AKP hükümeti savaş karşıtı muhalefet üzerindeki baskıyı artırıyor

15 Temmuz darbe girişimi sonrası OHAL rejimi ile her fırsatta muhalefeti ezen AKP hükümeti, Afrin operasyonu bağlamında yaratılan militarist ve milliyetçi atmosferden yararlanarak, savaş karşıtı toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik operasyonları artırdı.

HDP’nin 11 Şubat’ta Ankara’da gerçekleştirdiği 3. Büyük Olağan Kongre öncesindeki hafta boyunca bu partinin üyelerine yönelik gözaltı operasyonları yürütüldü. Son olarak 9 Şubat günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturmada HDK’nin Eş Sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, SYKP Eş Genel Başkanı Ahmet Kaya, ESP Genel Başkan Vekili ve Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM) Sözcüsü Fadime Çelebi, Devrimci Parti Genel Başkanı Musa Piroğlu, Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) Eş Sözcüsü Kezban Konukçu, Yeşil Sol Parti Eş Sözcüleri Naci Sönmez ve Eylem Tuncaelli ve HDP PM üyesi Orhan Çelebi gözaltına alındı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Afrin operasyonuna yönelik muhalefeti “terörist faaliyet” olarak değerlendirdiği soruşturma kapsamında “PKK/KCK üyesi 17 kişi hakkında gözaltı kararı verilmiş olup, Emniyet ve Jandarma görevlilerimiz tarafından bu sabah itibaren operasyon başlatılmıştır” diyordu. HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay hakkında da gözaltı kararı verilen bu soruşturma, egemen sınıfın ve AKP iktidarının kendi burjuva hukukunu ayaklar altına almasının son örneğidir.  

Muhalefete yönelik hukuk dışı baskılar bunlarla sınırlı değil. Amasya Üniversitesi öğrencisi ve Türkiye Komünist Hareketi’nin üyesi Helin Nigit ile 2014 yerel seçimlerinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) Sakarya Büyükşehir Belediyesi Başkanı adayı olduğu belirtilen HTKP üyesi Eray Diriarın sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklandı. Nigit’in tutuklanma gerekçesi “cumhurbaşkanına hakaret”, Diriarın’ınki ise “terör örgütü propagandası yapmak.”

Hükümetin operasyonları sadece sol muhalefeti değil; onun arkasında hizaya geçmeyen İslamcıları da hedef aldı. Furkan Vakfı’na yönelik operasyonda, vakıf başkanı Alpaslan Kuytul ile birlikte 4 kişi tutuklanırken, 6 şüpheli hakkında ev hapsi ve yurt dışı yasağı kararı verildi. 17 şüpheli ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Tutuklamaların gerekçesi olarak cumhurbaşkanına hakaret ve FETÖ/PDY’nin darbe girişimini destekleme gösterilse de, esas neden Kuytul’un Afrin operasyonunu ve hükümetin Suriye politikalarını eleştiren açıklamalarıydı.

AKP iktidarı, Afrin operasyonunun başlatılmasının ardından, özellikle “Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.” uyarısında bulunulan Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) açıklamasının ardından, tüm savaş ve diktatörlük karşıtlarına yönelik tırmanan bir cadı avı başlatmıştı. İçişleri Bakanlığı’nın 12 Şubat’ta yaptığı açıklamada “Zeytin Dalı Harekatına yönelik harekat başlangıcından itibaren sosyal medyadan terör propagandası yapan 474 şahıs ile protesto eylemlerine katılan 192 şahıs olmak üzere toplam 666 şahıs gözaltına alınmıştır” denildi.

En üst düzey devlet ve hükümet yetkililerinin körüklediği bu cadı avının faşist Milliyetçi Hareket Partisi tarafından destekleniyor olmasında, elbette şaşırtıcı bir yan bulunmuyor. Başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere, sözde “demokrat” ve “liberal” geçinen burjuva muhalefete gelince; onların hepsi, estirilen Türk milliyetçisi histeriye şu ya da bu biçimde katılmış durumdalar.

Bu gözaltılar, tutuklamalar ve demokratik haklara yönelik saldırılar, Türkiye egemen sınıfının ve AKP iktidarının diktatörlük yöneliminin bir parçasıdır. 15 Temmuz darbe girişiminin kitleler eliyle yenilgiye uğratılmasının ardından ilan edilen olağanüstü hal altında hız kazanan bu süreçte, binlerce işçi, genç, öğrenci ve aydın “darbeci” oldukları gerekçesiyle tutuklanmıştı.

Ancak muhalif aydınlara, politikacılara, işçilere ve gençlere yönelik “darbe” gerekçeli o saldırı dalgası,  AKP iktidarına yönelik toplumsal muhalefeti susturamadı. Tersine, tüm baskılara ve burjuva muhalefetin ikiyüzlü manevralarına rağmen, özellikle işçi sınıfı içindeki toplumsal hoşnutsuzluk alttan alta birikmeye devam ediyor.

