Asgari ücret tartışmaları ve sosyalist perspektif

Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun ilk toplantısı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda yapıldı. Toplantıda işçi tarafını Türk-İş, işveren tarafını ise Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) temsil ederken, toplantıya, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun “İşçi ve işverenden fedakarlık bekliyoruz” açıklaması damgasını vurdu. Siyasi iktidara muhalif sendikalar ile onların sahte solcu danışmanları ve propagandacıları da, sürece “eleştirel” biçimde dahil oldu.

Yasa gereği, asgari ücret, işçi, işveren ve devlet temsilcisi olmak üzere 5’er kişiden oluşan toplam 15 kişilik Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirleniyor. Bu komisyonda, sözde işçi tarafını en fazla üyeye sahip konfederasyon olduğu için Türk-İş temsil ediyor. Patronlar adına ise masaya TİSK oturuyor.

Komisyon, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndaki bu ilk toplantısının ardından, biri işçi sendikasının diğeri ise patron sendikasının ev sahipliğinde birer toplantı daha yaptıktan sonra, son toplantı için yeniden bakanlıkta bir araya gelecek.

Bakanlığın belirlediği 5 üyeden birinin başkanlık ettiği komisyon, en az 10 üyenin katılımıyla toplanıp oy çokluğuyla karar veriyor. Oyların eşitliği halinde, başkanın bulunduğu tarafın çoğunluğu sağladığı kabul edilerek karar alınıyor.

Bakan Sarıeroğlu, işçi sınıfının gerçekte temsil edilmediği komisyon toplantısı öncesinde, kendisinden daha önceki tüm bakanlar gibi kameraların karşısına çıktı ve alışıldık hikayeyi yineledi. O, “hükümet olarak görevlerinin hem işçi hem işveren tarafından meseleye bakarak en doğru sonucun hayata geçirilmesine garantörlük” olduğunu söyledi ve hedeflerinin “emekçilerimizin hak kaybına uğramamasını sağlarken, işverenlerimizin de piyasa koşulları karşısında rekabet edebilirliklerini teminat altına almak” olduğunu açıkladı. Bu sinik ve ikiyüzlü açıklamayı, “Hükümet olarak biz bu görevi yerine getirirken işçi ve işverenlerimizden de fedakarlık bekliyoruz.” sözleri izledi.

Bakanın bu açıklamalarının işçi sınıfı için ne anlama geldiğini anlamak için, komisyonda kimlerin olduğunu hatırlamak gerekiyor. Sözde görüşme masasının bir tarafında, otuz yılı aşkın süredir bütün iktidarlar tarafından uygulanan işçi sınıfı düşmanı politikalar sonucunda akıl almaz bir servet edinmiş olan ve derin ekonomik kriz koşullarında bile rekor kar oranlarına ulaşan Türkiye burjuvazisinin temsilcileri yer alıyor. Masanın diğer tarafında ise, çıkarları patronlarla ve siyasi iktidarlarla bütünleşmiş, büyük şirket yöneticilerinden farklı olmayan bir gelir düzeyine sahip sendika bürokratları var. Bankaların ve büyük şirketlerin çıkarlarını korumaya adanmış bir hükümetin bakanı da, işçilerin hiçbir şekilde temsil edilmediği bu çadır tiyatrosunda, sözde “arabulucu” konumunda yer alıyor ve hem işçilerden hem de patronlardan “fedakarlık” bekliyor.

Resmi rakamlara göre yüzde 10’dan fazlası, gerçekte ise yaklaşık dörtte biri işsiz olan; neredeyse tamamı, bizzat sendikalar tarafından yapılan araştırmalara göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı olan 5 bin 106 liranın çok altında bir gelirle yaşamaya çalışan işçiler mi “fedakarlık” yapacak? 1.400 lira asgari ücretle sefalet içinde ve sürekli borçlanarak yaşamaya çalışan 7 milyon dolayında işçi mi “fedakarlık” yapacak?

