BM Genel Kurulu kararı, egemen sınıfların ikiyüzlülüğü ve savaş dürtüsü

Trump yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve ülkedeki ABD büyükelçiliğini oraya taşıyacağını açıklayan kararına karşı kaleme alınan ve Türkiye ile Yemen tarafından BM Genel Kurulu’na götürülen karar tasarısı, ABD’nin açık tehditlerine rağmen, aralarında Avrupa Birliği’nin önemli üyelerinin de bulunduğu 128 ülkenin oylarıyla kabul edildi.

Perşembe günü yapılan oylamada ABD ile İsrail'in yanında Palau, Guatemala, Togo, Nauru, Honduras, Marshall Adaları, Mikronezya ret oyu verirken, aralarında Çek Cumhuriyeti’nin, Kanada’nın, Arjantin’in, Romanya’nın, Polonya’nın, Meksika’nın ve Macaristan’ın da bulunduğu 35 ülke çekimser kaldı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda büyük çoğunlukla kabul edilen tasarıda şu maddeler yer alıyor:

- Kutsal Kudüs şehrinin karakteri, statüsü ve demografik yapısında değişikliğin önünü açacak herhangi bir karar ya da adım yasal olarak hükümsüzdür ve iptal edilmelidir.

- Üye ülkeler Kudüs'te büyükelçilik açmaktan kaçınmalıdır.

- BM, Kudüs'ün statüsü ile ilgili daha önce aldığı kararlara sadık kalmalıdır.

- Kudüs'ün nihai statüsü tek taraflı adımlarla değil, "Filistin ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri sonucunda" belirlenmelidir.

BM Genel Kurulu’nda ezici bir çoğunlukla kabul edilen karar, daha önceki onlarcası gibi, herhangi bir yaptırım gücüne sahip değil. Bununla birlikte, 128 ülkenin siyasi temsilcilerinin karara “evet” oyu vermesi, geniş emekçi kitleler içinde İsrail’in Filistin halkına yönelik pervasız eylemlerine ve Trump yönetiminin kışkırtıcı biçimde ona arka çıkmasına yönelik muhalefetin gücünü göstermektedir.

Ezici çoğunluğu ABD emperyalizmi ve İsrail ile oldukça iyi ilişkilere sahip olan 128 devletin (bunların başında Suudi Arabistan ve Mısır geliyor) temsilcileri, Türkiye ile Yemen’in sunduğu karar tasarısını, “kendi” emekçi kitlelerinden gelen büyük basınç altında desteklemek zorunda kalmıştır.

Bununla birlikte, onların bu tavrı, emekçi kitlelerin savaş ve zulüm karşıtı duyarlılığına verilmiş bir ödün değildir. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın önceki hafta İstanbul’daki toplantıda almış olduğu karar ve ona uygun olarak önce Mısır tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne, ardından da Türkiye ile Yemen tarafından BM Genel Kurulu’na getirilen karar önerileri, egemen sınıfların kendi çıkarları doğrultusunda attıkları adımlardır.

Onlar bu yolla, ilk olarak, işçi sınıfının dikkatini içerideki temel sınıfsal meselelerden uzaklaştıracaklarını ve yitirmiş oldukları kamuoyu desteğini yeniden elde edebileceklerini hesaplıyorlar. Aynı zamanda, özellikle Avrupalı emperyalistler, Kudüs kararının yarattığı son gerilimi, Ortadoğu’da kendi bağımsız çıkarlarını geliştirmek için kullanıyorlar.

Türkiye’de AKP iktidarı New York’taki “Atilla [Zarrab] davası” ve “Man Adası belgeleri” üzerinden sürmekte olan vergi kaçırma, yolsuzluk ve rüşvet iddialarına hedef olurken, hem İsrail’deki Netanyahu hükümeti hem de Suudi monarşisi benzeri iddialarla sarsılıyor. Dahası, bizzat ABD’deki Trump, Rusya ile iddia edilen ilişkileri üzerinden Demokratların başını çektiği yoğun bir saldırı altında. Akıl almaz bir toplumsal eşitsizliğe eşlik eden yolsuzluk iddialarına hedef olan tüm bu hükümetler, içeride devletin baskı aygıtlarını güçlendirirken, savaş hazırlıklarını hızlandırıyor; Trump’ın Kudüs kararını da, militarizmin tırmandırılmasına destek sağlayacak milliyetçi ve dinci duyarlılıkları canlandırmak için kullanıyorlar.

