumunu belirleyen şey bu eğilimlerin perspektifleri, programlarıydı. Bu eğilimlerin programları, Rus Devriminin evrimini ve kaderini belirleyecek olan dünya güçlerinin doğru bir biçimde değerlendirilmesine ne derecede dayanıyordu? Troçki, bu bakış açısıyla, Bolşevik partinin programına ve yönelişine haklı olarak eleştirel bir biçimde yaklaşıyordu. 1909’da yazdığı ve Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde yer alan farklı hiziplerin sahip oldukları farklı görüşleri ele aldığı bir makalesinden bir bölümü okumama izin verin.
Troçki şöyle yazdı: "Lenin, proletaryanın sınıf çıkarları ile nesnel koşullar arasındaki çelişkinin, proletarya tarafından kendine siyasi bir sınırlama koymasıyla çözüleceğine ve bu kendi kendini sınırlamanın, proletaryanın öncü bir rol oynayacağı devrimin bir burjuva devrimi olduğu konusundaki teorik bilincinden kaynaklanacağına inanıyor. Lenin nesnel çelişkiyi proletaryanın bilincine havale eder ve bunu, kökleri dini inanca değil de, sözüm ona bilimsel bir şemaya uzanan bir sınıf çileciliği aracılığıyla çözüme kavuşturur. Onun umutsuz idealizmini kavrayabilmek için, bu entelektüel yapıya dikkatlice bakmak yeterlidir.
"Sorun, Bolşeviklerin proletaryanın sınıf mücadelesini yalnızca devrimin zafer anına kadar tasavvur etmeleri, bunun ‘demokratik’ koalisyon içinde geçici olarak bozulacağını, ancak cumhuriyetçi bir sistemin kesin kuruluşunun ardından katıksız biçiminde -bu kez doğrudan sosyalizm mücadelesi olarak- tekrar ortaya çıkacağını düşünmeleridir. Menşevikler, ‘devrimimiz bir burjuva devrimdir’ soyut görüşünden hareketle, proletaryanın, devlet iktidarının liberal burjuvaziye geçmesini sağlamak üzere tüm taktiklerini bu burjuvazinin tutumuna uyarlaması gerektiği düşüncesine varıyorlar, Bolşevikler ise aynı ölçüde soyut bir görüşten -‘sosyalist diktatörlük değil, demokratik diktatörlük’- hareket ediyorlar ve kendine burjuva-demokratik bir sınırlama koyan, devlet iktidarına sahip bir proletarya fikrine varıyorlar. Bu konuda aralarındaki farkın çok önemli olduğu doğrudur. Menşevizmin devrim karşıtı görüşleri zaten tam olarak ortadayken, Bolşevizminkiler muhtemelen ancak zafere ulaşıldığı takdirde ciddi bir tehlike haline gelecektir." [Our Differences (Farklarımız)].
Bu, Rus Devriminde gerçekten yaşanacak olanlara yönelik, şaşırtıcı derecede ileri görüşlü bir kavrayıştı. Çarlık rejimi devrilir devrilmez, Lenin’in demokratik diktatörlük perspektifinin sınırları derhal ortaya çıktı. Troçki, Rus işçi sınıfının iktidarı almak zorunda kalacağını ve "sosyalizmin nesnel sorunlarıyla yüz yüze geleceğini ama bu sorunların çözümünün, belirli bir aşamada ülkenin ekonomik geri kalmışlığı tarafından önleneceğini," söylemeye devam ediyordu. "Bu çelişkiden, ulusal bir devrimin çerçevesi içinde hiçbir çıkış yolu bulunmamaktadır." Dolayısıyla Troçki, Lenin’in perspektifinin sınırlarını yalnızca siyasi hesaplamalarında değil, bu siyasi hesaplamaların, Rus Devriminin içinde gerçekleşeceği uluslararası çerçeveden çok, ulusal bir çerçeveye dayandırılmasından kaynakladığını berrak bir biçimde tespit etmişti.
1909’da şöyle yazdı: "İşçilerin hükümeti, güçlerini Batı Avrupa'nın sosyalist proletaryasının gücüyle birleştirme göreviyle yüz yüze gelecektir. Onun geçici devrimci hegemonyası ancak bu yolla sosyalist bir diktatörlüğün başlangıcı olacaktır. Böylelikle Rus proletaryası için sürekli devrim bir sınıfın kendi varlığını koruması sorunu haline gelecektir. İşçilerin partisi atılgan devrimci taktikler için yeterli inisiyatifi ortaya koyamazsa, kendisini yalnızca ulusal ve yalnızca demokratik bir diktatörlüğün kanaatkâr diyetiyle sınırlandırırsa, Avrupa’nın birleşik gerici güçleri, bir işçi sınıfının iktidara gelmesi durumunda bütün gücüyle sosyalist devrim için mücadele etmek zorunda olduğunu gözler önüne sermek için hiç zaman kaybetmeyecektir."
