Diktatörlük ve savaş yönelimine karşı enternasyonalist sosyalist bir işçi sınıfı alternatifi için!
1 Mayıs 2018: DEUK’un ve SEP'in inşasına katılın!

Dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca insan, işçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ı, ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin Rusya’ya ve onun Ortadoğu’daki müttefikleri Suriye ile İran’a ve Çin’e karşı savaş tehditlerinin arttığı, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi haklarına yönelik saldırıların küresel ölçekte tırmandığı koşullarda karşılıyor.

Başını ABD emperyalizminin çektiği ve Britanya ile Fransa’nın coşkuyla katıldığı emperyalist saldırganlık dalgası, tüm insanlığı ve gezegeni ortadan kaldıracak bir nükleer savaş riskini hiç olmadığı kadar arttırmış durumda. Egemen sınıfların dışarıdaki savaş yönelimine ve tırmanan militarizme, içeride demokratik ve sosyal hakların gasp edilmesi ve polis devleti inşası eşlik ediyor.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) 5-6 Mayıs’ta düzenleyeceği Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nın çağrısında belirtildiği gibi:

Dünyanın her yerinde, egemen seçkinler, servetlerini koruma ve bu iflas etmiş sistemi savaşa ve baskıya başvurarak kurtarma peşinde koşuyor. Hükümetler ve şirketler, bu devrimci bilgi ve iletişim kaynağının dünya genelinde işçileri eşitsizliğe, diktatörlüğe ve savaşa karşı ortak bir mücadelede birleştirebileceği korkusuyla interneti sansürlüyor.

Özetle, işçi sınıfının sömürüsü ve dünya kaynaklarının emperyalist yağması üzerine kurulu kapitalist sistem tarihinin en ölümcül krizlerinden birini yaşarken, kapitalistler ve onların emrindeki burjuva hükümetler insanlığın karşı karşıya olduğu tüm kötülüklerin kaynağı olan bu sistemi korumak için, insan soyunun sonunu getirebilecek nükleer bir dünya savaşı dahil, her şeyi göze almış durumdalar.

Bu süreçte emperyalist devletler (ABD, Britanya, Almanya, Fransa, Japonya vb.) ve her ülkedeki egemen sınıfların farklı hizipleri arasında yaşanan anlaşmazlıklar bütünüyle taktikseldir. Genel savaş ve diktatörlük yönelimi (emperyalist yağma ve işçi sınıfının daha azgın sömürüsü) konusunda bütünüyle hemfikir olan egemen sınıflar, yalnızca, en uygun yolun ne olduğu konusunda çatışma yaşamaktadır.

Ancak bu, madalyonun yalnızca bir yanı. Kapitalizmin tarihindeki bu en uzun süreli ve en derin kriz, sınıf mücadelesini uluslararası ölçekte yeniden canlandırıyor. Tüm ülkelerin egemen sınıfları askeri harcamaların arttırılması ve en temel demokratik hakların ortadan kaldırılması konularında birbirleri ile yarışırken, işçi sınıfı, uluslararası ölçekte yeniden ayağa kalkıyor.

Son bir yıl içinde, başta ABD, Fransa, Britanya ve Almanya gibi emperyalist merkezler olmak üzere, dünyanın dört bir yanında, eğitimden otomotive, ulaşımdan metale kadar çeşitli sektörlerde on milyonlarca işçinin ve gencin katıldığı grevler ve gösteriler düzenlendi.

Önceki yıllarda Türkiye’de de tanık olduğumuz işçi sınıfı eylemlerindeki bu yeniden canlanmanın en önemli özelliği, bu kitlesel işçi mücadelelerinin, giderek artan bir şekilde, sendika bürokrasilerinden bağımsız ve onlara rağmen gerçekleşiyor olmasıdır.

Türkiye demokrasisinin çöküşü ve savaş yönelimi

Türkiyeli egemen sınıfın ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının tüm politikaları bu uluslararası savaş ve diktatörlük yöneliminin bir parçası olarak biçimlenmektedir.

Başta ABD ve Almanya olmak üzere emperyalist devletlerin ve Türkiye egemen sınıfının coşkulu desteğiyle 2003’te iktidara gelmiş olan AKP, kesintisiz iktidarda olduğu yaklaşık 15 yıl boyunca, ülke kaynaklarını emperyalist şirketlere ve onların Türkiyeli ortaklarına peşkeş çekmiş; işçi sınıfına karşı en kapsamlı saldırıları gerçekleştirmiştir. İçeride sürdürülen bu toplumsal karşıdevrime, Ankara’nın ABD emperyalizmi ile işbirliği içinde artan bölgesel etkisi eşlik etti.

Ankara, ABD’nin 2011’de Suriye’de İslamcı vekil güçler (Özgür Suriye Ordusu-ÖSO) üzerinden başlattığı rejim değişikliği savaşının en ateşli ortağı oldu ve bu yönelim, göstermelik taktiksel itirazlar bir yana, egemen sınıfın tüm kesimleri tarafından desteklendi.

Ancak kısa süre sonra IŞİD’in Irak’ta ve Suriye’de ortaya çıkması ile birlikte, AKP iktidarının ÖSO’ya ve diğer İslamcı güçlere verdiği destek yüzünden Ankara’nın NATO üyeliği açıkça tartışılır hale gelirken, NATO ve AB ile gerilen ilişkiler iç politikaya da yansıdı. Türkiye egemen sınıfı içindeki bölünmenin Suriye’de Batılı müttefiklerinden bağımsız bir yol çizmeye başlayan AKP iktidarı içindeki ifadesi, Fethullah Gülen – Recep Tayyip Erdoğan hizipleri arasındaki çatışma oldu. Bu çatışma, en sert ifadesini ABD-Almanya destekli 15 Temmuz darbe girişiminde buldu.

