1 Mayıs 2018 ve Karl Marx’ın doğumunun 200. yıldönümü

DEUK’un 5 Mayıs Cumartesi günü düzenlenen Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nı açan WSWS’nin uluslararası yayın kurulu başkanı ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) genel başkanı David North, bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx’ın, doğumundan 200 yıl sonraki tarihsel önemi üzerine konuştu. WSWS, önümüzdeki hafta boyunca, toplantıda yapılan diğer 14 konuşmayı yayınlayacak.

1 Mayıs 2018, yalnızca uluslararası işçi sınıfının dayanışma gününü değil ama aynı zamanda Karl Marx’ın 200. doğum yıldönümünü de kutladığımız için özel bir önem taşıyor. Marx’ın felsefe, ekonomi bilimi, tarihyazımı, toplum kuramı ve siyaset alanlarında modern dönemin en önemli kişiliği olduğunu ileri sürmekte hiçbir abartı yoktur. İnsanlığın büyük kesiminin toplumsal bilincinin ve baskıya ve sömürüye karşı mücadelesinin gelişmesi üzerinde onun kadar kalıcı ve ilerici bir etkide bulunmuş bir başka düşünür bulunmuyor. Marx’ın eseri, insan soyunun, tarihsel gelişme sürecini belirleyen ve böylece işçi sınıfının toplumun sosyalist dönüşümü uğruna bilinçli mücadelesini mümkün kılan nesnel güçleri kavramasında yeni bir çağ başlatmıştır.

Marx, Hegel’in nesnel idealizminin reddi ve diyalektik yönteminin eleştirel benimsenmesi temelinde felsefi maddeciliği geliştirmeyi ve onu insanın sosyoekonomik ve siyasi evriminin incelenmesine uygulamayı başarmıştı. Marx’tan önce, başta Hegel ve Marx’ın en yakın öncellerinin en büyüğü Feuerbach olmak üzere, en ileri düşünürler bile toplumsal ve siyasal ilişkileri, dinsel ya da düşünsel bir ideal esinden türetiyordu. 18. yüzyılın, yazıları 1789-1794 büyük Fransız Devrimi’ne zemin hazırlamış Helvetius ve Baron d’Holbach gibi büyük maddeci düşünürleri bile, toplumsal ve siyasal ortamın “kamuoyu”, yani düşünce tarafından belirlendiğine inanıyorlardı. Ancak, toplumsal ilişkilerin düşüncenin ürünü olduğu biçimindeki idealist anlayış gerçeklikle çelişmektedir. İnsanlar, gerçek tarihsel varoluşlarında, hüküm süren toplumsal ilişkiler içine doğarlar, bilinçsizce onlarla yüzleşirler ve kendilerini onlara uyarlarlar.

Tüm maddeci filozofların en büyüğü olan Marx, insanın düşüncesinin ve ideolojik kavrayışlarının gerçek kökenini açığa çıkarmış ve sonradan Lenin’in son derece özlü biçimde açıkladığı gibi, “yalnızca, düşüncelerin izlediği yolun şeylerin gidişatına bağlı olduğu sonucunun bilimsel psikoloji ile bağdaştığı”nı kanıtlamıştı. (Lenin, Toplu Eserler, Cilt 1, syf. 139-140)

Marx, tarihe ilişkin maddeci kavrayışı özenle oluşturur ve ardından, onu Kapital’in yazımında kanıtlarken, her biri kendi çıkarına en uygun olduğuna inandığı şeyin peşinde koşan; bireysel arzuların, tutkuların ve çelişen özlemlerin yönlendirdiği milyonlarca insanın görünürde plansız eylemlerinin ortasında, bireysel öznel bilincin dışında ve hatta ondan bağımsız olarak işleyen, toplumun ekonomik yapısının altında yatan ve onu belirleyen nesnel güçleri tespit etmişti.