En önemlisi, tüm bu hamlelerin, Filistin sorununda hem Musevilere hem de Filistinlilere yıkımdan başka bir şey getirmeyen “iki devletli çözüm” ekseninde yapılıyor olmasıdır. ABD emperyalizminin ve İsrail’in başlıca işbirlikçileri (Filistin burjuvazisinin temsilcileri dahil), tam da emekçi kitleler ve gençlik içinde ipliği pazara çıktığı koşullarda, sözde “Trump’a ve Siyonizme karşı mücadele” adına, “iki devletli çözüm” adlı sahtekarlığı yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.

Buna, Türkiye’deki resmi siyaset kurumu ve şirket medyası da dahildir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan neredeyse her gün bir açıklama yaparak İsrail’i ve ABD’yi eleştirirken, en kararlı NATO ve AB yanlısı muhalefet partileri onunla yarışıyor. Bu arada, ağırlıklı olarak “sahibinin (hükümetin) sesi” konumundaki medya, ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin “İslam dünyası ve Türkiye üzerindeki oyunları” ile “işgalci ve terörist devlet” İsrail’in suçları hakkında atıp tutuyor.

Oysa bu gerginlikler, "işgal ve terör devleti" ile Türkiye arasındaki ticari ilişkileri hiç etkilemiyor. İki ülke arasındaki ticaret, 2017 yılının Ocak-Ağustos döneminde yaklaşık yüzde 14 artarak 3,2 milyar dolar oldu (bir önceki yılın aynı döneminde 2,8 milyar dolardı). Aslında, bu yeni bir durum değil.

Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin hacmi, AKP iktidarının 2002 yılında başlayan ilk döneminde 1,4 milyar dolardı ve bu, düzenli bir biçimde artarak, 2009 yılında 2,6 milyar dolara ulaşmıştı. Bu rakam, 2010 yılında Mavi Marmara katliamının ardından yaşanan siyasi krize rağmen, 2014 yılında, o zaman başbakan olan Erdoğan’ın İsrail’i “terör devleti” olarak tanımladığı gerginliğe rağmen, 5,8 milyar dolarla zirveye çıkmıştı.

Rakamlar AKP iktidarının İsrail karşıtı söyleminin kapitalistler arasındaki ilişkileri pek etkilemediğini gösterirken, iki ülke arasında ticari açıdan stratejik ortaklıklar da gündemde. Bunlardan en önemlisi olan İsrail’den Türkiye’ye doğalgaz boru hattı projesi için görüşmeler uzun süredir devam ediyor. İsrail Enerji Altyapı ve Su Kaynakları Bakanı Yuval Steinitz, Temmuz 2017’de Türkiye’ye gelmiş ve bu konuda, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ile görüşmüştü. Görüşmeden sonra yapılan açıklamada “Görüşmeleri hızlandırmaya ve yılsonundan önce boru hattının inşa edilmesini sağlayacak çatı anlaşmayı tamamlamaya karar verdik.” denilmişti.

Ayrıca, Türkiye İsrail’in Hayfa limanını Körfez ülkelerine ihracatta son derece aktif bir biçimde kullanıyor. İsrail İstihbarat ve Nükleer Enerji Bakanı İsrael Katz, Suudi yayın kuruluşu İlaf’a verdiği röportajda bu durumu doğruladı. Erdoğan’ın son dönemdeki söylemlerinin iki ülke arasındaki ilişkileri etkilemediğinin altını çizen Bakan İsrael Katz, ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasından sonra Erdoğan'ın "Düşmandost" (Frenemy) rolü oynadığını belirterek, "Bize oldukça fazla saldırıyor. Biz de haliyle cevap veriyoruz. Unutmamak gerekir ki, Türkiye'nin Körfez ülkelerine yaptığı ihracatın yüzde 25'i Hayfa limanı üzerinden gerçekleştirilmektedir." diyor.