Temel sorun gerçekten de buydu. Devlet iktidarının biçiminin siyasi değerlendirmesi, son tahlilde, devrimci hareketin elde edeceği siyasi sonuç üzerinde belirleyici bir etken olarak enternasyonalin taşıdığı önemin farklı biçimlerde değerlendiriliyor olmasından kaynaklanıyordu. Bolşevik Parti’nin gelişimini değerlendirirken şu noktaların belirtilmesi gerekiyor. Her program sonuç olarak toplumsal güçlerin etki ve çıkarlarını yansıtır. Gecikmiş bir burjuva devriminin söz konusu olduğu, burjuvazinin devrimin ulusal ve demokratik görevlerini tutarlı bir biçimde savunma becerisine sahip olmadığı ülkelerde, bu görevlerin ana unsurlarının kendilerini işçi sınıfına sunduklarını biliyoruz. İşçi sınıfı, ilerici bir anlam taşımayı sürdüren bu demokratik ve ulusal talepleri benimsemek ve onlara sahip çıkmak zorundadır. Sosyalist hareketin 20. yüzyıl boyunca, bu demokratik ve ulusal yükümlülükleri üstlenmek zorunda kaldığı ve bu görevleri birinci derecede öncelikli olarak gören -işçi sınıfının sosyalistçe ve uluslararası özlemlerinin çok daha az önem taşıdığı- unsurları kendi saflarına çektiği çok sayıda durum söz konusu olmuştur. Böyle bir sürecin Bolşevik Parti’nin gelişimini de etkilemiş olduğunun söylenebileceğini düşünüyorum. Lenin, hiç kuşkusuz, Bolşevik Parti çatısı altında, bu tür ulusalcı ve küçük burjuva demokratik önyargılara karşı en tutarlı duruşu temsil ediyordu. Bunların varlığının farkındaydı ve onları göz ardı edemezdi.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından, 1914 yılının Aralık ayında yazılmış olan bir makaleden bir bölüm okumak istiyorum.
"Ulusal gurur duygusu bizlere, sınıf bilinçli Büyük Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur? Elbette ki değildir! Bizler, dilimizi ve ülkemizi severiz ve bizler onun emekçi yığınlarını (yani ülkemizin nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bir bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Çarın kasaplarının, soyluların ve kapitalistlerin elinde, güzel ülkemizin uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizler için çok acıdır. Bizler bağrımızdan, Büyük Rusların içinden, bu zulüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten; bu bağırdan Rodişçev'i, Dekabristleri ve yetmişlerin devrimcilerini kendi içinden çıkarmış olmasından ve Büyük Rus işçi sınıfının, 1905'te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ve Büyük Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırmaya yönelmiş olmasından ötürü gurur duyuyoruz...
"…Büyük Rus ulusu da, bir devrimci sınıf yarattığı için, bu ulus da insanlığa, yalnızca katliamlar, sıra sıra idam sehpaları, zindanlar, büyük açlık ve papazlara, çarlara, büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere kölece bağlılık örnekleri değil, özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşımdan da örnekler verebildiği için, ulusal gururla doluyuz." [2]
Bu satırların yazarı Lenin’di. Bu makaleyi, Lenin tarafından Büyük Rus şovenizmine verilmiş siyasi bir ödün olarak okumak haksızlık olacaktır. Onun bütün biyografisi Büyük Rus milliyetçiliğine nasıl uzlaşmaz bir biçimde karşı çıkışmış olduğuna tanıklık etmektedir. Yine de, emekçi kitlelerin saflarında kökleri derinlere inen milliyetçi duyguları üzerinde devrimci bir etki yaratma ve bu duyguları devrimci amaçlar için kullanma girişimi olan bu makale, onun yalnızca işçi sınıfı içindeki güçlü milliyetçi duyguları değil, fakat aynı zamanda kendi partisi içinde yer alan kesimlere yönelik duyarlığını da yansıtmaktadır. Milliyetçi duyguları devrimci amaçlarla kullanmakla devrimci amaçları milliyetçi duygulara uyarlamak arasında çok ince bir çizgi vardır. Bir yazarın vermek istediği mesajla bu mesajın nasıl yorumlanacağı arasında tam bir örtüşme bulunmaz. Siyasi mesaj giderek daha geniş kitlelere ulaştıkça bu mesajın kalitesinde bir bozulma olması bütünüyle kaçınılmaz bir durumdur. Lenin’in büyük Rus işçi sınıfının devrimci geleneklerine övgü olarak düşündüğü şey, parti üyesi işçilerin daha geri kesimleri tarafından muhtemelen Büyük Rusların devrimci becerilerinin yüceltilmesi olarak yorumlanmıştı. Bu da, taşıdığı solcu biçime karşın, 1915 yılında Troçki’nin işaret etmiş olduğu gibi, siyasi olarak tehlikeli sonuçları olabilecek bir şovenizm türüdür.
