15 Temmuz darbe girişiminin birinci yılı: Siyasi bir değerlendirme

15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminin birinci yıldönümüne “15 Temmuz Şehitleri Anma, Demokrasi ve Milli Birlik Günü Etkinlikleri” damgasını vururken, İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı genelgedeki ifadeyle “Cumhurbaşkanlığımızın belirlediği süreyle Demokrasi Nöbetleri” tutulacak. İktidar yanlısı ya da muhalif tüm medya organları darbe girişimine ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler ve yorumlar yayınlarken, siyasi partiler 15 Temmuz darbe girişimini bir kez daha kınıyorlar.

Bununla birlikte, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin yorumlar ve açıklamalar, siyaset kurumuna ve medyaya egemen olan ana eğilimin sözümona “demokrasinin savunusu ekseninde birleşme” değil; giderek tırmanan çatışma olduğunu gözler önüne sermektedir.

Darbe girişiminin 250 kişinin öldüğü ve 2.000’den fazla insanın yaralandığı kitlesel bir direniş eliyle yenilgiye uğratılmasının ardından ilan ettiği olağanüstü hal altında yalnızca darbecileri değil ama burjuva rakipleri dahil bir bütün olarak muhalefeti yoğun bir baskı altına alan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, çoğu kamu görevlisi 100 binden fazla insanı işten çıkardı, 50 binden fazlasını tutukladı. Yüzlerce şirketin, eğitim kurumunun, derneğin, sendikanın, gazetenin ve televizyon kanalının kapatıldığı ya da el değiştirdiği bu süreçte, Halkların Demokratik Partisi’nin, eş başkanlarını da kapsayan 13 milletvekili ve binlerce kadrosu hapse atıldı.

AKP iktidarının hukuk tanımazlığı, bir diğer yalın ifadesini, 16 Nisan anayasa referandumundaki yaygın usulsüzlüklerde ve bunlara yönelik itirazların yüksek yargı tarafından reddedilmesinde buldu. Cumhurbaşkanı (artık, aynı zamanda AKP’nin Genel Başkanı) Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki “evet” cephesinin yoğun baskılara ve açık yolsuzluklara rağmen kıl payı elde ettiği resmi başarı, AKP’nin savaş ve diktatörlük yönelimine karşı işçi sınıfı ve gençlik içindeki kabaran öfkenin göstergesiydi.

Bu öfke, son ifadesini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Ankara’dan başlattığı “Adalet yürüyüşü”nün 25. gününde, geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Maltepe’de düzenlediği ve iki milyon dolayında insanın katıldığı mitingde buldu. Bu güçlü savaş ve diktatörlük karşıtı gösteri, CHP yönetimi sayesinde değil; özünde ona rağmen gerçekleşmişti. Çok sayıda sahte sol partinin ve grubun, Kürt milliyetçilerinin kuyruğunda geçirdiği yılların ardından yeniden “solcu” olarak pazarlamaya soyunduğu CHP’nin tek “başarı”sı, Marksist bir perspektiften ve önderlikten yoksun savaş ve diktatörlük karşıtı işçi sınıfı – gençlik muhalefetini emperyalist sistem sınırları içinde tutmaya yönelik faydacılığıdır.

Geleneksel olarak Kemalist asker-sivil bürokrasinin ve egemen sınıfın Batı yanlısı kesimlerinin sözcüsü olan CHP’nin sicili, onun, işçi sınıfına ve Kürtlere yönelik en azgın saldırıların, askeri darbelerin ve emperyalist müdahalelerin başlıca suç ortağı olduğunu gözler önüne sermektedir. Onun “Adalet Yürüyüşü”nde ve mitinginde kendi bayrak ve flamaları dahil, “adalet” yazılı pankartların ve Atatürk posterlerinin dışında her türlü propaganda malzemesinin kullanılmasını yasaklaması, bu baskıcı ve militarist sicili unutturmaya yönelik bir girişimdi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın ve iktidar sözcüleri ile yandaş medyanın “Adalet Yürüyüşü”ne yönelik tepkisi, zaman zaman tehdit unsurları içerse de, asıl olarak onu yok saymak ve küçümsemek olmuştu. Ancak Maltepe mitinginde toplanan büyük kitle durumu değiştirdi ve Erdoğan, CHP Genel Başkanı’na, “sokağa çıkamaz hale gelirsin” tehdidinde bulundu. Burada tehdit edilen, Kılıçdaroğlu değil; işçi sınıfı ve gençlik içinde iktidarın diktatörlük ve militarizm yönelimine karşı yükselen toplumsal muhalefettir.

