İki okura yanıt: Kürt halkının dostları kimlerdir?

İki okurumuz, Türkçe çevirisi 8 Şubat’ta yayınlanan “Chomsky’nin emperyalizm yanlısı Afrin dilekçesi” başlıklı yazımıza ilişkin Facebook paylaşımlarında, bizi, “birebir aynı düşünmeyen kim varsa hemen burjuva, emperyalist vb.” ilan etmekle ve “solcu görünüp kürtleri yok etmenin peşinde” olmakla suçladı (alıntılarda, yazım hataları dahil, hiçbir düzeltme yapmıyoruz).

Sosyal medya paylaşımlarının genellikle üzerinde düşünülmemiş kısa cümlelerle dile getirilen anlık tepkileri ifade ettiğini ve derin bir bilgisizlikle damgalandığını biliyoruz. Dolayısıyla, onlardan birincisinin, “Metinde ABD'nin müdahalesine bir çağrı yapılmıyor.” dedikten hemen sonra, bu sözleri tekzip edercesine, “'Gelişmiş' ülkelerin aydınları, doğal olarak vatandaşları oldukları devletlere [ABD, Britanya, Almanya vb.] ellerinden geleni yapmaları için çağrı yapıyorlar. Bizdeki akademisyenlerin bildirisi gibi.” diye yazması, şaşılacak bir durum değil.

Bu okur, herhangi bir bilgi kırıntısı içermeyen yanıtını, bir öfke patlamasıyla sürdürüyor: “Madem çok biliyorsunuz, uluslararası destek olmadan sizin adlandırmanızla gerici saldırı nasıl önlenecek? Var mı bir cevabınız?... Sizinle birebir anı düşünmeyen kim varsa hemen burjuva, emperyalist vb. oluyor zaten.”

Diğer okurumuzun durumu ise çok daha patolojik. Kendisi, ne bizim yazımızdan ne Chomsky önderliğindeki aydınların dilekçesinden, ne de Ortadoğu'da yaşananlardan haberdar. O, basitçe, “Evet siz solcu görünüp kürtleri yok etmenin peşindesiniz. vijdanınız varmı insanlığınız varmı eşitlik kavramına inanıyormusunuz kendinizi kürtlerin yerine koydunuzmu neden kürtlerin özerkliğini savunan bir şey demiyorsunuz.” (sözcüğü sözcüğüne böyle) diye haykırıyor.

Yalnızca ABD ve Avrupa emperyalizminin kuyruğunda “bağımsızlık” hayali kuran Kürt milliyetçilerinden ve sahte solculardan değil ama Kürt halkının demokratik haklarını savunduğumuz, sınır ötesi harekata en başından itibaren kararlı bir şekilde karşı çıktığımız için Türk milliyetçilerinden de gelen bu tür tepkilerin, özünde ortak bir kaynaktan, emperyalist kapitalist sistemden beslendiklerini belirterek devam edelim.

Muhtemelen birbirini tanımayan iki okurumuzun Chomsky'ye ilişkin yazımıza yönelik tepkisi, onların tarihe, günümüzde yaşananlara, Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi'ne (DEUK) ve Toplumsal Eşitlik'e ilişkin derin bir bilgisizliğinin ötesinde, bizim sahte sol olarak tanımladığımız siyasi akımın yıkıcı ideolojik ve siyasi sonuçlarını sergilediği için, bir yanıtı hak etmektedir.

Önce, onların savunusuna koştuğu Noam Chomsky’nin kim olduğuna bakalım. Bu ünlü ABD’li dilbilimci, bilişbilimci, tarihçi, sosyal eleştirici ve siyasi aktivist, bir grup aydın ile birlikte yayınladığı bir dilekçede, ABD’yi, “Türk istilasına karşı,” Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleye çağırıyor. Bir zamanlar ABD’nin Vietnam Savaşı’na, Latin Amerika’daki askeri operasyonlarına ve “terörle mücadele” adı altında dünya genelinde gerçekleştirdiği askeri müdahalelere karşı çıkmış olan Chomsky’nin bu evrimi, onun da üyesi olduğu bir küçük burjuva radikaller kuşağının siyasi evrimini göstermektedir.