Troçki şöyle yazdı: "Bir toplumsal devrimin olasılıklarını ulusal sınırlar içinde ele almak, sosyal-yurtseverliğin özünü oluşturan aynı ulusal darlığa kurban gitmek demektir. Genel olarak, şu unutulmamalıdır ki, sosyal yurtseverlikte, en vulger reformizmin yanı sıra, ister sınaî düzeyinden dolayı olsun, ister ‘demokratik biçimi’ ve devrimci kazanımlarından dolayı olsun, kendi ulusal devletinin, insanlığı sosyalizme ya da ‘demokrasiye’ götürmekle görevlendirildiğini zanneden bir ulusal devrimci Mesihçilik bulunur. Muzaffer devrim gerçekten de çok gelişmiş tek bir ulusun sınırları içinde tasavvur edilebilir olsaydı, ulusal savunma programıyla birlikte bu Mesihçiliğin görece tarihsel bir haklılığı olurdu. Ama gerçekte böyle bir şey tasavvur edilemez. Devrimin ulusal temelinin, proletaryanın uluslararası bağlarını baltalayacak yöntemlerle korunması için savaşmak, aslında, ulusal bir temelde başlayabilen, ama Avrupa devletlerinin daha önce hiçbir zaman şimdiki savaş boyunca olduğu kadar zorlayıcı şekilde açığa çıkmamış olan mevcut ekonomik, askeri ve politik karşılıklı bağımlılıkları altında, o temelde tamamlanamayan devrimi bizzat baltalamak anlamına gelir. Bu durum kendisini hiçbir zaman şu andaki savaşta olduğu kadar güçlü bir biçimde ortaya koymamıştı."
Lenin’in kendi siyasi perspektifini bizzat yeniden değerlendirdiği koşulları göz önünde bulundurmak faydalı olacaktır. Hiç kuşkusuz Birinci Dünya Savaşı’nın etkisi altında dünya ekonomisi üzerine yaptığı çalışma ona Rus Devriminin dinamikleri konusunda daha derin bir kavrayış kazandırdı ve özünde, uzun yıllardır Troçki’yle birlikte anılmakta olan perspektifi benimsemesine neden oldu.
Lenin, Nisan Tezleri’ni okuduğu zaman, salonda bulunanlar tarafından, onun aslında Troçki’nin ileri sürdüğüne çok benzeyen tezler öne sürdüğü derhâl anlaşılmıştı. Çarçabuk "Troçkizm" suçlaması gündeme getirildi ve bizler bizzat bu gerçeğe bakarak, Troçki’nin o yıl gerçekleşen devrimin başarısına yapmış olduğu düşünsel katkının devasa boyutunu anlayabiliriz. Troçki, Bolşevik Parti’nin içinde yaşanan tartışmanın ileriye doğru taşınabileceği düşünsel ve siyasi çerçeveyi önceden oluşturmuştu. Söz konusu olan bütünüyle gökten zembille inmiş bir şey değildi. Bu yeni perspektifin görece çabuk bir biçimde zafere ulaşması, eğer Lenin’in kişiliğinin ve Bolşevik Parti içinde sahip olduğu tartışmasız saygınlığın sayesinde mümkün olmuşsa, o zaman, aynı zamanda Troçki’nin bu kavrayışın öncülüğünü yapmış olması da Lenin’in, özellikle 1917 Rusya’sında kitlelerin sola kaymakta oldukları bir ortamda, verdiği mücadeleyi mümkün kılmış olmalıdır.