Marx, bilincin gelişmesini açıklarken idealist öznelciliğe her türlü başvuruyu reddediyordu. Toplumun doğasına ilişkin yanlış kavrayışlar bile, bireylerden bağımsız olarak var olan nesnel koşullardan kaynaklanır ve onların yansımalarıdır. İnsanın kapitalist toplumsal ilişkilerin sömürücü karakterini doğrudan gözlem temelinde algılayıp kavrayamaması, bireyin kavrayış yeteneğinin bir başarısızlığı olarak açıklanamaz. Bu durum, emeğin ürünlerinin metalar biçimini aldığında edindiği “gizemli karakter”den kaynaklanır. Marx, metalar konusunda, “insanlar arasındaki belirli bir toplumsal ilişki”, ister istemez, “onların gözünde, şeyler arasındaki akıl almaz bir ilişki biçimi edinir” diye yazar. (Kapital, Cilt 1; Toplu Eserler içinde, Cilt 35, syf 82-83)

Marx ile onun yaşam boyu dostu ve çalışma arkadaşı, dahi Friedrich Engels, sosyalizmi “icat” etmediler. Bu kavram daha 1830’larda kullanılmaya başlanmıştı. Özellikle Saint-Simon, Owen ve Fourier, tarihe, Marx ile Engels’in “ütopik” öncelleri olarak geçmişlerdir. Bu dikkat çekici düşünürler, var olan toplumun kusurlarının içyüzünü anlamış ve onun daha akılcı örgütlenmesini önermişlerdi. Ancak onların kavrayışlarında eksik şey, sosyalizmin fiilen ortaya çıkacağı nesnel sosyoekonomik süreçlere ilişkin bir açıklama ve onun gerçekleşmesi için mücadele edecek toplumsal gücün tanımı idi.

Marx’ın sonradan anımsadığı gibi, o ve Engels, sosyalizm uğruna mücadele için “tek makul teorik temel olarak burjuva toplumun ekonomik yapısına ilişkin bilimsel incelemeyi önermiş” ve “meselenin ütopik bir sistemi uygulamaya koymak değil; gözlerimizin önünde toplumu devrimcileştiren tarihsel sürece bilinçli katılım meselesi olduğunu herkesçe anlaşılır biçimde ileri sürmüş”tü. (Herr Vogt, Marx-Engels Toplu Eserler içinde, Cilt 17, Moskova 1981, syf. 79)

Marx, teorik çalışmasının önemini aşırı bir alçakgönüllülükle açıklarken, son derece önemli ve birbiriyle bağlantılı üç kazanım saptamıştı:

Yapmış olduğum yenilik, 1) sınıfların varlığının yalnızca üretimin gelişmesindeki belirli tarihsel aşamalara bağlı olduğunu; 2) sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne yol açtığını; 3) bu diktatörlüğün tüm sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını kanıtlamaktı. (Marx’ın Weydemeyer’e Mektubu, 5 Mart 1852, Toplu Eserler, Cilt 39, syf. 64-65)

Marx’ın doğumunun 200. yıldönümünde, onun yaşamının anlamına ilişkin akademisyenler ve gazeteciler tarafından yapılmış çok sayıda değerlendirme söz konusu. 2008’deki ekonomik felaket, herkesin belleğindeki tazeliğini koruyor. Marx’ın eserinin devasa boyutunu, yalnızca nefretin ve hırsın körleştirdiği iflah olmaz komünizm karşıtı gericiler inkar edebilir. “Marx haklıydı!” ifadesi bile oldukça sık bir şekilde boy gösteriyor. Daha bilinçli akademisyenler, geleneksel burjuva ekonomistlerin Marx’ın eserinin, emek değer teorisi ve kar oranlarının düşme eğilimine ilişkin çözümlemesi gibi son derece önemli unsurlarına yönelik eleştirilerini çürütmek için titiz bir araştırma yürütüyorlar. Bu tür ciddi entelektüel çalışmalar memnuniyetle karşılanmalı ve teşvik edilmeli.

Bununla birlikte, Marx’ın dehasına yönelik daha cömert kabuller bile, onun teorik eserini pratik siyasal, yani güncel devrimci sonuçlarından yalıtmaya yönelik çabalar eliyle sınırlandırılıyor. Marx’ın eserinin şu ya da bu yanı günümüzün ekonomik koşullarının anlaşılması için “geçerli” olarak övülmekte ama ekonomi teorisyeni Marx’ın takdir edilmesi, dünya sosyalist devriminin teorisi, programı ve pratiği olarak Marksizmden sert bir şekilde kopartılmaktadır. Marx’ın “geçerliliği”ne ilişkin tartışmaların çoğuna, Marx’ın kapitalizme yönelik ekonomik eleştirisinin, işçi sınıfının en ileri kesimlerinin kapitalist sistemin devrimci yolla yıkılması uğruna tarihsel ve çağdaş uluslararası siyasi hareketi olarak Marksizmin kalıcı öneminin kabullenilmesinden sert bir şekilde kopartılması hakim olmakta; bu yolla, söz konusu tartışmalar çarpıtılmaktadır.