Ana gövdesini işçi sınıfının oluşturduğu kitlesel bir direniş sayesinde yenilgiye uğratılan 15 Temmuz darbe girişimi, egemen sınıf içinde yaşanan siyasi çatışmanın doruk noktası olmakla kalmamış; Türkiye egemen sınıfının uzun süredir peşinde koştuğu otoriter bir rejimin kurulmasının da önünü açmıştır. Darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal altında, sözde darbecilerle mücadele adına, işçi sınıfının temel sosyal ve demokratik haklarından geride kalmış olanlar büyük ölçüde gasp edilirken, 100 binden fazla insan işten atıldı, on binlercesi tutuklandı, onlarca medya kuruluşuna el kondu, birçok sendika ve dernek kapatıldı, grevler yasaklandı.

Türkiye egemen sınıfı, 16 Nisan 2017’de olağanüstü hal altında düzenlenen ve açık usulsüzlüklerle damgalanan anayasa referandumunda, diktatörlük yöneliminde önemli bir adım atmış ve denetimsiz bir başkanlık rejimine geçişe yasal zemin hazırlamıştı.

Ancak otoriter bir rejim değişikliği yönünde atılan bu adım, AKP iktidarının yaklaşık iki yıllık olağanüstü hal altında gerçekleştirdiği tüm keyfi ve hukuksuz uygulamalara rağmen, Türkiye kapitalizminin sorunlarını azaltmak bir yana, daha da arttırmış durumda.

Türk ordusunun Irak’taki ve özellikle Suriye’deki askeri operasyonları artarken NATO / AB ile ilişkiler kopma noktasına gelmiş durumda (geçerken, AKP’nin Suriye’ye yönelik 14 Nisan’daki ABD-Britanya-Fransa saldırısına verdiği desteğin, hükümetin Batı emperyalizmiyle uzlaşmaya her zaman hazır olduğunu bir kez daha gösterdiğini belirtelim); ülke ekonomisi çöküşün eşiğinde; işsizlik, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik ile birlikte medya ve internet üzerindeki baskı ve sansür artıyor; işçilerin çalışma ve yaşam koşulları sürekli kötüleşiyor.

Bu koşullar altında, AKP iktidarı, daha gerekli yasal düzenlemeleri bile tamamlamamışken, 24 Haziran’da erken seçime gideceğini açıkladı. Apar topar alınan bu erken seçim kararı, yalnızca AKP’nin alttan alta yükselen işçi sınıfı huzursuzluğu karşısında duyduğu korkunun ifadesi değildir.

Burjuva muhalefetin olağanüstü hal altında yapılacak bir erken seçime hiçbir ciddi karşı çıkış sergilemeyip tersine destek vermesi, onların, 16 Nisan referandumunun açıkça şaibeli sonucunu kabul etmelerinde olduğu gibi, otoriter rejim değişikliği programını benimsediklerini; Türkiye egemen sınıfı içindeki hiçbir kesimin diktatörlük yönelimine ilkesel düzeyde karşı olmadığını gözler önüne sermektedir.

Savaş ve diktatörlük yönelimine karşı koyabilecek tek toplumsal güç uluslararası işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfının emperyalist militarizme karşı ve demokrasi uğruna mücadelede başarılı olabilmesi için, öncelikle, onlarca yıldır sermayenin ve siyasi iktidarların emek polisliğini yapan sendikaların, burjuva partilerinin ve sahte sol kimlik politikalarının etkisinden kurtulması; sınıfsal eksende bağımsız bir devrimci çizgi benimsemesi gerekmektedir.

İşçi sınıfı ve gençlik, emperyalizm/kapitalizm ve savaş karşıtı, enternasyonalist ve sosyalist bir siyasi perspektif temelinde uluslararası ölçekte örgütlenmelidir.

Marx ile Engels tarafından temelleri atılmış ve başta Lenin ile Troçki olmak üzere 20. yüzyılın Marksist önderleri tarafından geliştirilmiş olan bilimsel sosyalist perspektif ve örgütlenme, Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi (DEUK) ile onun ulusal şubeleri Sosyalist Eşitlik Partileri (SEP) tarafından savunulmakta ve geliştirilmektedir.

1 Mayıs’tan yalnızca birkaç gün sonra, 5 Mayıs 2018’de, modern tarihin en büyük düşünürü ve bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx’ın doğumunun 200. yıldönümünü anacağız. “Dünya işçileri, birleşin!” ve “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!” sözleri tüm dünyadaki işçilere esin kaynağı olan Marx’ın 200. doğum yıldönümü, bu 1 Mayıs’a ayrı bir anlam kazandırmaktadır.

DEUK ve onun günlük yayın organı Dünya Sosyalist Web Sitesi, Marx’ın doğum gününü, Türkiye saati ile 6 Mayıs Pazar günü 00.30’da düzenlenecek ve birçok kıtadan ve ülkeden konuşmacının katılacağı çevrimiçi bir toplantıyla, işçi sınıfının uluslararası dayanışma günü 1 Mayıs ile birlikte kutlayacak. İşçi sınıfının günümüzde karşı karşıya olduğu temel sorunlar ile sosyalizm mücadelesi arasındaki temel tarihsel ve teorik bağların ele alınacağı bu toplantıya katılmak için, buradan kayıt olabilirsiniz.