İşçi sınıfının ve gençliğin, AKP iktidarının 15 Temmuz darbe girişiminin yenilgiye uğratılmasının ardından giderek pervasızlaşan savaş ve diktatörlük gündemine başarıyla karşı koyabilmesi için, tüm burjuva siyaset kurumundan ve onların sahte solcu uzantılarından bağımsız, enternasyonalist sosyalist bir perspektife sahip olması gerekiyor. Bu, öncelikle, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin her türlü öznel ve ulusallıkla malul dar görüşlü yaklaşımdan uzak durulması ve onun uluslararası nesnel dinamiklerinin ortaya konması demektir.

Aradan geçen bir yıl içinde, 15 Temmuz darbe girişiminin kimi medya uzmanları tarafından uzun süre iddia ettikleri gibi, Ağustos 2016’daki Yüksek Askeri Şura'da tasfiye edilme korkusu yaşayan subayların gerçekleştirdiği “çılgınca bir intihar eylemi” ya da çaresizce yapılmış “son bir hamle” olmadığı açığa çıkmış durumda.

CHP’nin ortaya attığı ve sahte solcuların coşkuyla sarıldığı “kontrollü darbe” iddiasına gelince; kısmi değişikliklerle hala ileri sürülen bu iddia, emperyalist sistemi aklamaya ve toplumsal muhalefeti egemen sınıfın NATO-AB yanlısı kesimlerine yedekleyerek düzen sınırları içinde tutmaya yönelik bir propagandadır. Dahası, bu propaganda, Cumhurbaşkanı ve AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan’ın diktatörlük yönelimini engellemek şöyle dursun, Türkiye’de daha önce gerçekleştirilmiş darbelerden ağır zararı görmüş olan işçi sınıfının ve gençliğin önemli bir kesiminin, “demokrasi adına” AKP’ye yedeklenmesine hizmet etmiştir.

Başta Washington ve Berlin olmak üzere emperyalist başkentlerin 15 Temmuz darbesi sırasındaki ve sonrasındaki tutumları, Ankara’nın NATO müttefiklerinin, düzeyi kesin olmamakla birlikte, 15 Temmuz darbe girişiminde parmakları olduğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Darbe girişiminin en önemli merkezlerinden biri, aynı zamanda ABD hava kuvvetlerine ev sahipliği yapan İncirlik üssüydü. Rusya ve İran darbe girişimini kesin bir dille kınar ve Erdoğan ile dayanışma mesajları yayınlarken, Ankara’nın NATO’daki en büyük müttefikleri olan ABD ile Almanya, onun başarısızlığa uğradığı kesinleşene kadar hiçbir açıklama yapmadı. Onların sonradan yaptıkları “dayanışma” açıklamaları ise oldukça ikircikli; hatta eleştireldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray, John Kerry’nin “Türkiye’de istikrar, barış ve devamlılık” umudunu ifade ettiği ilk açıklamasını izleyen sonraki açıklamalarda, “demokrasi ve insan hakları” konularındaki kaygılarını ifade ettiler. Dönemin Obama yönetimi ve Trump, Ankara’nın ısrarlı taleplerine karşın, darbenin arkasında olmakla suçlanan Fethullah Gülen'in iadesine karşı çıkıyor.

Almanya'nın tavrı da farklı değildi. Başbakan Angela Merkel’in darbeyi resmen kınaması için de onun kesin yenilgisini beklemek gerekti. Bu arada, Alman medyası ve çok sayıda burjuva politikacı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı anayasaya aykırı önlemler almaması konusunda uyarıyordu. Eleştiri oklarının Erdoğan üzerinde odaklanmasına, darbeye bulaşmış olan yüzlerce subaya ve bürokrata AB ülkelerinde sığınma hakkı tanınması eşlik etti.

Başta Almanya, Avusturya ve Hollanda olmak üzere önemli AB ülkelerinin 16 Nisan referandumu kampanyasında AKP iktidarının bakanlarına uyguladığı gerici toplantı yasakları ile birlikte iyice tırmanan gerilim, Erdoğan’ın demagojik bir “Batı/emperyalizm karşıtı” söylem eşliğinde, milliyetçi duyarlılıklara seslenmesini ve “hayır” kampanyasını “Batı/emperyalizm işbirlikçiliği” olarak yaftalamasını kolaylaştırdı. Bu yafta, CHP ile HDP’nin başını çektiği ve Avrupalı emperyalist hükümetlerin taleplerini yineleyen ve onlarla aynı savları ileri süren burjuva “hayır” kampanyası için kuşkusuz geçerliydi (hala geçerli).