Erdoğan'ın kendisini Müslüman Kardeşler örgütünün doğal lideri olarak gördüğünü ve bu durumun sonucu olarak da kendisini sürekli İsrail'e saldırmak zorunda hissettiğini ifade eden Katz, sözlerini şöyle sürdürüyor: ''[Erdoğan] Aslında sadece kendisi için konuşmaktadır. Türk Hava Yolları, İsrail'de faaliyet gösteren en yaygın uluslararası havayoludur. İki ülke arasındaki dış ticaret hacmi de, özellikle Mavi Marmara'dan sonra sadece artış göstermektedir.”

Tüm bu rakamlar ve açıklamalar, İsrail karşıtı söylemin, 15 yıldan bu yana, daha önce tanık olunmadık bir toplumsal eşitsizliği yaratıp yönetmekte olan AKP’nin kitleleri manipüle etme politikasının parçası olduğunu gösteriyor. Uluslararası alanda başta ABD olmak üzere NATO’daki müttefikleri ile ciddi sorunlar yaşayan ve emperyalistlerin hedef tahtasındaki Rusya ile Çin’e yakınlaşan AKP, böylece, içeride olağanüstü hal (OHAL) altında sürdürülen polis devleti uygulamalarına milliyetçi ve dinci bir ideolojik destek de sağlamayı umuyor.

Ekonomide çöküşe giderken silahlanma harcamalarını ciddi bir biçimde arttırarak 2018 yılı bütçesini adeta bir savaş bütçesine çeviren AKP hükümetinin, işçi sınıfını kemer sıkmaya zorlamaktan ve sürdürmekte olduğu toplumsal karşıdevrimi diktatörce yöntemlerle desteklemekten başka bir seçeneğinin olmadığı açıkça görülüyor.

Benzeri bir durum, başta İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır egemen sınıfları olmak üzere, derin bir ekonomik krizin ortasında giderek yükselen ve mevcut rejimleri tehdit eden bir toplumsal muhalefetin soluğunu ensesinde hisseden tüm Ortadoğu burjuvazisi için geçerlidir.

Bu, aynı zamanda, başını ABD emperyalizminin çektiği uluslararası savaş yöneliminin hem bir parçası hem de hızlandırıcısıdır. IŞİD’in yenilgiye uğratılmasının ardından Irak’taki ve Suriye’deki askeri varlığını meşrulaştıracak önemli bir argümandan yoksun kalan Washington, Suudi Arabistan’ın Yemen’de sürdürdüğü barbarca savaşı destekler ve İran karşıtı söylemini giderek sertleştirirken, açıkça bu ülkeye karşı savaş çığırtkanlığı yapıyor. Pentagon, aynı zamanda sözde IŞİD’e karşı silahlandırıp eğittiği Suriyeli Kürt milisler (YPG/SDG) ile işbirliği içinde, bu ülkenin kuzeyinde ve doğusunda kalıcı bir askeri varlık sağlamaya çalışıyor.

Bu koşullarda Suudi Arabistan’ın, Mısır’ın, Ürdün’ün ve Körfez monarşilerinin onayı ve desteği ile Filistin konusunda Trump yönetimi tarafından atılmış olan son adım, yalnızca İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırganlığını arttırmakla kalmayacak; Ortadoğu çapında bir savaşı tetikleyecek şekilde, Riyad-Kahire-Tel Aviv eksenli İran karşıtı cepheyi de sağlamlaştıracaktır.

İlk elde büyük olasılıkla Lübnan ve Suriye üzerinden başlatılacak olan İran karşıtı yeni bir saldırganlık dalgası, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki Kürt oluşumuna yönelik askeri müdahalesini hızlandırabilir ve İran ile Irak’ın yanı sıra Rusya’yı da içine çekecek kapsamlı bir çatışmayı başlatabilir.

Yalnızca NATO üyesi iki devletin (Türkiye ve ABD) askerlerini değil ama Moskova ile Washington’ı karşı karşıya getirecek böylesi bir durumda, Avrupalı emperyalistlerin pasif izleyici konumunda kalmaları mümkün olmayacak. Onlar, Ortadoğu’nun emperyalist yeniden paylaşımında, “vekil” devletler üzerinden ya da doğrudan, bir şekilde yer alacaklardır.

Böylesi bir yıkımı önleyebilecek tek güç, emperyalist devletler, onların Ortadoğu’daki ortakları ya da BM gibi ipliği pazara çıkmış uluslararası örgütler değil; başta ABD’li ve Avrupalı işçiler olmak üzere, Ortadoğu ve uluslararası işçi sınıfıdır.