Dünyanın en eşitsiz bölgesi ve sosyalizm uğruna mücadele

Aralık ayı içinde, aralarında Thomas Piketty, Emmanuel Saez ve Gabriel Zucman gibi önde gelen eşitsizlik araştırmacılarının bulunduğu bir grup, Ortadoğu’nun, dünyanın geri kalan büyük kısmından çok daha eşitsiz olduğunu gösteren 2018 Dünya Eşitsizlik Raporu’nu yayınladı. Rapor, önemli petrol kaynaklarına sahip bölgede üretilen gelirin toplumun en zengin kesimleri arasında paylaşıldığının ve toplumun çoğunluğunun ise yoksulluğa, işsizliğe, güvencesiz çalışmaya ve savaşlara mahkum edildiğinin çarpıcı bir kanıtını oluşturmaktadır.


Rapor, 2016 yılı verilerine göre Ortadoğu’da nüfusun en zengin yüzde 10’unun milli gelirin yüzde 61’ine el koyduğunu gösteriyor. Buna karşın nüfusun alttaki yüzde 50’si milli gelirin yalnızca yüzde 10’undan daha az bir gelir elde ediyor. Nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin gelirden aldığı pay ise yüzde 27.

Yazarlar Ortadoğu’ya ilişkin sağlıklı veri alamamaktan şikayetçiler. Bunun başlıca nedenlerinin vergi sistemi ve yabancı işgücü olduğu belirtiliyor. Servet ve gelir üzerinden vergilendirme yapılmaması, vergi yükünün dolaylı vergilerle toplumun alt kesimlerine yıkılması sonucunda vergi kayıtlarının yeterli bilgiyi sağlamaması ve Körfez ülkelerinde çalışan aşırı yoksul yabancı işgücünün hesaplamalara dahil edilmemesi, yazarlara göre eşitsizliği gizleyen bir etki yaratıyor. Ancak rapor, bütün bunlara rağmen,  bölgenin aşırı ve kalıcı eşitsizliğin kıskacında olduğunu gösteriyor. 1990’dan itibaren yapılan hesaplamalarda, nüfusun en tepedeki yüzde 10’luk kesiminin milli gelirden aldığı pay istikrarlı şekilde yüzde 60-66 arasında seyrediyor.


Ortadoğu'daki gelir eşitsizliğinin boyutu, dünyanın geri kalanı ile karşılaştırıldığında çok daha açık hale geliyor. Toplam gelirin yüzde 27'sini alan yüzde 1’lik en zengin kesim, alttaki yüzde 50'den üç kat fazla ve nüfusun ondan sonraki yüzde 40'ı ile aynı seviyede bir gelire sahip. Yazarlar, 410 milyon nüfusa sahip bölgeyi 420 milyon nüfuslu Batı Avrupa ve 320 milyonluk ABD ile karşılaştırıyorlar. Buna göre, Ortadoğu’da en zengin yüzde 10’luk kesimin geliri alttaki yüzde 50’lilik kesime göre yaklaşık 7 kat fazla iken, bu oran Batı Avrupa’da iki, ABD’de ise dört kat.

 

Toplumsal eşitsizliğin on yıllardır böylesi yüksek seviyelerde olduğu Ortadoğu ülkelerinin burjuva demokratik parlamenter egemenlik biçimleri altında ve “toplumsal uzlaşma” koşullarında yönetilmesini beklemek tabii ki ham hayaldir. Bu ülkelerde mevcut sistemi sürdürmek ancak kanlı diktatörlüklerle mümkün.

Sözde “laik demokratik” olanından “İslam Cumhuriyeti”ne ya da “emirlik/krallık”lara ve II. Dünya Savaşı sonrası dönemin eski otoriter ulusalcı rejimlerinin uzantılarına kadar, Ortadoğu’daki devletlerin, kitlelerin bu uzun süreli toplumsal eşitsizlik karşısındaki öfkesini sonsuza kadar baskı altında tutamayacakları, “Arap Baharı” deneyimiyle görülmüştü.