Ekonomist dergisi, Kasım ayında, Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin listesini yayınladı. Bu listenin en tepesinde yer alan 60 kişinin serveti milyar dolarlarla ölçülüyordu (bunlardan dokuzunun serveti 5 ile 8 milyar dolar arasında değişiyor). Türkiye egemen sınıfının kaymak tabakasında daha alt basamaklarda yer alan 34 kişinin serveti 500 milyon ile 1 milyar, altı kişininki ise 300 ile 500 milyon dolar arasında değişiyordu. Özetle, 80 milyon nüfusa sahip bu ülkede, yalnızca 100 kişi, toplam 100 milyar dolara yakın bir serveti elinde tutuyor.

Yalnızca asgari ücretin belirlenmesinde değil ama bütün toplumsal felaketlerin çözümünde “fedakarlık” yapması gerekenler, işçiler değil; nüfusun, en tepesinde bu 100 kişinin ve ailelerinin yer aldığı küçük bir azınlığıdır. Bu azınlık, kendisine hizmet eden ayrıcalıklı bir bürokratlar, akademisyenler, sendikacılar, medya uzmanları, politikacılar vb. grubu dolayımıyla, ülkenin tüm ekonomik ve toplumsal kaynaklarına hükmetmektedir.

Dolayısıyla, 2018 yılı için asgari ücreti belirleyecek olan komisyondan işçi sınıfı yararına bir sonuç çıkacağını umanlar fena halde yanılıyorlar. Çünkü bu komisyonda yer alanların tamamı, nüfusun, işçiler tarafından üretilen toplumsal servetin büyük bölümüne el koyan bu kabaca yüzde onluk azınlığın temsilcileridir.

Asgari ücret masasında sözde işçileri temsil eden Türk-İş, kurulduğu günden bu yana izlediği işçi sınıfı düşmanı çizgisini, “geçim şartlarına uyulmalı”, “insanlık onuruyla bağdaşacak bir tutar olmalı”, “sosyal bir ücret olmalı” vb. boş laflar eşliğinde sürdürüyor. Türk-İş bürokrasisinin ve diğer sendikaların asgari ücret konusunda yaptıkları bütün açıklamalar, patronlar ve iktidar yetkilileri ile kapalı kapılar arkasında çoktan alınmış olan bir kararı, sözde “görüşme” maskesi altında ve muhtemelen “sert” çıkışlar eşliğinde işçilere pazarlamaya yönelik ikiyüzlü oyunlardır.

İşçi sınıfının hızla yoksullaştığı ve işsizliğin ve enflasyonun arttığı 2017 yılı boyunca karlarını sürekli artıran bankalar ve şirketler, siyasi iktidarın, sonuçta vergiler yoluyla yine işçilere ödettiği haraçlar vermeye devam etmesini istiyorlar.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda patronları temsil eden TİSK, iktidarın işverenlere işçi başına verdiği aylık 100 liralık “asgari ücret desteği”nin 2018’de de sürdürülmesini talep etti. TİSK ayrıca, 2018 yılı asgari ücret tespit çalışmalarında “İşsizlik oranları, verimlilik artışı, küresel, ekonomik ve siyasi gelişmeler, ekonomik riskler, rekabet gücü gibi belirleyici diğer değişkenler de dikkate alınmalıdır.” açıklamasını yaptı. Özel mülkiyet ve kar üzerine kurulu kapitalizmin ürünü olan krizlerin bedelini işçilere ödetme ve bankalar ile şirketlerin karlarını arttırarak koruma amacı bundan daha açık bir şekilde ifade edilemezdi. Özetle, komisyonda yer alan taraflar (şirketler, siyasi iktidar ve sendikalar), 2018 yılı için belirlenecek olan asgari ücret artışının reel enflasyonun çok altında olacağını; yani işçi sınıfı üzerindeki sömürünün ve baskıların artarak süreceğini şimdiden ilan etmiş durumdalar.

2 Ekim 2017 tarihli Savaş hazırlıklarının faturası işçi sınıfına ödetilmek isteniyor başlıklı yazımızda, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Maliye Bakanı Naci Ağbal ve Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan’ın 2018-2020 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) ile ilgili açıklamalarını ve bu açıklamaların işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğini değerlendirmiştik.