Türk ordusunun, ABD ile kısa vadeli ne tür bir uzlaşma sağlanırsa sağlansın, kesinlikle Afrin harekatı ile sınırlı kalmayacak olan askeri müdahalesi, egemen sınıfa ve AKP iktidarına, artan yoksulluğa, işsizliğe, kötüleşen çalışma koşullarına ve baskılara yönelik toplumsal muhalefeti gerçek hedefinden saptırmak ve ezmek için gerekli militarist milliyetçi ortamı sağlamış durumda. Resmi burjuva siyaset kurumunun tüm bileşenleri, medya, üniversiteler ve sendikalar, bu savaş ve diktatörlük yöneliminin ardında hizaya geçmiştir.

Bu koşullar altında, Suriye’de ve genel olarak Ortadoğu’da tırmanmakta olan militarizme ve ona eşlik eden milliyetçi kabarışa karşı mücadele, bu uluslararası savaş-diktatörlük yönelimin bedelini işlerini, aşlarını, gençlerini ve demokratik haklarını kaybederek ödeyen işçi sınıfı için yaşamsal önem taşımaktadır.

ABD’nin 2011’de, Beşar Esad yönetimini devirerek yerine daha uysal, Washington’ın kuklası olacak bir yönetimi getirmek için başlattığı Suriye’deki rejim değişikliği operasyonu, en az 500.000 ölüme, 5 milyon sığınmacının yaratılmasına ve 6 milyon kişinin yerinden yurdundan edilmesine yol açtı.

Yıllardır çeşitli İslamcı ve Kürt milliyetçisi vekiller üzerinden yürütülen bu savaş, ABD ve Rusya ile İran, Türkiye, İsrail gibi bölge ülkelerini de içine çekerek, daha kapsamlı bir savaşa doğru evriliyor. ABD’nin Rus askeri danışmanların ve İranlı milis güçlerin de yer aldığı Suriye rejim güçlerine yönelik saldırısı, Türkiye’nin Afrin operasyonu, İsrail’in Suriye’yi bombalaması ve bir ya da birkaç uçağının Suriye tarafından düşürülmesi bunun işaretleridir.

Gittikçe I. Dünya Savaşı öncesi Balkanlar'a benzeyen Ortadoğu, emperyalistler arasında dünya genelinde artan çelişkilerin başlıca patlama noktası haline gelmiş durumda. Irak’ta, Libya’da, Yemen’de ve Suriye’de yaşanan toplumsal trajedinin çok daha ağır sonuçlarıyla birlikte bir dünya savaşına dönüşecek şekilde Türkiye’ye ve tüm bölgeye yayılması tehlikesine karşı mücadele, kendisini sosyalist ya da ilerici olarak tanımlayan herkesin başlıca görevi olmalıdır.

Muhtemelen insanlığın yazgısını belirleyecek olan bu görev, mülk sahibi sınıfların muhalif kesimlerinin siyasi temsilcilerine ya da Ortadoğu’nun yağmasında birbirine rakip olan emperyalist devletlere “barışçıl” çağrılar yaparak yerine getirilemez. Çünkü bu güçlerin tamamı, savaşların ve baskıların kaynağı olan emperyalist kapitalist sistemin savunucularıdır. Onlar, yağmacı savaşlara, sömürüye ve baskılara son vermek için değil; Ortadoğu ve dünya kaynaklarının emperyalist yağmasından ve uluslararası işçi sınıfının kapitalist sömürüsünden daha fazla pay kapmak için mücadele ediyorlar.

Savaş ve diktatörlük karşıtı hareket, bunların kaynağı olan kapitalist sisteme karşı enternasyonalist sosyalist bir perspektif temelinde; savaşlara nihai olarak son verebilecek tek toplumsal güç olan uluslararası işçi sınıfı ekseninde yükselmelidir. Türkiyeli ve Ortadoğulu işçilerin bu mücadeledeki müttefikleri, başta emperyalist ülkelerdekiler olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki sınıf kardeşleridir.

Nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının bu eğilimi durduramaması durumunda, insanların, yalnızca emperyalizmin ve onun hizmetindeki yerel egemen sınıfların çıkarlarına hizmet edecek şekilde, etnik, kültürel, dinsel, mezhepsel vb. kimlik politikaları temelinde birbirini boğazladığı bir toplumsal felaket kaçınılmaz olacaktır.

Ortadoğulu işçiler ve gençlik, emperyalistlerin ve yerel egemen sınıfların bölgeyi yeniden paylaşma girişiminin ifadesi olan savaşlara, yüzyılı aşkın süre önce yine emperyalistler tarafından çizilmiş olan yapay sınırları savunarak ya da onlara yenilerini ekleyerek değil; emekçileri birbirinden koparan bütün sınırları ortadan kaldırma uğruna mücadele ederek yanıt vermelidirler.

Bu, Amerika ve Avrupa işçi sınıfı ile birlikte, savaşa karşı ve dünya sosyalizmi uğruna mücadelenin bir parçası olarak inşa edilecek Ortadoğu Sosyalist Federasyonu demektir.