Kılıçdaroğlu’nun Maltepe mitinginde yinelediği, “yüzünü insan haklarına, hukuk devletine, adalete önem veren milletler ailesine [yani NATO’ya ve AB’ye] dönmüş” bir hükümet talebi, özünde, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında yatan temel dürtüydü. Ancak bu dürtünün, demokrasi ya da insan hakları ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun, “insan haklarına, hukuk devletine, adalete önem veren milletler ailesi” olarak övdüğü NATO ittifakının en güçlü üyesi olan ABD, ekonomik alanda yitirdiği dünya egemenliğini askeri yollarla yeniden elde etme çabası içinde, insanlığı bir üçüncü dünya savaşına sürükleme tehdidi yaratacak şekilde bir savaştan diğerine koşar ve içeride polis devleti aygıtını güçlendirirken hiçbir yasa tanımıyor.

NATO’nun büyük emperyalist güçleri, yalnızca milyonlarca insanın yaşamına ve toplumların yıkımına yol açan savaşlara girişmekle kalmıyor; aynı zamanda, çıkarlarının önünde engel oluşturan hükümetlere karşı darbeler düzenliyorlar. ABD ve Avrupalı emperyalist müttefikleri, en son, Temmuz 2013’te Mısır'ın seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi deviren askeri darbeyi desteklemiş; 2014'te ise AB ile ortaklık anlaşmasını imzalamayan Ukrayna’daki Yanukoviç yönetimine karşı, başını faşistlerin çektiği bir darbe düzenlemişlerdi.

Mali oligarşi, küresel egemenliğinin önünde engel oluşturacağı varsayılan odaklara yönelik benzeri operasyonları, bizzat emperyalist ülkelerde de uyguluyor. Britanya’da, generaller, kısa süre önce, İşçi Partisi başkanı Jeremy Corbyn'in başbakan olması durumunda “başkaldırı” tehdidinde bulundular (Corbyn, bundan bir süre sonra, Britanya’nın nükleer silah programını yenileme hedefine bağlılığını ifade etti). Fransa’da, Paris’te 13 Kasım 2015’de düzenlenen ve 130 kişinin ölümüne yol açan terör saldırılarının ardından ilan edilen olağanüstü hal hala devam ederken, ordusunu hızla güçlendiren Almanya’daki polis devleti inşası büyük bir hız kazanmış durumda. En önemlisi, bu Avrupalı emperyalistler, kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda, ABD’nin giriştiği tüm savaşların başlıca suç ortaklarıdır.

Türkiye’de daha önce düzenlenen tüm askeri darbeleri desteklemiş olan bu “insan haklarına, hukuk devletine, adalete önem veren” devletler, 2000’li yılların kabaca ilk on yılına damgasını vuran bir balayının ardından, Ankara ile derinleşen bir çatışmaya sürüklendiler. Bu çatışmanın odağında da Suriye’deki rejim değişikliği savaşı yatıyordu. AKP iktidarı, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesine yönelik rejim değişikliği savaşında, İslamcı vekil güçlerin kullanılmasında ısrar ederken, ABD ile Avrupalı müttefikleri, yüzlerini, Ankara’nın bağımsız bir Kürt devletinin inşası korkusunu körükleyecek şekilde, Kürt milliyetçilerine dönmüşlerdi.

NATO’daki emperyalist müttefiklerinin, Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetiminin askeri darbeyle devrilmesini açıkça desteklemesinin ardından Suriye’de yaşanan bu anlaşmazlık Erdoğan’ın NATO ittifakından ve AB’den uzaklaşmasını hızlandırdı. Stratejik önemde bir NATO üyesi olarak Ankara’nın sürekli daha fazla Rusya ile Çin’e yakınlaşması, Erdoğan’ı “ikna etme” olasılığını azaltırken, ondan kurtulma hesaplarını ön plana çıkarmıştı.

Özetle, 15 Temmuz darbe girişimi, basitçe, iktidar partisi içindeki iki önder (Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan) arasında, iktidar hırsından kaynaklanan bir kavganın değil; NATO’nun önemli bir üyesi olan Ankara’nın dış politikasında yaşanan bu eksen kaymasının sonucuydu.