“Ekonomi teorisyeni” Marx’ın sosyalist devrimci Marx’tan ayrıştırılmasının uzun bir geçmişi var. “Marx’ın sakalını düzeltmek”, yani onu burjuva ideolojisinin ve küçük burjuva oportünist reformizminin şu ya da bu biçimi ile uzlaştırmak için, yüz yıldan uzun süredir çok sayıda çaba gösterildi. Eduard Bernstein, Marksizmi sosyalist devrimden koparmak ve uluslararası sosyalizmi bir toplumsal reform hareketine dönüştürmek için Engels’in 1895’te ölmesinin sağladığı fırsattan yararlanmıştı. Marksizmin revizyonları, az çok açık bir şekilde, onu her türlü devrimci anlamdan yoksun bırakmanın ve kitlesel Sosyal Demokrat ve Stalinist partiler ile sendikaların ulusal oportünizmleri için bir savunuya dönüştürmenin araçları işlevi gören revizyonlar, 20. yüzyıl boyunca giderek artan şekilde gerici bir karakter edindi.

Marx’ın mirasına yönelik saldırı, küçük burjuva teorisyenlerin onun teorik eserinin maddeci temellerinin altını oymaya ve itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli çabaları eliyle kolaylaştırıldı. Daha 1890’larda, ölümünden yalnızca on yıl sonra, çeşitli Alman profesörler, Marx’ın sınıf mücadelesinin mantığı üzerine kurulu devrimci ahlakını Kant’ın tarih üstü “kesin buyruk”u ile uzlaştırmaya merak salmışlardı. Marx’ın tarihsel sürecin nesnel ve yasalara tabi karakteri üzerindeki ısrarı, 20. yüzyılın en başından itibaren saldırıya uğradı ki bu, felsefi akıldışıcılığın küçük burjuva aydınlarının geniş kesimleri üzerindeki artan etkisini yansıtıyordu.

Georges Sorel ve ardından Henri De Man gibi düşünürler, işçilerin, sosyalizm uğruna mücadeleye girmek için, kapitalizme karşı sınıf mücadelesinin gelişmesine hükmeden nesnel yasaların bilgisine değil, efsanelerin esinine gereksinim duyduklarını iddia ettiler. İşçi sınıfının sosyalist harekete kazanılması için asıl gerekli olan şeyin, nesnel ekonomik güçlerin çözümlenmesi ve kavranması değil ama bilinçsiz psikolojik dürtülerin anlaşılması olduğu ilan edildi.

Küçük burjuva aydınların akıldışıcılığa kaçışı, Engels’e yönelik, onun sözde Marx’ın düşüncesindeki bireyci ve hümanist unsurları gizlemiş bir kaba maddeci ve olgucu olduğu saldırısı ile birleştirildi. 1844 Felsefe Elyazmaları’nın “Genç Marx”ı, Kapital’in “Yaşlı Marx”ının üstüne çıkartıldı. Nietzscheciliğin, varoluşçuluğun, Frankfurt Okulu’nun maddeciliği Freudcu sahte bilim ile sulandırmasının ve postmodernizmin akıldışıcı ve tarih karşıtı düşünsel hiççiliğinin (nihilizm) etkisi altında sürmekte olan bu saldırının başlıca amacı, Marx’ın eserinin asıl devrimci içeriğini örtbas etmekti.

