Artan protestolar ve iş bırakma eylemleri toplumsal bir patlamanın habercileridir

12 Ocak Cuma günü Ankara’da bir işçinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) önünde “Geçinemiyorum” diyerek kendini yakması, iktidar politikacılarının ve onların emrindeki medyanın çizmeye çalıştığı yalan ve sahtekarlık üzerine kurulu toz pembe tabloyu paramparça eden ve bardağın taşmak üzere olduğunu simgeleyen bir eylemdir.

Polisin müdahalesinin ardından hastaneye kaldırılan Sıtkı Aydın, bu gerçekliğin farkında olan burjuva medyası tarafından “provokatör” ilan edilmeye verdiği yanıtta, üyesi olduğu AKP’li bir milletvekili ile görüşmek istediğini ancak görevliler tarafından darp edildiğini, ardından da kendini ateşe verdiğini belirtti.

Aydın’ın “provokatörlük” suçlamasına yanıt olarak yedi yıldır AKP üyesi olduğunu ve 15 Temmuz darbe girişimine karşı sokağa çıktığını belirtmesi, bir bütün olarak işçi sınıfı içinde artan toplumsal öfkenin apaçık bir ifadesidir. İktidar ve yandaşları, bu gerçeği gizleme ve bastırma çabası içinde, artık bir insanın “provokasyon” amacıyla kendini yakabileceğini bile iddia edebilmektedir. Mevcut koşullarda, bu işçi “yerli ve milli” bir savcı tarafından “FETÖ üyesi” ya da “CIA ajanı” olmakla suçlanıp tutuklanırsa hiç kimse şaşırmamalı.

Hükümetin ve emrindeki medyanın bu saldırganlığının nedeni, onların, bu eylemin tıpkı “Arap Baharı”nı başlatan Tunus’ta olduğu gibi bir kıvılcım işlevi görebileceğinin farkında olmasıdır. Bu saldırganlık, patlamanın eşiğindeki toplumsal huzursuzluğun açık bir ifadesidir.

39 yaşındaki bu işçinin geçim sıkıntısından bir çıkış yolu görememesi ve kendini yakmaya kalkışması, ne bireysel bir sorundur ne de Türkiye ile sınırlıdır.

Aydın’ın kendisini yakmasından birkaç gün önce, İSKİ’de çalışan yüzlerce taşeron işçisi, “herkese kadro” yalanıyla pazarlanan ve KHK ile yürürlüğe konan yeni kadro düzenlemesinin ardından kadroya geçirilmemelerini protesto etmek üzere 3 günlük iş bırakma eylemi başlatmıştı. Yine, Artvin’deki Eti Bakır madenlerinde çalışan yüzlerce işçi ücretlerin arttırılması ve koşulların iyileştirilmesi talebiyle fiilen greve çıkmıştı. Önceki aylarda TTK madenlerinin ve Şişecam fabrikasının yanı sıra çeşitli fabrikalarda gerçekleşen kısa süreli iş bırakma ve işgal eylemleri de işçi sınıfı içinde alttan alta gelişen mücadele dinamiklerinin açık örnekleriydi.

Bunlara, metal sektöründe uyuşmazlık sürecine giren MESS grup toplu iş sözleşmesine bağlı olarak fabrikalarda yapılan eylemler de eklenmelidir. Çoğu yerde şirketlerin polis çağırdığı ve mesai saatleri dışında yapılan bu eylemler, görünüşte sendikaların önderliğinde düzenleniyor. Ancak Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikalarının bu eylemlerdeki asıl rolü, birçok işçinin de farkında olduğu gibi, işçilerin öfkesini yatıştırmaktan ve bir satış sözleşmesinin yolunu açmaktan ibarettir. Olası bir grev kararına hükümetin koyacağı yasağı daha önce de olduğu gibi memnuniyetle karşılayacak olan sendika bürokratları, 2015’teki metal grevleri gibi bir patlamanın önüne geçmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Milyonlarca işçinin ve ailesinin zaten berbat durumda olan yaşam koşulları, hükümetin savaş bütçesi ve patronlara teşvik programlarıyla şiddetlenen toplumsal saldırı eliyle daha da katlanılmaz bir hal alırken, işçilerin protestoları, şimdilik birbirinden yalıtılmış tekil eylemler biçiminde ve sendikaların denetiminde olsalar da, sınıf mücadelelerinde yeni bir kabarmanın ifadeleridir.

İşçi sınıfının mücadelesindeki bu yükselme eğilimi uluslararası bir olgudur. Aralık ayı sonunda Romanya’daki Ford işçileri şirket-sendika işbirliğine karşı iş bırakırken, Hindistan’dan İsrail’e, Yunanistan’dan Almanya’ya ve Britanya’ya kadar birçok ülkede işçi sınıfının grev ve direnişlerinde artışa tanık olunuyor.

2018 dünyasının habercileri olarak, toplumsal patlamanın son açık örneklerini İran’da ve Tunus’ta görüyoruz. Her iki ülkede de yoksul işçiler ve gençler hükümetlerin kemer sıkma programlarına, kitlesel işsizliğe, yoksulluğa, siyasi baskılara karşı sokaklara döküldüler.