Anarşizmden ve anarkosendikalizmden etkilenmiş sahte solcu bir aydın olan Chomsky, 2016’daki ABD başkanlık seçimlerinde Demokratik Parti’nin adayı olmak için Hillary Clinton’a karşı mücadele eden Senatör Bernie Sanders’i desteklemişti. Sanders NAFTA, CAFTA, PNTR gibi uluslararası ticaret anlaşmalarının “Amerikalı işçiler için felaket” olduğunu iddia eden, Pasifik Ötesi Ortaklık’a (TPP) şiddetle karşı çıkan ("The TPP Must Be Defeated" The Huffington Post, 18 Ağustos 2015) ve vergi, sağlık, sosyal yardımlar vb. konularda reformlar yapılması gerektiğini savunan bir burjuva politikacısıydı. Sahte sol örgütlerin uluslararası ölçekte desteklediği Sanders, adaylık yarışından çekildikten sonra, yandaşlarına, Wall Street’in, Pentagon’un ve istihbarat örgütlerinin adayı Hillary Clinton’a oy verilmesi çağrısı yaptı ve Demokratik Parti’nin “Rusya 2016 seçimlerine müdahalede bulundu” biçimindeki gerici kampanyasının en ateşli yandaşlarından biri haline geldi.

Kendisini “demokratik sosyalist” olarak pazarlayan Sanders’i desteklemekle yetinmeyen Chomsky de, Trump ile Clinton arasındaki başkanlık yarışında da “kötünün iyisi” adına Clinton’a oy verme çağrısı yapmıştı. O, bugün Ortadoğu’ya müdahale etmeye çağırdığı Trump önderliğindeki Cumhuriyetçi Parti için seçimlerden önce şöyle diyordu: “Riskler göz önünde bulundurulduğunda, bugüne kadar günümüzdeki Cumhuriyetçi Parti’den daha tehlikeli bir örgütün olup olmadığını sormak yerinde bir sorudur.”

Chomsky, ABD emperyalizmini Suriye'yi istilaya çağırıyor

Yukarıda, okurlarımızdan birinin “metinde ABD'nin müdahalesi çağrısı yapılmıyor. 'Gelişmiş' ülkelerin aydınları, doğal olarak vatandaşları oldukları devletlere ellerinden geleni yapmaları için çağrı yapıyorlar. Bizdeki akademisyenlerin bildirisi gibi.” sözlerini aktarmıştık.

Chomsky’nin ABD’yi müdahaleye çağırmadığını iddia eden bu okur, bu iddiasını güçlendirmek amacıyla, kasıtlı olarak bir 'ayrıntı'yı atlıyor ve bu hiç de önemsiz değil: Chomsky ve arkadaşları kime sesleniyorlar ve onlardan ne için ellerinden geleni yapmalarını istiyorlar?

Bu sorunun yanıtını, Chomsky ile arkadaşlarının yazdığı dilekçenin birinci ve beşinci (son) paragraflarında buluyoruz. Dilekçenin, başlangıcında, “Biz aşağıda imzası bulunan akademisyenler ve insan hakları savunucuları, Rusya, İran ve ABD liderlerinin Suriye’nin sınır egemenliğinin Türkiye tarafından ihlal edilmemesini garanti altına almasında ve Afrin halkının barış içinde yaşamasına izin verilmesinde ısrarcıyız.” deniliyor.

Görüldüğü gibi, burada üç devletin yöneticilerine yapılan gönderme, Türkiye’nin “böylesi bir harekatı Rusya’nın, İran’ın ve Suriye’nin onayı ve ABD’nin onu durdurmaya yönelik eylemsizliği olmaksızın” gerçekleştiremeyeceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Chomsky’nin ve destekleyicilerinin çağrısının ABD’ye ve diğer emperyalist güçlere yapıldığı, dilekçenin son paragrafında açıkça görülüyor: “ABD’nin ve uluslararası toplumun şimdi Kürtlerin arkasında durma manevi yükümlülüğü vardır. ABD’li yetkilileri ve uluslararası toplumu, Afrin’in istikrarını güvence altına almaya ve Suriye içinde ve dışında başka bir Türk saldırısını önlemeye çağırıyoruz.”