Belirli bir anlamda, 1917 yılının ilkbaharı, yazı ve sonbaharında yaşananlar, 12 yıl önce yaşanmış olan siyasi gelişmelerin daha derin ve daha yoğun bir ifadesiydi. Menşevik Theodore Dan tarafından yazılmış olan Bolşevizmin Kökenleri isimli kitaptan ilginç bir bölüm okumak istiyorum. Dan, 1905 hakkında şu gözlemi yapıyor:
"Özgürlük Günleri’nde [1905 devriminin doruğunda] ortam o haldeydi ki, pratikte hem Menşeviklerin hem de Bolşeviklerin Troçkizme doğru itildiğini gördük. Kısa bir süre için, o zamanlar henüz adı konulmamış olsa da, Rus sosyal demokrasisinin tarihinde ilk ve son kez Troçkizm onun bir birleşme platformu olmuştu."
Bu, Rus işçi sınıfının en patlamalı bir biçimde sola doğru yöneldiği koşullar altında, Troçki’nin perspektifinin muazzam saygınlık ve değer kazandığı anlamına geliyor. Bu durum 1905 yılında yaşandı ve kendisini 1917 yılında daha da patlayıcı, güçlü ve tarih yazan bir biçimde tekrar etti. 1917’nin zaferi, büyük ölçüde Troçki’nin Sürekli Devrim perspektifinin zaferiydi. 1922 ve 1923’te olan şey, yani Ekim Devrimine karşı siyasi tepkinin başlaması ve Bolşevik Parti içinde Rus milliyetçiliğinin yeniden canlanması, Bolşevik Parti içindeki eski anti-Troçkist eğilimlerin nüksetmesi için en iyi koşulları yaratmıştı. O tarihteki eğilimleri, sanki bunlar Bolşevik Parti içinde var olan siyasi fikir ayrılıklarıyla ilişkisizmiş gibi ele almak mümkün değildir. Bu, onların tam anlamıyla aynı oldukları anlamına gelmez.
1922-23’de ağır basmaya başlayan toplumsal eğilimler 1917’de Bolşevizmin üzerinde yükselmiş olduğu toplumsal eğilimlerden çok farklıydı. Devrim yılında Bolşevizmin büyümesi işçi sınıfının, önde gelen kentsel merkezlerde patlayıcı bir biçimde radikalleşmesine dayanıyordu. 1922 ve 1923’de partinin büyümesinin altında yatan ve Lenin için büyük bir endişe kaynağı olan toplumsal güçler, büyük ölçüde proleter olmayan, özellikle devrimin sayısız kariyer fırsatları yarattığı kentsel alanlardaki alt orta sınıflardan unsurların yanı sıra, eski Çarlık bürokrasisinin artıklarından oluşuyordu. Rus Devrimi, bu tür unsurların gözüne, uluslararası bir olay olmaktan ziyade, az ya da çok ulusal bir olay olarak görünüyordu. Lenin bu konuda, bir tür ulusal Bolşevizmin büyüyüşüyle ilgili olarak, daha 1922 yılında uyarılarda bulunmaya başladı ve şovenist eğilimlerin artması konusunda yaptığı uyarılar giderek keskinleşti. Bildiğimiz gibi, 1922’nin sonlarında ve 1923’ün başlarında bu uyarılar özellikle, son yazılarında Büyük Rus şovenist zorbasının yeniden ortaya çıkışını ifade eden kişi olarak söz ettiği Stalin’e karşı yöneltilmişti.
Troçkizme karşı mücadele, özü itibariyle, parti içinde Sürekli Devrim teorisine karşı yürütülmüş olan siyasi muhalefetin yeniden ortaya çıkmasıydı. Troçki’yi bunu açıkça ifade etmekten ne alıkoydu? Bu sorunun cevabının Lenin’in son hastalığı ve ölümünün yol açtığı olağanüstü derecede zor koşullarda bulunabileceğini düşünüyorum. Troçki’nin kendisini daha önce Lenin’den ayırmış olan farklılıklar hakkında tercih edeceği ölçüde nesnel bir biçimde konuşmayı neredeyse olanaksız bulduğu zannediyorum. Bu farkın nesnel ve tamamıyla samimi bir biçimde dile getirildiği tek pasaj, Joffe’nin Troçki’ye, Lenin’in pek çok kez temel perspektif sorunları konusunda haklı olanın kendisi değil, Sürekli Devrim sorunu da dâhil olmak üzere Troçki olduğunu söylediğine tanık olduğunu anlattığı, Joffe’nin ünlü son mektubunda yer almaktadır.
