G-20 zirvesi Rusya’ya karşı savaş tehdidini yoğunlaştırıyor

Avustralya’daki G-20 zirvesi, tüm gezegeni bir nükleer dünya savaşının içine sokmakla tehdit eden, Çin’e ve Rusya’ya karşı başını ABD’nin çektiği emperyalist provokasyonların ve tehditlerin daha da yoğunlaşmasına işaret etti.
Washington, kendisinin Avrasya kıtası ve Ortadoğu üzerinde egemenlik kurmasının önündeki başlıca engel olduğunu düşündüğü iki ülkeye yönelik sert uyarılar yayınladığı, onları daha fazla yalıtmak ve askeri olarak kuşatmak adına planlar geliştirdiği için, diplomatik protokol bir kenara atıldı.
Emperyalist güçlerin temsilcileri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, bir cüzzamlıymış gibi davranmak için dışarı çıktılar. Zirve öncesinde, ev sahibi olan Avustralya Başbakanı Tony Abbott, Putin’e “sert çıkacağını” açıkladı. Kanada Başbakanı Stephen Harper Putin’in elini isteksizce sıkarken, ona “Ukrayna’dan çıkmanız gerekiyor” dedi. 
Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi, sinik bir şekilde “Bu meydan okuma günlerinde, ülke içinde çok az şey parya Putin ile araya mesafe koymaktan daha fazla yardımcı olur” diye yazdı. 
ABD Başkanı Barack Obama, Putin’i uluslararası hukuku ihlal etmekle suçladı. Obama, “Diğer ülkelerin içine girmeyin” dedi. Bu, son 25 yılda ondan fazla ülkeyi istila etmiş veya bombalamış olan bir ülkenin başkanı tarafından söylendi. 
Almanya Başbakanı Angela Merkel, bir gün sonra, Sydney’deki bir sunum sırasında, kendisine doğrudan saldırmak için Putin ile dört saat süren bir özel tartışmada bir araya geldi. Merkel, Putin’i etki alanları açısından düşünmekle ve uluslararası hukuku ayaklar altına almakla suçladı. Merkel, “O, iki dünya savaşının ve Soğuk Savaş’ın dehşetinin ardından, Avrupa’nın tamamındaki barış düzenini sorguluyor” dedi.
Putin’e yönelik sözlü saldırılara, Rusya’ya yönelik askeri baskının arttırılması eşlik etti. Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Çekoslovak “Kadife Devrimi”nin yıldönümünde Bratislava’da düzenlenen bir törende, Rusya’yı topyekün savaşla tehdit etti. O, Alman gazetesi Bild’e “Rus birlikleriyle savaştan korkmuyorum ve biz, böylesi bir topyekün savaşa hazırlanmış durumdayız.” dedi. 
Poroşenko, Kiev’in, Minsk’teki ateşkes anlaşmasından, NATO desteğine dayanarak askeri yığınağı ilerletmek için yararlanmış olduğunu itiraf etti. O, “Ordumuz şu anda beş ay öncekinden çok daha iyi durumda ve biz dünyanın her yerinden desteğe sahibiz” dedi.
Poroşenko, Cumartesi günü, Doğu Ukrayna’da ayrılıkçıların kontrolündeki bölgelere kamu fonları aktarımının -okullara, hastanelere, hükümet kurumlarına ve devlet işletmelerine yönelik olanların da sonlanmasını kapsayacak şekilde- durdurulması talimatını verdi. Poroşenko’nun önlemleri, onun Ukrayna’nın birliğini koruma olarak açıkladığı hedefe destek olmak şöyle dursun, kopan bölgeleri Rusya’ya daha fazla yakınlaşmaya zorlayacaktır. Buradaki gözle görülür amaç, Moskova’ya karşı savaş kışkırtıcılığını yoğunlaştırmaya bahane sağlamaktır.
Batı medyası, açık bir şekilde, Soğuk Savaş’ın doruğunda olduğu türde bir caydırma politikasına dönülmesini savunuyor. Stefan Kornelius, Süddeutsche Zeitung’da, Putin’in “ideolojik uzlaşmazlığı”na, yalnızca “eski caydırıcılık kuralları”nın yürürlüğe konmasıyla ve “bir terör dengesine ulaşılması”yla karşılık verilebileceğini yazdı.
Estonya Savunma Bakanı Sven Mikser, aynı gazetede, NATO’ya caydırıcılık üzerine daha fazla odaklanma çağrısı yaptı. Bakan, “Putin’inki gibi bir yönetimle uğraşırken, zayıflık, güçten çok daha kışkırtıcıdır” diye yazdı. O, Estonya topraklarında daha büyük bir NATO varlığı istedi: “Topraklarımızdaki her İttifak varlığı, sayısının ötesinde bir caydırıcı etkiye sahiptir. Bundeswehr’in (Alman ordusu), bu caydırma çabalarının bir parçası olmasını da büyük bir memnuniyetle karşılarız.” 
Rusya’ya karşı askeri hamlelerin açık bir savaş şeklinde patlama riski her geçen gün artıyor. Cumartesi günü, Die Welt, “kendinden menkul ‘Donetsk Halk Cumhuriyeti’ ile Kiev hükümeti arasında bir savaş gittikçe artan bir ihtimal” diyen İsrailli tarihçi ve askeri uzman Martin van Creveld’in bir makalesini yayınladı. 