Bu satırların ABD’ye müdahale çağrısı olmadığını iddia etmek, insanların aklıyla alay etmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Bu okur, “Suriye’nin sınır egemenliğinin” 7 yıl önce ABD tarafından başlatılan ve onun Türkiye dahil NATO üyesi ortakları ile Ortadoğulu müttefiklerinin (Suudi Arabistan, İsrail, Mısır, Körfez emirlikleri, Ürdün vb.) desteklediği rejim değişikliği savaşı ile birlikte ayaklar altına alınmış olduğu bilmiyor mu? O, Türkiye ile NATO’daki emperyalist müttefikleri arasında Suriye’deki rejim değişikliği savaşı ve başka konularda yaşanan gerilimlerden; Kürt milliyetçisi önderliklerin ABD’nin başlıca vekil gücü olduğundan, Washington’dan para, silah ve eğitim aldığından ve 2.000’den fazla ABD’li özel kuvvet askeri ile güçlendirildiğinden habersiz mi?

Yoksa o, ABD emperyalizminin, çeyrek yüzyıldan uzun süredir, başta Irak ve Suriye olmak üzere tüm bir bölgeyi harabeye çeviren ve milyonlarca insanın ölmesine, bir o kadarının da yerinden yurdundan edilmesine yol açan savaşları, “bölgeye barış ve demokrasi getirmek” ya da “insan hakları” için mi yaptığını düşünüyor?

Eğer bu soruların yanıtı “evet” ise ki korkarız öyle, bu okurumuzun amacı, Chomsky’nin dilekçesine ilişkin yazımızda da belirttiğimiz gibi, “Suriye’nin kuzeyinde… Esad’a karşı sürmekte olan rejim değişikliği faaliyeti için bir üs olarak kullanılacak kalıcı bir askeri varlık oluşturma biçimindeki Amerikan planına bir gerekçe sağlamaktır.”

Dolayısıyla, Chomsky ve arkadaşlarını savunan bu okurumuzun, Ortadoğu'ya egemen olmak için saldırgan savaşlar ve rejim değişikliği operasyonları sürdüren ve bu amaçla El Kaide ve IŞİD gibi en barbar güçleri palazlandırıp kullanan ABD emperyalizmini ve müttefiklerini (“uluslararası toplum”) birer barış meleği gibi göstermesinde şaşırtıcı bir yan bulunmuyor.

Akademisyenler Bildirisi

Bu okurumuzun, Chomsky'nin önderlik ettiği dilekçeyi Ocak 2016'daki “Akademisyenler Bildirisi”ne (“Barış İçin Akademisyenler”) benzetmesine gelince; bunun, en hafif deyişle, acemice bir yanıltma girişimi olduğunu belirtmek gerekiyor.

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı o bildiriyi imzalayan akademisyenler, “doğal olarak vatandaşları oldukları” “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”ni, Kürt illerinde ayrım gözetmeden süregiden askeri operasyonları için, açıkça, “…yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılacak ağır silahlarla saldırarak, yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal” etmekle suçlamışlardı.

Peki, Chomsky’nin dilekçesinde, ABD emperyalizminin ve ortaklarının çeyrek yüzyıldır Ortadoğu’da sürdürdüğü yıkıcı savaşlara ve rejim değişikliği operasyonlarına (örneğin, onların Mısır’daki Müslüman Kardeşler yönetimini deviren Sisi’ye ya da Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimine verdikleri desteğe) yönelik herhangi bir suçlama ya da kınama var mı? Hayır!

Türkiyeli akademisyenler, bildirilerinde, AKP iktidarının söz konusu operasyonlarını, “Türkiye'nin kendi hukukunun ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali” olarak tanımlıyor ve “ insan hakları ihlallerinin sorumlularının tespit edilerek cezalandırılmasını, yasağın uygulandığı yerde yaşayan vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tazmin edilmesini, bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyor”lardı.