2011 yılında sosyal adalet talebiyle isyan eden yoksul kitleler 1987’den beri Tunus’ta iktidarda olan Zeynel Abidin Bin Ali’yi, ardından 1981 yılından itibaren Mısır’ı yöneten Hüsnü Mübarek’i devirdi; diğer Arap monarşilerindeki kitlesel muhalefet hareketleri de barbarca ezildi.

Çürümüş kanlı diktatörlüklerin devrilmesi ve Arap Baharı’nın Ortadoğu ile sınırlı kalmayacak şekilde yayılması, başta ABD olmak üzere emperyalist devletleri harekete geçirdi. Bölgede desteklediği rejimlerin yıkılmasından ve işçi sınıfı devrimlerinin yayılmasından korkan ABD, bölge genelindeki toplumsal huzursuzluğu kendi rejim değişikliği planlarına yedeklemek için, bir yandan onları manipüle etmeye çalışırken, aynı zamanda bir dizi vekil gücü silahlandırdı ve iç savaşlar başlattı.

Libya ve Suriye örneğinde görüldüğü üzere, bu operasyonlar milyonlarca insanın ölmesine, yaralanmasına ve sığınmacıya dönüşmesine yol açtı. Bu ülkelerde bütün bir altyapı çökerken başta eğitim ve sağlık olmak üzere milyonlarca insanın yaşam koşulları onlarca yıl geriye gitti.

Bununla birlikte, ABD emperyalizminin müdahaleleri ve sürekli artan toplumsal eşitsizlik, onun bölgedeki başlıca müttefiklerinin de altını oydu.

Bunların başında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti gelmektedir. 15 yılı aşkın süredir tek başına iktidarda olan AKP, bu süre içinde, Türkiye’de daha önce tanık olunmadık bir toplumsal eşitsizliği ve servet aktarımını yönetmiştir.

Kısa süre önce yayınladığımız bir yazıda değindiğimiz gibi, “… Türkiye’de, nüfusun en zengin yüzde 10’unun geliri, en yoksul yüzde 10’un 12,6 katıdır. Buna göre, Türkiye, 2015 rakamlarıyla OECD ülkeleri arasında Meksika, Şili, ABD ve İsrail’in ardından beşinci, Avrupa’da ise ilk sırada yer alıyor.”

Ancak bu servet aktarımı, yalnızca işçilerden ve emekçilerden nüfusun yüzde 10’unu oluşturan kapitalistler ve vurguncular grubuna doğru işlemiyor. Bizzat bu yüzde 10’luk kesim içinde de büyük bir kavga yaşanıyor. Research Institute On Turkey’in Credit Suisse’in Küresel Servet Raporu’na (Ekim 2014) dayandırdığı bir çalışmasına göre, nüfusun en zengin yüzde 1’inin toplam servetten aldığı pay, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında yüzde 39,4 iken, 2014’te yüzde 54,3’e çıkmış durumda. Aynı dönemde, nüfusun geri kalan yüzde 99'un toplam servetten aldığı pay ise yüzde 60,6’dan yüzde 45,7’ye gerilemiştir.

Bizzat egemen sınıf içinde son yıllarda yaşanan hizip çatışmasının ve sahte solda temsil edilen hali vakti yerinde orta sınıf kesimlerin Erdoğan önderliğindeki AKP’ye muhalefetlerinin altında, servetin en tepedeki yüzde 10’luk kesim içinde de hızla el değiştirmesi yatmaktadır.

Bununla birlikte, Türkiyeli egemen sınıf içinde yaşanan bu hizip mücadelesi, Washington ile Ankara arasında Ortadoğu’daki rejim değişikliği operasyonları konusunda yaşanan stratejik anlaşmazlıklardan (Mısır’da Mursi’nin askeri darbeyle devrilmesi, Kaddafi’ye yönelik NATO savaşı, Suriye’de başlıca vekil güç olarak PYD/YPG’nin seçilmesi vb.) bağımsız düşünülemez.