Özellikle İran’da, AKP iktidarının temsilcilerinin hareketi şiddetle bastırma konusunda molla rejimine sundukları açık destek anlamlıdır. İranlı yöneticiler ile birlikte kitlesel protestoları “emperyalizmin kışkırtması” olarak damgalayan Ankara’daki yetkililer ve onların emrindeki medya, böylece, Türkiye işçi sınıfının ağır sömürüye ve baskılara karşı patlayacak olan mücadelesine vereceği tepkiyi önceden ilan etmektedir.

Egemen sınıf ve siyasi temsilcileri, yaklaşan toplumsal patlamanın başını çekecek olan işçileri “milli birliğe zarar veren ajan provokatörler” olarak damgalayacak; polisi ve faşist çeteleri onlara karşı harekete geçirecek; medya ise geniş işçi kitlelerini “bu oyuna gelmemeye” çağıracak.

Oysa, egemenleri korkuyla titreten toplumsal bir patlamanın, birkaç “casus” ya da “provokatör” eliyle yaratılamayacak kadar derin ve nesnel kökleri bulunuyor.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North’un belirtmiş olduğu gibi:

2018 yılı (Marx’ın doğumunun 200. yıldönümü), her şeyden önce, tüm dünyada, toplumsal gerilimlerde devasa bir yoğunlaşma ve sınıf çatışmasında bir tırmanma eliyle karakterize edilecek. Onlarca yıldır, özellikle de Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağıtılmasından bu yana, işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı direnişi bastırıldı. Ancak kapitalist sistemin temel çelişkileri (küresel ölçekte birbirine bağlı bir ekonomi ile zamanını doldurmuş burjuva ulus devlet sistemi; milyarlarca insanın emeğini kapsayan dünya çapında bir toplumsal üretim ağı ile üretim araçlarının özel mülkiyeti ve toplumun temel gereksinimleri ile bencil bireysel kapitalist para kazanma çıkarları arasındaki çelişkiler), artık hızla kapitalizme yönelik kitlesel işçi sınıfı muhalefetinin daha fazla bastırılmasının mümkün olmadığı bir noktaya yaklaşıyor.

Dünyanın en eşitsiz bölgesi olan Ortadoğu’da, dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri olan Türkiye’de, egemenlerin savaş ve diktatörlük yöneliminin başlıca amacı, sonucunun ne olacağı bilinmeyen bir işçi sınıfı hareketini daha başlamadan bitirmek; bu olmadığında, her yolla bastırmaktır.

Bu bağlamda, AKP hükümetinin Suriye’ye yönelik eli kulağındaki yeni kara harekatı, aynı zamanda, içerideki artan sınıfsal gerilimleri bastırmanın ve dışarıya yöneltmenin bir aracı işlevi görecektir. AKP iktidarı ve egemen sınıf, Suriye’de girişeceği ve yoğun bir şoven milliyetçi propaganda dalgasının eşlik edeceği savaşı, işçilerin ve gençliğin dikkatini gerçek toplumsal sınıfsal sorunlardan uzaklaştırmak için kullanmanın hesabı içindedir.

Uluslararası bir olgu olarak yükselme eğilimine giren işçi hareketleri, işçi sınıfını kapitalizme karşı devrimci mücadeleye iten nesnel koşulların son derecede olgunlaşmış ve işçilerin hem Türkiye’de hem de uluslararası ölçekte mücadeleye hazır olduğunu göstermektedir.

Ancak bu durum, özellikle Mısır devriminin kanlı bir şekilde ezilmesi örneğinde gördüğümüz gibi, öznel bilinç ve önderlik sorununu otomatik bir şekilde çözmemektedir. Emperyalist kapitalist sistemin herhangi bir şekilde iyileştirilmesinin (toplumsal reformların) olanaksızlığı ve toplumsal devrimin kaçınılmazlığı her zamankinden daha açık bir şekilde gözler önüne serilirken, bu nesnel koşullar ile kitlelerin siyasi bilinci arasında hala çok büyük bir uyumsuzluk söz konusudur.

Troçki’nin, 1938 yılında, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş programında ifade ettiği gibi, insanlığın sorunu, özünde işçi sınıfının devrimci önderlik sorunu olmaya devam etmektedir. Bu sorunun çözülmesi, yani işçi sınıfının burjuva ve küçük burjuva partilerden bağımsız ve onlara düşman bir program ve perspektif temelinde örgütlenmesi, emperyalist sistemin ağır bir kriz içinde olduğu ve geniş emekçi kitlelerin hızla mücadeleye sürüklendiği günümüz koşullarında çok daha büyük bir önem kazanmıştır.

Bu görevin yerine getirilememesi durumunda, kaçınılmaz olarak, her ülkede mali oligarşinin açık diktatörlüğü ve nihayetinde yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesi, bir olasılık olmaktan çıkıp gerçeklik haline gelecektir.

Egemen sınıfın savaş ve diktatörlük yönelimine ve işçi sınıfının uluslararası ölçekte artan direnişine verilmesi gereken yanıt, 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden ve tarihteki ilk işçi devletini kuran Bolşevik geleneğin canlandırılmasıdır. Bu, Türkiyeli işçiler ve gençler için, bu geleneğin dünyadaki tek sürdürücüsü olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubesi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasına katılmak ve sosyalist devrime hazırlanmak demektir.