Chomsky ve arkadaşları ise, “vatandaşları oldukları devletlere” (ağırlıklı olarak ABD, Britanya, Almanya) yönelik böyle suçlamalarda ve taleplerde bulunmak şöyle dursun, onların işlemiş oldukları insanlık suçlarını (haksız savaşlar, işgaller, iç savaşlar, askeri darbeler, terör kışkırtıcılığı vb.) örtbas ediyor, ABD emperyalizmini yeni ve çok daha büyük suçlar işlemeye çağırıyorlar.

Tam da bu yüzden, “Barış İçin Akademisyenler” yoğun bir devlet zulmüyle karşılaşmışken, Chomsky ve arkadaşlarının böyle bir tehlike için kaygılanmalarına gerek bulunmuyor.

Tarihten öğrenmek gerekiyor

Bu okur ve onun gibi düşünenler, Chomsky'nin dilekçesindeki “ABD ve uluslararası toplumun şimdi, Kürt halkının arkasında durmak gibi bir yükümlülüğü var.” ifadesine fazla güvenmesinler. Zira biraz tarih bilgisi olan herkes, bu tür “yükümlülükler”in emperyalist politikaların başlıca argümanı olduğunu ve ezilen kitleleri emperyalist savaş arabasına yedeklemek için ileri sürüldüğünü bilir.

Ortadoğu halklarının bugüne kadar maruz kaldığı katliamlar ile karşılaştırılamayacak kadar yıkıcı olacak yeni ve daha güçlü bir emperyalist müdahale üzerinden Kürt halkı için bir cennet elde edilebileceğini sanan bu okurumuza, bu tür ikiyüzlü emperyalist vaatlerden en fazla zarar gören halklardan birinin Kürtler olduğunu anımsatalım.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya, Fransa ve ABD emperyalistlerinin Almanya'nın yanında savaşa girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kendi yanlarında savaşmaları için Kürt egemen sınıflarına yaptığı “bağımsız Kürdistan” vaadi, daha Sevr Anlaşması'nın mürekkebi kurumadan unutulmuştu.

İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen on yıllarda, aynı vaatler, Britanya ile Fransa'nın yerini almış olan ABD emperyalizmi tarafından defalarca yapıldı. Ancak, dönemin Sovyetler Birliği ile emperyalist devletler arasında oynayarak, kendilerine ait bir devlet peşinde koşan milliyetçi Kürt önderliklerinin büyük umutlar bağladıkları bu vaatler, tekrar tekrar unutuldu.

ABD emperyalizmi, İsrail ve İran, 45 yıl önce, 1973 Arap-İsrail savaşının hemen ardından, Bağdat’taki BAAS yönetiminin Suriye’ye yardım etmesini engellemek için, Irak’ta bir Kürt ayaklanması örgütlemişti. CIA, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın talimatıyla, Mustafa Barzani önderliğindeki peşmergelere yoğun para ve silah akıtırken, İran askerleri Kürt savaşçıların yanında Irak’taki BAAS yönetimine karşı savaştılar. Bu operasyonun amacı Bağdat’ın iç sorunlara kilitlenmesi ve zayıflatılmasıydı ve bu hedefe ulaştığında, Kürtler kendi yazgılarıyla baş başa kaldılar. Bu arada, İsrail’in sınırları genişletilerek güvenliği garanti altına alınmış ve Bağdat ile Tahran anlaşmıştı. 1975 yılında, İran kendi Kürtlerine karşı kapsamlı bir saldırı başlatırken, Irak ordusu binlerce Kürt’ü katletti ve iki ülke arasındaki sınır bölgesi Kürtlerden arındırıldı.

Kürt milliyetçisi burjuva önderliklerin emperyalizm ve bölgesel egemen sınıflar ile girmiş olduğu işbirliklerinin en mide bulandırıcı örneklerinden bir diğeri, Kürt yoksul köylülerinin ve gençlerinin birbirini boğazladığı 1980-1988 İran-Irak savaşında sergilendi. Bir milyon dolayında insanın öldüğü ve yüz milyarlarca dolarlık bir maddi yıkımın yaşandığı o savaşta, Barzani'nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Bağdat'taki BAAS diktatörlüğünün, Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise Tahran'daki İslamcı rejimin yanında savaşmıştı.