Bu eksen kayması, yalnızca AKP’nin kurulmasında ve iktidara gelmesinde önemli bir rol oynayan “Hizmet Hareketi” ile Erdoğan önderliğindeki hizip arasındaki mücadeleyi tetiklemekle kalmadı; bir bütün olarak Türkiye egemen sınıfı içinde ve onun siyasi temsilcileri içinde de bir tür “eksen kayması”na yol açtı.

İlk iki iktidar döneminde ulusalcı generallere ve üst düzey bürokratlara karşı sözde “demokrasi” mücadelesinde AKP’ye coşkulu destek sunmuş olan TÜSİAD ve ABD-AB destekli milliyetçi Kürt hareketi hızla Erdoğan karşıtı bir konum edinirken, Ergenekon ve Balyoz davalarında tasfiye edilen ulusalcı generaller ve MHP onun başlıca destekleyicisi haline geldiler. Bu arada CHP, Kılıçdaroğlu önderliğinde, AKP’nin ilk iki iktidar döneminde üstlenmiş olduğu NATO-AB savunucusu rolünü ondan kapmaya soyundu.

Düzen partilerinin hiçbiri,  uluslararası savaş ve diktatörlük yönelimine karşı değildir. NATO’nun ve ABD emperyalizminin bütün savaşlarına asker göndermiş olan AKP iktidarı, Batılı müttefiklerininkilerden farklı ve onlarla çelişen amaçlarla da olsa Suriye’de gerici, saldırgan bir savaş sürdürüyor. Bu savaş, AKP’yi Kürt milliyetçilerine karşı yeterince sert olmamakla eleştiren ve TBMM’de sınır ötesi operasyonlara yetki veren tezkereye “evet” oyu veren CHP tarafından da açıkça destekleniyor.

Suriye’yi yıkıma uğratan ve milyonlarca insanı yerlerini yurtlarını terk etmeye zorlayan savaşın bir diğer destekleyicisi olan HDP ise, ABD emperyalizminin finanse ettiği, silahlandırdığı, eğittiği ve “danışmanlık yaptığı” Suriye Demokratik Güçleri’ni “demokrasi” ve “özgürlük” savaşçısı ilan ediyor.

Özetle CHP, en son 10 Temmuz 2017 tarihli perspektif yazısında belirtmiş olduğumuz gibi,

Cumhurbaşkanı Erdoğan önderliğindeki AKP iktidarının “terör”, “darbe tehlikesi” ve “bölünme” gibi “güvenlik” eksenli argümanlarla pazarlamaya çalıştığı savaş ve diktatörlük gündemini, “insan hakları”, “demokrasi” ve “adalet” kavramlarıyla maskelemektedir.

Uluslararası savaş yönelimini ve militarizmin tırmanmasını destekleyen düzen partilerinin, bunun kaçınılmaz ürünü olan diktatörlük eğilimine karşı çıkması mümkün değildir. Bu yüzden, CHP “terörle mücadele”de ve “dokunulmazlıkların kaldırılması”nda; HDP ise sözde “barış süreci”nde, her durumda işçi sınıfını ve gençliği hedefleyecek olan bir polis devletinin inşasını desteklemişlerdir.

İçinde bulunduğumuz küresel istikrarsızlık ve kriz ortamı, egemen sınıfın rakip kesimleri arasındaki çatışmaları sertleştirirken, işçi sınıfını toplumsal eşitsizliğe, işsizliğe, yoksulluğa, militarizme ve savaşa karşı mücadeleye itecektir. Bu mücadelelerin devlet terörü eliyle bastırılması konusunda, egemen sınıfın tüm kesimleri hemfikir. Dahası onlar, işçi sınıfından gelebilecek, mevcut sömürü ve kar düzenini tehdit etme potansiyeli taşıyan her türlü bağımsız hareketin ezilmesi konusunda orta sınıfların hem sağcı hem de sahte solcu temsilcilerinin de desteğine sahipler.

Nasıl ki egemen sınıflar ve onların sahte solcu destekleyicileri savaş ve diktatörlük yönelimlerini küresel düzeyde koordine ediyorlarsa, işçi sınıfının da savaş ve diktatörlük yönelimine karşı mücadelesini, aynı biçimde uluslararası ölçekte örgütlemesi gerekir. Bu, sermayenin uluslararası savaş ve diktatörlük yönelimine karşı, enternasyonalist sosyalist bir perspektif üzerine kurulu yeni bir devrimci işçi sınıfı hareketinin ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasını gerektirmektedir.