IKBY’ye yönelik sınır ötesi operasyona karşı çıkın! Ortadoğu işçilerinin sosyalist çözümünü geliştirin!

Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani’nin Haziran ayında ilan ettiği ve 25 Eylül’de yapılacak olan bağımsızlık referandumu, bölgedeki gerilimleri doruk noktasına ulaştırmış durumda.

IKBY topraklarının yanı sıra “Kürdistan Bölgesi dışında kalan Kürt yerleşimleri”nin de bağımsızlığının oylanacağı referandum, emperyalist müdahaleler sonucunda çeyrek yüzyıldır etnik ve mezhepsel savaşlara saplanmış olan Ortadoğu’da yeni ve daha kapsamlı bir savaşın tetikleyicisi olabilir.

Bugün Kürdistan’ın bağımsızlık referandumu üzerinden ortaya çıkan bölgesel savaş tehlikesi, Ortadoğu’daki ulus devlet sisteminin, ABD emperyalizminin 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana aralıksız bir şekilde sürdürdüğü savaşlar ve müdahaleler eliyle temellerinden sarsılmasının ürünüdür.  

Bedelini yine tüm etnik, dinsel ve mezhepsel topluluklardan Ortadoğu işçilerinin ve yoksul köylülerinin ödeyeceği yeni bir gerici savaşa doğru gidişte başlıca rol oynayan yönetimlerden biri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP iktidarıdır.

Ankara yeni bir istilaya hazırlanıyor

Suriye ve Irak sınırına yoğun bir yığınak yapmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Habur çevresinde, Irak’taki Kürt yönetimine doğrudan askeri müdahale yönünde açık bir gözdağı vermek üzere, 18 Eylül’den beri tatbikat yapıyor.

IKBY’deki bağımsızlık referandumuna başından itibaren karşı çıkan ve son haftalarda giderek sertleşen açıklamalar yapan AKP hükümeti, yarın yapılacak olan referandum nedeniyle, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısını öne çekti. Cuma günü toplanan MGK’den, beklendiği üzere, referandumun “ertelenmesi değil, iptali” çağrısının yanı sıra, doğrudan yaptırım ve askeri müdahale tehdidi çıktı.

“Türkiye’nin yanı sıra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, uluslararası toplum ve Irak Merkezi Hükümetinin de kabul etmediği bu yanlışta ısrar edilmesi halinde… vahim sonuçların ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu”nu belirten MGK açıklaması, açık bir tehditle bitiyordu: “Tüm ikazlarımıza rağmen bu referandumun yapılması halinde Türkiye, ikili ve uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını mahfuz tutar.”  Bu tutum, MGK’nin ardından toplanan bakanlar kurulu tarafından da yinelendi.

AKP iktidarı, yine gözdağı vermek amacıyla, kendisine sınır ötesi askeri müdahale yetkisi veren tezkereyi, zamanı dolmadan haftalar önce, bir yıl daha uzatmak için TBMM’yi olağanüstü toplantıya çağırdı. Tezkere, Cumartesi günü yapılan göstermelik bir toplantıda, Halkların Demokratik Partisi dışındaki partilerin desteğiyle TBMM’den geçti.

AKP hükümetinin daha düne kadar Ortadoğu’daki başlıca (neredeyse tek) müttefiki konumunda bulunan Barzani yönetimini referandumu iptal etmeye çağırmasının ve askeri müdahale ile tehdit etmesinin, iddia edildiği gibi “bölgesel barışı ve güvenliği” korumakla hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

AKP iktidarı ile Barzani yönetimi, ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelerine tam destek vermiş; Irak’ın işgalinden doğan IKBY topraklarındaki kapitalist yağma ve sömürü üzerinden gerici bir ittifak kurmuşlardı. Türkiyeli egemenlerin Barzani yönetimi ile yakın işbirliği, Irak’ın ve Suriye’nin emperyalistler eliyle etnik ve dinsel temelde parçalanmaya sürüklenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Onların bugün karşı karşıya gelmelerinin altında, Ankara’nın NATO’daki ve AB’deki geleneksel emperyalist müttefiklerinden uzaklaşması; Erbil’in ise özellikle İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı mücadele sürecinde ABD ile derinleştirdiği işbirliği yatmaktadır. IKBY önderliği, “IŞİD’le savaş” adına topraklarını genişlettiği, Bağdat’taki merkezi yönetimin son derece güçsüz olduğu, Ankara’nın geleneksel müttefiklerinden büyük ölçüde yalıtıldığı ve Trump’ın İran’a yönelik baskıyı arttırmaya başladığı koşullarda, kendi burjuva çıkarlarını onlardan bağımsız şekilde ilerletmek için en uygun zamanın geldiğini düşünmektedir.

Ortadoğu’daki çözülmemiş tarihsel sorunlar yeniden gündemde

Türkiyeli egemenlerin IKBY’deki bağımsızlık referandumuna karşı çıkmasının ardında, güney sınırlarında kurulacak bir Kürt devletinin, ekonomik ve mali alanlarda Ankara’ya ne kadar bağımlı olursa olsun, bizzat “kendi” Kürtleri için örnek oluşturacağı ve Türkiye’nin parçalanmasına zemin hazırlayacağı kaygısı yatmaktadır.