Milliyetçi Kürt önderliklerinin emperyalizm ile bir diğer işbirliği, ABD önderliğindeki “koalisyon”un 1991'de Irak'a karşı başlattığı savaş sırasında yaşandı. Irak'a yönelik yıkıcı bir hava saldırısı başlatan ABD, Irak halkına, Saddam Hüseyin yönetimine karşı ayaklanma çağrısı yaptığında, milliyetçi Kürt önderlikleri buna uydu ve bir ayaklanma başlattı. Onlar, ABD'nin kendilerine bağımsızlık, en kötü olasılıkla özerklik sağlayacağını umuyorlardı. Ayaklanan Kürtler, kısa süre içinde ülkenin kuzeyinde denetimi ele geçirdiler ama onların emperyalistlerden bekledikleri destek gelmedi.

Kuveyt’teki yoğun ABD saldırısı karşısında büyük kayıplar vermiş olan Irak ordusu, ABD ile sürdürülen ateşkes görüşmeleri sırasında, büyük bir intikam duygusuyla içeriye döndü ve kuzeyde Kürtleri, güneyde ise Şiileri kanlı bir şekilde ezdi. Kürt burjuva önderliklerin emperyalizm ile işbirliği politikası, Saddam yönetimi ile anlaşmış olan Washington'ın gözleri önünde on binlerce Kürt’ün katledilmesiyle sonuçlandı.

Irak ordusunun giriştiği katliamın ardından, sendikalar ve sahte sol, Kürtleri savunma adına uluslararası ölçekte bir kampanya başlattı. ABD’nin ve “koalisyon” ortaklarının Irak’a karşı daha etkili ve kesin bir saldırı başlatması talebiyle sürdürülen bu kampanya, önce “uçuşa yasak bölge” ilan edilmesine, ardından da ABD'nin Irak’ı işgaline ve bir milyonu aşkın Iraklının öldürülmesine yol açacaktı.

Tüm bir Irak toplumunu harabeye çeviren bu işgal, Irak’ın kuzeyinde özerk bir Kürt bölgesinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bununla birlikte, Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) adı altında Irak anayasasında da kabul edilen bu özerklik, hem Iraklı burjuva Arap önderliklerin hem de Kürt egemenlerinin gerici milliyetçi politikaları yüzünden, Arap ve Kürt emekçileri arasında, düşmanlık düzeyinde derin bir güvensizlik duygusu ile damgalandı. Dahası, KBY, gırtlağına kadar rüşvete ve yolsuzluğa batmış en güçlü iki milliyetçi burjuva önderliğin (KDP ve KYB) yönetiminde, doğal kaynakların ulusötesi şirketlere peşkeş çekildiği ve Kürt emekçilerinin azgın bir sömürüye ve baskıya maruz kaldığı bir alana dönüştü.

Özetle, emperyalist güçlerin desteğiyle kurulacak sözde “bağımsız” bir devlet eliyle Kürt emekçilerinin küresel şirketler tarafından sömürüsünden ve doğal kaynakların emperyalist yağmasından pay alma özlemlerini gerçekleştirmeye çalışan milliyetçi Kürt önderlikleri, bütün bir yirminci yüzyıl boyunca emperyalizm ile işbirliği içinde oldular.

1978 yılında “bağımsız birleşik demokratik bir Kürdistan” talebiyle “sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı” Kürt milliyetçisi Stalinist-gerillacı bir parti olarak kurulan PKK’nin tarihi de, farklı dinamikler üzerinden de olsa, benzeri bir evrime tanıklık etmektedir.