Kapitalist devletin istihbarat örgütleri, Marksizme karşı ideolojik saldırıyı bir kenarda durup izlemediler. Britanya’da yayınlanan Independent gazetesi, dün yayınladığı bir makalede, kısa süre önce gizliliği kaldırılmış bir CIA araştırma raporuna dikkat çekiyor. CIA’in “Fransız postmodern teorisini okuduğunu ve onun gerçekliğin nesnel temelini sorgulamasının Marksist tarihsel ... kaçınılmazlık öğretisinin altını oymak için kullanılabileceği sonucuna vardığını” açığa vuran makale şöyle devam ediyor: “Postmodern düşünceleri yaymak ve bir merkez sol yaratmak; böylece, ötesindeki her şeyin tehlikeli ve radikal çılgınlık olarak suçlanabileceği saygın düşüncelerin dış sınırlarını çekmek için, dergiler, yayınevleri gibi paravan kurumlara ve tercih edilen akademisyenlere milyonlarca dolar pompalandı...”

Teorisyen Marx’ın devrimci Marx’tan ayrıştırılmasının, başta Marx’ın yaşam öyküsü olmak üzere, çarpıtmaya yol açması gerekir. Düşünür Marx, bir devrimci olarak siyasi evriminden ve faaliyetinden ayrı olarak anlaşılamaz. Franz Mehring’in Marx biyografisinde belirttiği gibi, “Marx’ın benzersiz kişiliğinin, ondaki fikir adamlığının eylem adamlığına kopmaz biçimde bağlı olduğu ve bu ikisinin birbirini tamamlayıp desteklediği gerçeğinden kaynaklandığına kuşku yok.” (Franz Mehring, Karl Marx: The Story of His Life [Karl Marx’ın Yaşam Öyküsü], syf. xiii)

Marx, Mart 1843’te, Arnold Ruge’a şunları yazmıştı: “Feuerbach’ın özlü sözleri bana yalnızca bir yönden; doğaya çok fazla, siyasete ise çok az gönderme yaptığı için yanlış geliyor. Oysa, günümüz felsefesinin gerçek haline gelmesi yalnızca bu ikisinin birleşmesiyle mümkündür.” (Marx-Engels, Toplu Eserler, Cilt 1, syf. 400). Bu, öylesine bir ifade değil; hem Marx’ın eserinde hem de günümüz dünyasında felsefe ile siyaset arasındaki temel ilişkinin kavranmasının anahtarıdır.

Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’inde şunları yazmıştı: “Nesnel gerçeğin insan düşüncesine atfedilip edilemeyeceği konusu, kuramsal değil pratik bir sorundur. İnsan, gerçeği, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyevi pratiği içinde kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçek olmaması konusundaki tartışma, bütünüyle skolastik bir sorundur.” (Toplu Eserler, Cilt 5, syf. 6)

Devrimci siyasetten, insanın insan tarafından ezilmesine karşı mücadeleden kopartılmış felsefe, hiçbir ilerici anlamı olmayan boş bir spekülasyondur. Ama devrimci teoride ve onun uluslararası işçi hareketinin ve sosyalizm uğruna mücadelenin uzun tarihi boyunca gelişimine ilişkin bilgide sağlam bir dayanaktan yoksun olan siyaset, yalnızca, etkisiz doğaçlamalara ve açık ihanete yol açar.

Marx 14 Mart 1883’te, 64 yaşında öldü. Onun mezarının başında konuşan Engels, sevgili dostunu ve silah arkadaşını bir “bilim insanı” olarak betimlemiş ve “bu onun yarısı bile değildi” diye eklemişti. Engels, Marx’ın “her şeyden önce bir devrimci” olduğunu belirterek şunları söylemişti: “Onun yaşamdaki gerçek görevi, kapitalist toplumun ve onun yaratmış olduğu devlet kurumlarının yıkılmasına; konumu ve gereksinimleri, kurtuluşunun koşulları hakkında ilk kez onun bilinçlendirdiği modern proletaryanın özgürlüğüne şu ya da bu yolla katkıda bulunmaktı. Mücadele onun yaşam ortamıydı ve o, çok az sayıda insanın rakip olabileceği bir tutkuyla, inatçılıkla ve başarıyla mücadele etti.” (Marx’ın ve Engels’in Anısına’da yeniden yayınlandı; Moskova, syf. 349)

Marx, 135 yıl önce öldü. Diyalektik ve tarihsel maddeci yöntemin sürekli olarak değişen nesnel sosyoekonomik koşulların incelenmesine uygulanması; siyasi iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesine, kapitalist sömürüye son verilmesine, ulus devlet sisteminin ortadan kaldırılmasına ve dünya ölçeğinde sosyalist bir toplumun kurulmasına yönelik devrimci siyasi perspektif bilimi olarak Marksizm, yalnızca, sınıf mücadelesinin ve uluslararası sosyalist hareketin tarihsel gelişmesi ile ilişkisi içinde doğru/tam olarak anlaşılabilir.