Benzeri bir kaygıyı İranlı egemenler de taşıyor. Ankara ile Tahran arasında son aylarda artan görüşme trafiğinin nedeni budur. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, IKBY'nin bağımsızlık referandumu yapma yönündeki kararına tepki göstererek “İran'ın bu konuda sergilediği açık tavrı Irak’ın toprak bütünlüğüyle ulusal birliğinin korunmasını desteklemektir.” ifadelerini kullandı.

İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Ağustos ayında Ankara’ya yaptığı ziyarette, IKBY referandumunun gerçekleştirilmemesi konusunda Türkiye ile aynı görüşte olduklarını açıklayarak, bölge ülkelerinin (Irak, İran ve Türkiye) bağımsızlık durumunda ortak müdahalede bulunabileceklerinin işaretini vermişti.

Bir Kürt “bağımsızlığı”nın doğrudan hedefi olan merkezi Irak hükümeti, açıklandığı ilk günden itibaren, referandumu tanımayacağını ilan etmişti. Başbakan İbadi son açıklamasında, “Referandumu şimdi de gelecekte de reddediyoruz… Sınırların, tek taraflı ve güç kullanarak değiştirilmesi kan dökülmesinin kapılarını açar” uyarısında bulunarak askeri müdahaleye hazır olduğunu belirtti.

Her biri büyük bir Kürt nüfusuna sahip olan Türkiye, Irak ve İran dışişleri bakanları, geçen hafta ABD’nin New York kentinde gerçekleştirdikleri üçlü toplantının ardından, bağımsızlık referandumuna karşı ortak bir bildiri yayınladılar. Yapılan açıklamada, IKBY önderliğine “referandumu düzenlemekten kaçınma” çağrısı yapılıyor ve referandumun “Kürtler ve KBY için faydalı olmayacağı” vurgulanıyordu. Onlar, “Bu bağlamda, eşgüdüm içinde karşı-önlemler alma konusunda mutabakata varmışlar”dı.

25 Eylül’de düzenlenmesi planlanan referanduma desteğini açıklayan tek devlet İsrail oldu. İsrail basınına göre, Başbakan Benyamin Netanyahu, 13 Ağustos'ta Amerikalı Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin İsrail'i ziyareti sırasında yaptığı bir açıklamada, Irak'ın parçası durumundaki IKBY'nin bağımsızlığından yana olduğunu dile getirmiş ve "Kürtler cesur, Batı taraftarı ve bizim değerlerimizi paylaşan bir millet." ifadesini kullanmıştı. İsrail, uzun süredir Kürt burjuva önderliklerle stratejik işbirliği içinde ve bağımsız bir Kürt devletinin, bölgedeki başlıca düşmanı olarak gördüğü İran’ı zayıflatacağının farkında.

Başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerin IKBY’deki bağımsızlık referandumu karşısındaki tavrı bütünüyle taktikseldir ve tam bir ikiyüzlülük ile damgalanmaktadır. Ortadoğu’da egemenlik uğruna birbirleriyle yarışan bu güçler, referandumu, Suriye’deki Esad yönetimine karşı rejim değişikliği savaşının şimdi “IŞİD’e karşı mücadele” maskesi altında sürdüğü koşullarda, “zamansız” buluyorlar.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Uluslararası IŞİD'le Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk, 7 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, ABD'nin bağımsızlık referandumuna “kesinlikle karşı” olduğunu söylemiş ve Irak güçleri ile Peşmerge’nin IŞİD’e karşı mücadelede işbirliği yapması gerektiğini vurgulamıştı. ABD yönetimi, en son Cuma günü, Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün yaptığı yazılı açıklamayla, referandumun Kürtler dahil tüm Iraklılar için ağır bedellerinin olacağı uyarısında bulundu.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres ile Avrupa Birliği (AB) Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini de IŞİD ile mücadeleye ve Suriyeli göçmenlere gönderme yapan ve “Irak’ın toprak bütünlüğü”nün önemini vurgulayan benzeri açıklamalar yaptılar.

Milliyetçilik yerine işçi sınıfı enternasyonalizmi

Emperyalist güçler kendi jeostratejik hesapları peşinde koşarken, başta Türkiye’ninki olmak üzere, bölgedeki bütün egemen sınıflar, kendi çıkarlarını emekçi kitlelere pazarlamak için bir kez daha “ulusal çıkarlar” masalına başvuruyor, milliyetçiliği körüklüyorlar.

Onlar bu yolla, bir yandan işçi sınıfı gençlerini komşu ülkelere yönelik yağmacı savaşlarda ölmek ve öldürmek üzere cepheye yollarken, aynı zamanda, içerideki sınıfsal çelişkileri örtbas edebileceklerini ve sınıf mücadelesini bastırabileceklerini düşünüyorlar.