Türkiye’nin geleneksel Batılı emperyalist müttefiklerinden uzaklaşarak Rusya’ya ve Çin’e yakınlaşma arayışı içine girdiği bu süreçte, toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk ve öfke, kitlesel bir işçi sınıfı hareketini tetikleyecek boyutlara ulaşmıştı. Ancak işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin sendikalar eliyle iktidara ve diğer burjuva partilerine yedeklendiği, geniş örgütsüz kesimlerinin ise derin bir perspektifsizliğe mahkum edildiği koşullarda patlayan tüm işçi hareketleri yenilgiye uğradı.

İşçi sınıfının emperyalizm ve kapitalizm karşıtı bağımsız bir toplumsal güç olarak ortaya çıkamadığı koşullarda, egemen sınıf içindeki çatışma, bizzat iktidar bloğunu da kapsayacak biçimde tırmandı ve ABD ile Avrupalı emperyalistlerin desteklediği 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle birlikte doruk noktasına ulaştı.

Erdoğan ve AKP, kitlesel bir işçi-emekçi seferberliği eliyle yenilgiye uğratılan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, yalnızca darbecileri değil ama bir bütün olarak toplumsal muhalefeti ezmeyi amaçlayan bir olağanüstü hal (OHAL) ilan etti, yüz bini aşkın muhalifi işten attı, on binlercesini tutukladı ve otoriter bir rejimin önünü açan 16 Nisan 2017 referandumunu ancak yaygın usulsüzlükler yoluyla kazanabildi.

Egemen sınıfın Erdoğan’ın temsil ettiği hizibi, bu başarısını, bütünüyle, gözden düşmüş olan burjuva ve küçük burjuva muhaliflerine borçludur.

Gerek ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki rejim değişikliği savaşlarındaki gerekse Türkiye’deki egemen sınıfın militarizm ve diktatörlük yönelimindeki en büyük suç ortakları sahte sol örgütlerdir.

Sahte sol, “demokrasi”, “insan hakları" ve “kendi kaderini tayin hakkı” sloganları altında, yıllarca, ABD/NATO’nun Ortadoğu’da düzenlediği emperyalist müdahalelere ideolojik ve siyasi gerekçeler üretti ve ABD tarafından silahlandırılmış İslamcı ya da Kürt milliyetçisi vekil güçleri “devrimin neferleri” olarak alkışladı.

Dolayısıyla, bu sahte solun Türkiye içinde farklı bir politika izlemesi mümkün değildi. O, başlıca burjuva muhalefet partileri CHP ile HDP’nin kuyruğunda, NATO-AB destekli 15 Temmuz darbe girişimine hiç de örtülü olmayan bir destek verdi ve Erdoğan’ın sahte bir emperyalizm karşıtı maske takmasına hizmet etti.

Ancak “insan hakları” ve “demokrasi” üzerine yalanlar eşliğinde sürdürülen rejim değişikliği operasyonlarının bilançosu ve gerçek anlamı işçi sınıfının gözleri önüne serildiğinden bu yana, sahte solun maskesi düşmüş durumda. Onlar, uzunca süredir, ne Libya’da, Suriye’de ve Yemen’de sürmekte olan savaşlar ve iç savaşlar ne de Türkiye’deki tırmanan militarizm ve diktatörlük yönelimi konusunda dişe dokunur bir şey söyleyebiliyorlar.

Toplumsal eşitsizliğin ve öfkenin devasa boyutlara ulaştığı Ortadoğu’daki egemen sınıflar, iktidarlarını korumanın yolunu, dışarıda ABD’nin bölgeyi şekillendirmesinden en karlı biçimde çıkacak şekilde savaşa hazırlanırken, içeride otoriter rejimler inşa etmede görüyorlar.

Irak ilk Körfez Savaşı’ndan bu yana etnik ve mezhepsel olarak bölünmüş durumda. Geçtiğimiz aylarda burjuva ulusalcı Kürt önderliklerin bağımsızlık girişimi, neredeyse İran’ın ve Türkiye’nin de yer alacağı bir savaşı başlatıyordu.