Engels, doğa bilimlerindeki her ilerleme ile birlikte, maddeciliğin biçimini değiştirmesi; yani maddi evrene ilişkin anlayışını fizikteki, kimyadaki, evrimsel biyolojideki ve matematikteki en son ilerlemelerle birleştirmesi gerektiğini yazmıştı. Benzer bir şekilde, özellikle kapitalist toplumun incelenmesine adanmış bir bilim olarak Marksizm, kapitalist üretim biçiminde dünya ölçeğinde yaşanan önemli değişikliklerin sürekli incelenmesi ve uluslararası düzeyde sınıf mücadelesine katılma ve onun deneyimlerini özümseme yoluyla gelişir. “Diyalektiğe” yapılan ve Marksizmin bu önemli unsurunu dışlayan; geçtiğimiz yüzyılın devrimci mücadelelerinin derslerini yok sayan ya da tahrif eden tüm atıflar, boş süslü cümleler kurma ve küçük burjuva siyasi şarlatanlığı uygulamasından başka bir şey değildir.

Marx’ın doğumunun 200. yıldönümünün kutlanması, yalnızca Marksizmin tüm tarihsel gelişimi üzerine kurulduğu ölçüde gerçek bir devrimci siyasi öneme sahip olur. 20. yüzyıl boyunca, işçi sınıfı devasa tarihsel deneyimlerden; emperyalist savaşlardan, devrimlerden ve karşıdevrimlerden geçti. Marksizm, soyutlanmışlık içinde ya da 100 yıldan uzun süre önce formüle edilmiş bir dizi sonuç olarak değil; uluslararası işçi sınıfı içinde dünya sosyalist devriminin programını, perspektifini ve pratiğini geliştirmeye yönelik bilinçli mücadelenin sürekliliğini temsil eden gerçek bir hareket olarak var olmaktadır. Lev Troçki, 1938’te, Dördüncü Enternasyonal’i, ihanetleri işçi sınıfının yıkıcı yenilgilerine yol açmış olan karşıdevrimci Stalinist bürokrasiye karşı devrimci muhalefet olarak kurmuştu.

Dördüncü Enternasyonal, 80 yıl boyunca, yalnızca Stalinist ve Sosyal Demokrat bürokrasilerin karşıdevrimci partilerine ve örgütlerine değil ama aynı zamanda kapitalist sınıfın ve emperyalizmin işçi sınıfı üzerindeki baskısını yansıtan oportünizmin, merkezciliğin ve sahte solculuğun çeşitli biçimlerine karşı da fırtınalı mücadelelerden geçti. Dördüncü Enternasyonal, Uluslararası Komite’nin önderliğinde, tüm bu güçlere karşı mücadelesinde Marksizmi savunmuş ve geliştirmiştir.

Bizler 1 Mayıs 2018’i kutlarken, işçi sınıfının yeni bir kitlesel devrimci mücadeleler döneminin başladığının artan işaretleri söz konusu. İşçi sınıfının tarih sahnesine çıkması, genellikle olduğu üzere, başta entelektüel ve siyasal düşünceleri devrimci bir güç olarak işçi sınıfının bütünüyle reddi üzerine kurulu olan ve bu yüzden kapitalizmin kalıcılığına inanan sahte solcuları ve Marksizm karşıtı akademisyenleri şaşırtıyor.