Türkiye egemen sınıfı ile milliyetçi burjuva Kürt önderlikleri arasındaki ilişkiler, bu “ulusal çıkarlar” iddiasının ikiyüzlü, sahte karakterini olabildiğince açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Türkiye egemen sınıfı ve AKP iktidarı, daha düne kadar, “Türkiye’nin ulusal çıkarları”nın, ABD emperyalizminin kuyruğunda milliyetçi Kürt önderlikleri ile kurulacak Sünni İslam eksenli “yeni Osmanlıcı” bir ittifakta yattığını iddia ediyordu. Ancak emperyalist sistemin derinleşen krizi, bu yayılmacı “büyük Türkiye” planlarını çökertti ve Türkiyeli egemenler ile onların Kürt burjuva ortakları, çaresiz bir şekilde, “ulusal” diye yutturmaya çalıştıkları kendi sınıfsal çıkarlarını kendi başlarına, hatta karşıt yönlerde ilerletmeye koyuldular.

Dün “ulusal çıkarlar” adına birlikte yürüyen ve muhtemelen yarın da birlikte yürüyecek olan egemenler, şimdi, aynı “ulusal çıkarlar” gerekçesiyle birbirlerini boğazlamaya hazırlanıyor; burjuva sınıfsal çıkarlar için, farklı ülkelerin emekçi gençlerine birbirlerini öldürmelerini öğütlüyorlar.

Şimdi Barzani önderliğinin referandum kararını ve AKP iktidarının ona yönelik savaş tehdidini gerekçelendiren bu “ulusal çıkarlar” yalanı, aynı zamanda, her iki yönetimin de içeride karşı karşıya olduğu yükselen işçi sınıfı muhalefetini önlemenin ve ezmenin bir aracıdır.

IKBY başkanlığı görevini 2013’ten beri seçim olmaksızın sürdüren Mesut Barzani, parlamentoyu devre dışı bırakmış, rüşvetçi yönetimini koruyabilmek ve içeride tırmanan toplumsal muhalefeti bastırabilmek için otoriter bir rejim inşa etmiştir. IKBY topraklarını emperyalist ülkelerden ve Türkiye’den gelen şirketlerin sömürüsüne açan ve Kürt işçilerini ucuz emek kaynağına dönüştüren Barzani yönetimi, bağımsızlık referandumunu, hızla patlamaya doğru giden siyasal, ekonomik ve toplumsal krizden çıkış yolu olarak görmektedir. Kürt egemen sınıfı ve siyasi temsilcileri, milliyetçiliği körükleyerek, Kürt işçileri ve gençliği içinde yükselmekte olan muhalefeti, sınıfsal ekseninden saptırmaya çalışıyorlar.

Ankara’daki AKP iktidarının durumu da çok farklı değildir. Küresel ekonomik krizin ve ABD emperyalizminin bu krize verdiği tepkinin ürünü olan Ortadoğu’daki savaşların ağır darbeleri altında sendeleyen AKP iktidarı, 15 yıldır, kitlesel işsizliğin ve yoksulluğun eşlik ettiği devasa bir toplumsal eşitsizliğe yol açmış durumda. AKP iktidarı, işçiler ve gençlik içinde yükselen toplumsal muhalefeti ezmek amacıyla güçlü bir polis devleti aygıtı oluştururken, aynı zamanda militarizmi tırmandırmakta ve aynı sahte “ulusal çıkarlar” adına yayılmacı bir dış politika izlemektedir. 

Türk resmi siyaset kurumu içinde, AKP’nin izlediği savaş ve diktatörlük gündemine karşı çıkan hiçbir odak yoktur. Tersine, başta CHP ile MHP olmak üzere tüm siyaset kurumu, kimi taktiksel farklılıklara rağmen, bu yönelimi destekliyor. Elbette “ulusal çıkarlar” adına!

Türkiye’nin IKBY’ye karşı askeri müdahalesini gündeme getiren bu son gerilim, yalnızca Ankara ile Erbil arasında bugüne kadar kurulmuş olan ittifakın ya da Türk siyaset kurumu içindeki ikiyüzlü işbirliğinin gerici karakterini gözler önüne sermiyor. O aynı zamanda, egemen sınıflar arasında ortaya çıkan “küçük” anlaşmazlıkların, küresel ölçekte derinleşen kriz ve tırmanan militarizm koşullarında, kaçınılmaz olarak, bir üçüncü dünya savaşını tetikleyebilecek bölgesel savaşlara dönüşeceğini göstermektedir.

Hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun, tüm bölge işçileri ve gençleri, “ulusal çıkarlar” maskesi altında her durumda yıkıma ve katliama yol açacak olan bu gidişata, yalnızca uluslararası bir sınıf kimliğiyle karşı koyabilirler. Her ülkedeki işçiler ve gençlik, büyük Alman Marksisti Karl Liebknecht’in yüz yıl önce ilan etmiş olduğu ve egemen sınıfın çok iyi bildiği “asıl düşman içeride!” gerçeği doğrultusunda birleşmeli ve savaşa son vermek üzere sosyalist devrimlere hazırlanmalıdır.