Asgari ücret ve 2018 bütçe tartışmaları, Suriye’de ve Irak’ta süren savaşın yayılarak Türkiye’yi ve İran’ı da kapsayacak bölgesel bir savaşa, hatta ABD ve Rusya ile AB’nin büyük güçlerini içine çekebilecek üçüncü bir dünya savaşına yol açabilecek şekilde tırmandığı bir döneme denk gelmektedir. Gerçekte bir “savaş bütçesi” olarak hazırlanıp meclise sunulan 2018 bütçesinin, halkının ezici çoğunluğunu oluşturan işçilerin gereksinimleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Söz konusu bütçe, yağmacı bir savaşa hazırlanan patronlara daha fazla kaynak ayırmayı hedeflemektedir.

Asgari Ücret Komisyonu’ndaki göstermelik tartışmalar, kapsamlı bir silahlanma programıyla savaşa hazırlanan AKP iktidarının bu savaş bütçesinin bir parçasıdır. İşçiler, ne patronların ve siyasi iktidarın “Büyük ve güçlü bir Türkiye” sloganı altında pazarlamaya çalıştığı ve “toplumun tüm kesimlerinden fedakarlık” istediği milliyetçi söyleme ne de sendikaların ikiyüzlü yalanlarına kulak asmalılar.

Asgari ücret, işçilerin odaklanması gereken ana konu da değildir. O, şu ya da bu patronun, sendikacının ya da burjuva politikacısının açıklamalarından ve öznel niyetlerinden bağımsız olarak, içinde biçimlendiği ve onu belirleyen daha genel nesnel koşullar bağlamında ele alınmalıdır.

İçinde bulunduğumuz krizler ve savaşlar döneminde, şirket-sendika-siyasi iktidar ortaklığından işçiler için daha iyi çalışma ve yaşam koşulları beklemek, yalnızca hayal değil; aynı zamanda, son derece yıkıcı toplumsal sonuçlara yol açacak bir hata olacaktır. İşçiler, neredeyse kırk yıldır karşı karşıya oldukları dizginsiz sosyal ve ekonomik saldırıları püskürtmenin ilerici bir yolunu bulamamaları durumunda, bugünkü içler acısı durumu bile aratacak çalışma ve yaşam koşullarıyla karşılaşacak, çocuklarının savaş alanlarında katledilmesine tanık olacaklar.

Bu gidişatı engellemenin yolu, birkaç yüz ailenin elindeki bankaların ve şirketlerin tüm siyasi temsilcilerinden ve sendikacı suç ortaklarından gerçek bir kopuştan geçmektedir.

Yalnızca işçilerin değil ama bir bütün olarak insanlığın karşı karşıya olduğu bütün toplumsal felaketlerin (yoksulluk, işsizlik, kötü çalışma ve yaşam koşulları, savaşlar, iç savaşlar, darbeler vb.) başlıca kaynağı, kar üzerine kurulu kapitalist sistemdir. İlericiliğini çok uzun bir süre önce yitirmiş olan kapitalizmin, yol açtığı bütün felaketlerle birlikte ortadan kaldırılması ve yerini, üretimin ve toplumsal yaşamın şirketlerin kar dürtüsüne tabi olmaktan çıkarılıp, toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere, işçilerin demokratik denetimi altında, dünya çapında yeniden örgütlendiği sosyalizme bırakması gerekmektedir.

Gerçek şu ki, milyonlarca işçinin emeğiyle yaratılan toplumsal servetin büyük kısmını gasp eden asalak sınıfın servetine ve bu serveti elde etmesini sağlayan özel mülkiyete el konulması, yalnızca insanca yaşanacak bir geliri, sağlık, eğitim ve diğer yakıcı toplumsal gereksinimleri herkese ücretsiz bir şekilde sağlama imkanı yaratmayacak; aynı zamanda savaşın ve baskının temeline de öldürücü bir darbe indirecektir.

Bunu başarabilecek tek toplumsal güç, işçi sınıfıdır. Ancak işçilerin bunu gerçekleştirebilmesi için, tüm diğer toplum kesimlerinden bağımsız kendi siyasi örgütlenmelerini yaratması ve bir işçi iktidarı uğruna mücadele etmesi gerekir. Yalnızca uluslararası ölçekte başarıya ulaşabilecek olan bu mücadele için gerekli perspektif ve politikalar, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından geliştirilip savunulmaktadır. Tüm işçileri, DEUK’un yayın organı Dünya Sosyalist Web Sitesi’ni (wsws.org) izlemeye ve bu mücadelede aktif bir şekilde yer almaya çağırıyoruz.