Ancak bütün bunlar “akıldışı”, insan uygarlığının ilerici gelişmesine karşı duracak şekilde var olan her şey “gerçek dışı”dır. Yani, o [kapitalizm], kendi çözümsüz çelişkilerinden dolayı tarihsel olarak unutulmaya mahkumdur. Bu ceza, kapitalist topluma tarih tarafından verilmiştir. Onun uygulanması gerekiyor. Böylesi açık bir toplumsal asalaklık, siyasi yönelimsizlik, entelektüel tükenmişlik ve manevi çöküş sergileyen bir başka egemen sınıf hiç oldu mu? Marx’ın döneminin burjuvaları, milyarlarca insan tarafından üretilmiş servetin büyük bölümünü kontrol eden ve tüketen günümüz uluslalararası oligarklar mafyası ile karşılaştırıldığında, neredeyse saygın yardımseverler topluluğu gibi görülürler. Sanders ve Corbyn gibi köhne reformistlerin, kapitalist oligarkların tatlı sözlerle daha eşitlikçi bir servet dağılımını kabullenmeye ikna edilebilecekleri iddiaları hayalden başka bir şey değildir. Troçki’nin bir zamanlar sormuş olduğu gibi, zenginlerin anlayışlılığına yapılan ağlamaklı çağrılar, yağmur dualarından daha iyi olabilir mi? Üretim araçlarına, küresel mali ağlara, devasa askeri aygıtlara, istihbarat servislerine ve polis güçlerine sahip olan ve onları kontrol eden sınıf ile hesaplaşmanın, sosyalist devrimden başka bir yolu yoktur. Peki bu mümkün mü?

“Gelişmelerinin belirli bir aşamasında” diye yazmıştı Marx, “toplumun maddi üretici güçleri mevcut üretim ilişkileri ile çatışmaya girer. ... Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olmaktan çıkarak onların prangaları haline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar.” (Marx Engels Lenin on Historical Materialism [Tarihsel Maddecilik Üzerine Marx, Engels, Lenin], Moskova; 1972, syf. 137). Bu sözcükler, günümüz kapitalizminin karşı karşıya olduğu tarihsel durumu, en temel ve doğrudan anlamda tanımlamaktadır.

Egemen seçkinler, tüm servetlerine ve güçlerine rağmen bir krizden diğerine savruluyorlar. Trump’ın ABD’deki gücü, kapitalist sınıfın genel yozlaşmasının en görülür ve korkunç ifadesidir. Ama onun yönetime gelmesi, yalnızca sembolik bir önem taşımamaktadır. ABD, 20. yüzyıl boyunca, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, dünya kapitalist sisteminin istikrarının ve yaşamasının temel güvencesi işlevini görmüştü. O, artık bu rolü oynayacak durumda değil.

Uzun süreli ekonomik gerilemesinin sonuçlarını askeri operasyonlar yoluyla telafi etmeye çalışan Amerikan kapitalizmi, geçtiğimiz çeyrek yüzyıldır, jeopolitik ve mali istikrarsızlığın merkez üssü haline gelmiştir. Bu durumda, ABD’de sınıf mücadelesinin yeniden canlanması büyük bir tarihsel öneme sahiptir. ABD içinde sınıf mücadelesinin yükselmesi uluslararası işçi sınıfına, emperyalizmi yenilgiye uğratmanın mümkün olduğuna ilişkin yeni bir inanç aşılayacak ve işçi sınıfının küresel radikalleşme sürecini hızlandıracaktır.

Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in kurulması konusunda, tarihin yasalarının bürokratik aygıttan daha güçlü olduğunu belirtmişti. Bu öngörü şimdi doğrulanıyor. İşçi sınıfı, eski gerici sendikalar ile onların küçük burjuva sahte solun sinik örgütleri arasındaki müttefikleri ve sayısız gerici kimlik politikası biçimi eliyle dayatılmış prangalardan kurtulma sürecinde. Bu dönemin gerçek ilerici ve devrimci mücadeleleri, üst orta sınıfın şu ya da bu kesiminin kimlik temelli ayrıcalıklar uğruna bencil çabaları üzerine kurulmayacak; işçi sınıfının genel özgürleştirici özlemlerine dayanacaktır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu tarihsel 1 Mayıs’ta, Karl Marx’ın 200. doğum yıldönümünde, şunu gururla ilan eder: Troçkizm, 21. yüzyılın Marksizmidir! Dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerimizi, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin yüz binlerce okurunu saflarımıza katılmaya çağırıyoruz. Dördüncü Enternasyonal’in yeni şubelerini inşa edin! İşçi sınıfının zaferi; gerçek sosyalist uluslararası dayanışma ilkeleri ve tüm insanlığın eşitliği üzerine kurulu yeni ve gerçekten insana yaraşır bir toplumun kurulması uğruna mücadeleye katılın!

6 Mayıs 2018

İngilizce özgün metin