Creveld, makalesinde, “NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin, ‘Donest Halk Cumhuriyeti’nin ayrılmasını ve Rusya tarafından ilhak edilmesini engellemek için tek bir seçeneği var: doğrudan askeri müdahale.” diye yazdı ve gerginlik “bir barut fıçısı yaratmış” durumda uyarısında bulundu: “Bir yerel komutanın yetkisiz eylemi ya da basit bir yanlış anlama, her an bir patlamaya yol açabilir.”
Bu yalnızca konvansiyonel değil ama bir nükleer savaş riski olacaktır. Hem ABD hem de Rusya, geçtiğimiz aylarda, nükleer silahları da içeren tatbikatlarını geniş ölçüde arttırdı ve her iki ülke de nükleer cephaneliklerini modernleştirme sürecinde. Rusya bunu oldukça açık bir şekilde yaparken, Uluslararası ve Güvenlik Sorunları için Alman Enstitüsü’nün (SWP) “Ukrayna Krizinin Nükleer Boyutu” başlığıyla yayınlanan bir çalışmasına göre, “Rusya’nın tehditlerine nasıl tepki gösterileceği üzerine” NATO içinde yapılan “tartışmalar, büyük ölçüde kapalı kapılar arkasında gerçekleşiyor.”
Çalışma, Washington’ın nükleer cephaneliğini devreye soktuğu -Britanya’ya B-2 ve B-52 bombalarının transferi ile Polonya’da F-16 bombardıman uçaklarının konuşlanmasını içeren- birkaç olaydan bahsediyor. ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Cuma günü, Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin, nükleer cephaneliği de dahil, kapsamlı bir modernleştirilmesini duyurdu. 
SWP’nin çalışması, savaşın kontrolsüz bir şekilde patlak verme tehlikesi hakkında uyarıda bulunuyor: “Kısa vadedeki en büyük tehlike, Rusya tarafından tetiklenmiş bir nükleer tırmanmadan çok, diğer tarafın niyetlerinin olası yanlış yorumlanmasıdır. Berlin Duvarı’nın çökmesinden yirmi beş yıl sonra, NATO ile Rusya arasında etkili bir krize müdahale mekanizması bulunmuyor.”
İnsanlığın sonu anlamına gelebilecek bir nükleer savaş tehlikesinin sorumluluğu, başta ABD ve Almanya olmak üzere, emperyalist güçlere aittir. Onlar, yıllardır, NATO’nun sınırlarını, birçok Doğu Avrupa devletini kapsayacak şekilde doğuya doğru kaydırdılar. Emperyalistler, şimdi, Rusya’yı bir yarı-sömürge konumuna düşürürken, Ukrayna’yı ve sonunda bizzat Rusya’yı kendi etki alanlarına dahil etme peşindeler.
Bu sürecin arkasındaki itici güç dünya kapitalizminin krizidir. Emperyalist güçler, 100 yıl önce I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinde olduğu gibi, ekonomik açmaza, dünyanın yeniden paylaşılması için savaşarak ve hammaddeler, pazarlar ve stratejik etki alanları üzerinde kontrol sağlamak için mücadele ederek yanıt veriyorlar. Şimdi, o zaman olduğu gibi, ülke içinde derinleşen toplumsal kriz dışarıdaki savaş yönelimini yoğunlaştırıyor ve egemen sınıflar iç çelişkileri bir dış düşmana yönlendirerek saptırmaya uğraşıyorlar.
Washington’ın ve Berlin’in, Ukrayna’da kendi kaderini tayin hakkı, demokrasi ve diğer “Batılı değerler”i savunma iddiaları katıksız propagandadır. Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya katılmış olan Doğu Avrupa ülkelerinde otoriter ve yozlaşmış seçkinler varlık içinde yüzerken, halklar vahşice sömürülüyor. 
Emperyalist güçler, Ukrayna’da, faşistlerin ve aşırı milliyetçilerin yanı sıra, Cumhurbaşkanı Poroşenko gibi oligarklara bel bağlıyor. Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile Ortaklık Antlaşması’nın özü, ülkeyi AB’nin ve IMF’nin kemer sıkma dayatmalarına tabi kılmaktır.
Ekonomik yaptırımlar biçiminde Rusya’ya uygulanan askeri ve mali baskı, bu ülkeyi istikrarsızlaştırmak, bir rejim değişikliğine yol açmak ve tamamen emperyalist güçlere tabi bir yönetim kurmak için tasarlanmıştır.
Putin rejimi bu tehdide karşı koyamaz. O, servetlerini Sovyetler Birliği’nin dağılması sırasında edinmiş oligarkların çıkarlarını temsil etmektedir. Putin rejimi, Rusya’da ya da uluslararası düzeyde herhangi bir kitlesel toplumsal hareketten korkmaktadır. O, savaş riskini arttıran bir tavizler ve askeri tehditler karışımıyla tepki gösteriyor.   
Nükleer bir felaketi, yalnızca, savaşın nedeni olan kapitalist sisteme karşı bağımsız bir uluslararası işçi sınıfı hareketi önleyebilir.