Suriye’deki kanlı iç savaş hala sona ermiş değil. ABD, Türkiye’nin de aralarında olduğu bölgesel müttefikleri ile birlikte örgütleyip desteklediği ÖSO’nun dağılmasının ardından, NATO’daki müttefikini karşısına alacak şekilde “Kürt milliyetçiliği kartı”na sarılmış durumda ve başlıca hedefi olan rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere askeri müdahalesini tırmandırmaya hazırlanıyor.

Müttefiki Körfez şeyhlikleri ile birlikte, İran ile ilişkilerinden dolayı birkaç ay önce Katar’ı hedef tahtasına yerleştirmiş olan Suudi Arabistan, Yemen’de, binlerce sivili katleden bir insanlık suçuyla, dolaylı olarak İran’a karşı savaşıyor. Ortadoğu’nun yeniden paylaşımına yönelik hazırlıklar, Lübnan’ı da kapsayacak şekilde hızlanıyor.

İsrail’in Suriye’deki iç savaşta Beşar Esad rejimine karşı savaşması, Suudi Arabistan ve Mısır ile geliştirdiği ittifak ve en son Kudüs kararı dolayımıyla Trump’tan aldığı destekle Filistinliler üzerindeki baskısını daha da artırması (Filistinlilere ölüm cezası verilmesini sağlayacak bir yasa İsrail parlamentosunda), bölgede yeni bir patlama noktası yaratmış durumda.

Tüm bunlar işçi sınıfının müdahale etmemesi durumunda ufak bir kıvılcımın tüm Ortadoğu’yu içine alacak bir bölgesel savaşı başlatabileceğini göstermektedir. Toplumsal eşitsizlik, baskı ve savaşlara karşı gerçek barışa ve güvenli bir geleceğe ulaşmak ancak tüm dinlerden, mezheplerden ve etnik ya da kültürel kökenlerden işçilerin ve yoksul köylülerin Ortadoğu Sosyalist Federasyonu çerçevesinde bir araya gelmesi ile mümkündür.

Mısır Devrimi, toplumsal eşitsizliğe ve siyasi baskıya karşı kararlılıkla mücadele edebilecek tek toplumsal gücün işçi sınıfı olduğunu göstermişti. Bununla birlikte, Mısır Devrimi deneyimi, aynı zamanda devrimci önderliğin can alıcı önemini de gösterdi. Mısır’da, uluslararası sosyalist bir perspektif uğruna mücadele eden bir işçi sınıfı partisi dışında, başarılı bir sosyalist devrimin bütün gerekli koşulları vardı. Nesnel koşulların ürünü olan kitlesel ayaklanmalar, diktatörleri devirme yeterliliğine sahipti. Ama onlar, 1917 Ekim Devrimi örneğindeki gibi Marksist bir partinin yokluğunda, orduyu da kapsayan burjuva devlet aygıtını yerinden edip siyasi iktidarı alamaz, kapitalist sömürüye ve baskıya son veremez ve emperyalizmi yenilgiye uğratamazdı.

Tüm Ortadoğu işçileri, Mısır Devrimi’nden siyasi dersler çıkarmalıdır. Bölgedeki Türk, Arap, İranlı, Musevi, Kürt ve diğer etnik kökenlerden emekçiler için tek kurtuluş yolu, emperyalizme ve onun bölgedeki işbirlikçisi burjuvalara karşı mücadelede etmekten; yalnızca emperyalizmin “böl ve yönet” politikalarına hizmet edecek yeni sınırlar çizmek yerine, halkları birbirinden kopartan mevcut sınırları ortadan kaldırmaktan geçmektedir.

Bu, emperyalist devletlerin ve uluslararası şirketlerin cirit atamadığı, büyük bankaların ve şirketlerin işçilerin denetiminde kamulaştırıldığı ve bölgenin tüm zenginliklerinin demokratik bir planlama çerçevesinde insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için kullanıldığı sosyalist bir Ortadoğu federasyonunun kurulması demektir. Bu amaçla, dünyanın en eşitsiz bölgesindeki her ülkede, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubeleri olarak Sosyalist Eşitlik Partileri inşa edilmelidir.