Troçki, 1923 ve 1924 yılları boyunca Bolşevik Parti’nin kadrolarına, gerçek anlamda sosyalist bir perspektifin geliştirilmesinin en büyük düşmanı olarak gördüğü, ulusal ortama yönelik daha eleştirel bir tavır almaları gerektiği düşüncesini aşılamaya çalıştı. İçinde mükemmel makalelerin yer aldığı Gündelik Hayatın Sorunları başlıklı kitabında, Rusya’nın ulusal koşullarının geriliği ile sosyalist politikaların geliştirilmesi ve Rus ekonomik yaşamının sosyalizasyonunun başlatılmasında Rus işçi sınıfının karşılaştığı devasa sorunlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu birçok pasaj yer almaktadır.
Troçki ancak çok sonraları, yaşamının sonlarına doğru, Sovyetler Birliği’nde Troçkizme karşı mücadelenin köklerinin Bolşevik Parti içindeki 1917 öncesi farklılıklara uzandığını açık bir biçimde dile getirdi. 1939’da söyle yazdı: "Teorik bir düzlemde ele alındığında, Stalinizmin tamamının, 1905 yılında formüle edildiği sırada yapılan Sürekli Devrimin eleştirisinden ortaya çıktığı söylenebilir." [Writings 1939-1940 (Yazılar 1939-1940), s.55]
Troçki nasıl hatırlanacak? Sosyalizmin tarihindeki önemi nedir? Ben Troçki’nin dünya devriminin teorisyeni olarak hatırlanacağını ve devrimci hareketin bilincinde büyük bir yer tutmaya devam edeceğini düşünüyorum. Elbette, Lenin’den daha uzun süre yaşadı ve yeni sorunlarla yüz yüze geldi. Ancak Troçki’nin 1905’ten ölümüne kadar olan bütün çalışmalarında temel bir süreklilik vardır. Dünya devriminin perspektifi için mücadele onun bütün çalışmalarının belirleyici ve başlıca temasıdır. Lenin’in tamamı, Rus devrimiyle sınırlıdır. Ama Troçki için Rus devrimi onun yaşamında sadece bir epizottu -hiç kuşkusuz bu çok büyük bir epizottu ama sonuçta daha büyük dünya sosyalist devrimi draması içinde yalnızca bir epizottu.
Troçki ve klasik Marksizm
Troçki’nin siyasi iktidardan düşüşünün ardından ortaya koyduğu çalışmaların ele alınması tek bir konferansın kapsamını aşar. Ama bu konferansı sona erdirirken, Troçki’nin teorik mirasının can alıcı bir öğesine -yani, klasik Marksizmin son büyük temsilcisi olarak oynadığı role- vurgu yapmak istiyorum.
Klasik Marksizmden söz ederken kafamızda iki temel anlayış bulunmaktadır: birincisi, toplumdaki temel devrimci güç işçi sınıfıdır ve ikincisi, Marksistlerin temel görevi, onun siyasi bağımsızlığını sağlamak için, yorgunluk nedir bilmeden, teorik ve pratik olarak çalışmaktır. Sosyalist devrim bu kesintisiz ve ödünsüz çalışmanın ürünüdür. İşçi sınıfının siyasi bağımsızlığı zekice taktikler yoluyla değil, ama en temel anlamıyla eğitim yoluyla -her şeyden önce işçi sınıfının siyasi öncüsünün eğitimiyle- sağlanabilir. Kestirme yollar yoktur. Troçki’nin sık sık uyarmış olduğu gibi, devrimci stratejinin en büyük düşmanı sabırsızlıktır.
20. yüzyıl işçi sınıfının en büyük zaferlerine ve en trajik yenilgilerine tanık oldu. Geçtiğimiz 100 yılın dersleri özümsenmelidir ve bu görevi yerine getirmeye başlamış olan bir tek bizim hareketimizdir. Tarihte hiçbir şey boşa gitmez ve unutulmaz. Uluslararası işçi sınıfının bir sonraki büyük kabarışı -ve bu kabarışın uluslararası kapsamı kapitalist üretimin küresel bütünleşmesi tarafından güvence altına alınmıştır- Troçkizmin, yani klasik Marksizmin düşünsel olarak yeniden canlanmasına tanık olacaktır.
29 Haziran 2001

Dipnotlar

[1] International Trotskyism, s. 322 21. Cilt, ss. 103-104 2.21. Cilt, ss. 103-104
[2] Volume 21, pp. 103-104