Kürt halkının yararına olduğu iddiasıyla Irak’ın 2003’te işgal edilmesini destekleyen, son yıllarda ise ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yerleşme planlarının bir parçası olarak sözde IŞİD’e karşı mücadele adı altında kurulmuş olan “koalisyon”un başlıca vekil gücü olarak ön plana çıkan PKK, 1984’te, Türkiye’de, on binlerce can kaybına yol açan ve özellikle Kürt halkı açısından toplumsal bir yıkımı tetikleyen bir gerilla savaşı başlatmıştı. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün yerini parlamenter sistemin aldığı ve yitirilmiş toplumsal ve demokratik haklar uğruna mücadelenin canlanmaya başladığı bir dönemde girişilen bu gerilla savaşı, generaller ve güvenlik bürokrasisi için, toplumsal yaşam üzerinde yitirmekte oldukları etkilerini arttırma yönünde bulunmaz bir nimet oldu. “Bölücü terör” bahanesi altında uzatılan sıkıyönetim ve onu izleyen onlarca yıllık olağanüstü hal uygulamaları sayesinde, işçi sınıfı ve demokratik muhalefet tam bir cendereye alınırken, Kürt halkı, tarihinin en ağır baskılarına maruz kaldı.

Dönemin devlet başkanı Hafız Esad’ın (Beşar Esad’ın babası) koruması altında Suriye’de yaşayan Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında ülkeyi terk etmeye zorlanması ve ardından Türkiye’ye teslim edilmesi, PKK için bir kırılma noktasıydı. Türk devleti ile birlikte çalışmaya hazır olduğunu ifade eden Öcalan, hapiste tutulduğu İmralı adasında, bağımsız devlet iddiasından vazgeçti ve “demokratik konfederalizm” adlı yeni bir program geliştirdi.

Anarşist, liberter toplulukçu Murray Bookchin’in (1921-2006) düşüncelerinden esinlenen Öcalan, 2011 yılında yayınlanan “Demokratik Konfederalizm Deklerasyonu”nda, “Ulus devletler sistemi, 20. yüzyılın sonundan bu yana, toplumun, demokrasinin ve özgürlüğün gelişmesinin önünde ciddi bir engel haline gelmiştir” diye yazıyordu. Ona göre, “ne kapitalist sistem ne de emperyalist güçlerin baskıları demokrasiye yol açacak”tı; “Görev, toplumdaki dinsel, etnik ve sınıfsal farklılıkları göz önünde bulunduran… tabana dayalı bir demokrasiyi geliştirmek”ti.

Marksistlerin 100 yılı aşkın bir süre önce kapitalizmin bilimsel bir çözümlemesi temelinde yapmış oldukları, ulus devletlerin insanlığın gelişmesinin önündeki başlıca engel haline geldiği tespitinin bütünüyle yüzeysel, izlenimci ve faydacı biçimde kabulü, Öcalan’ı ve PKK’yi, elbette ulus devlet sisteminin temelini oluşturan kapitalizme ve onun en gelişkin biçimi olan emperyalizme karşı dünya sosyalizmi uğruna işçi sınıfı eksenli bir mücadeleye yönlendirmedi. Tersine, Öcalan ve izleyicileri, Demokratik Toplum Kongresi’nin 2011 yılında Diyarbakır’da düzenlenen kongresinde, emperyalist kapitalist sistem içinde “siyaset, yargı, öz savunma, kültür, ekonomi, çevre ve diplomasi alanlarında özerklik” talebini yükselttiler.

“Özgürlük”, “eşitlik”, “insan hakları” vb. sloganlar altında pazarlanmaya çalışılan “demokratik konfederalizm” programı, aslında, ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından Yugoslavya’da yaşama geçirdiği ve çeyrek yüzyılı aşkın süredir Ortadoğu’da izlenen küresel egemenlik stratejisinin bir uzantısıydı. Bu strateji, ABD’nin küresel çıkarlarının önünde engel olarak belirlenen ulus devletlerin etnik, dinsel, kültürel vb. kimlik politikaları ekseninde parçalanmasını öngörüyordu.

PKK’nin Suriye’deki, Irak’taki ve İran’daki “kardeş” partileri ile birlikte ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki başlıca vekil gücü haline gelmesini hızlandıran “demokratik konfederalizm” programı, beklendiği üzere, tüm dünyadaki sahte sol güçler tarafından coşkuyla desteklendi.

Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North'un, Savunduğumuz Miras'ın Türkçe basımına önsözde belirttiği gibi:

Politikaya, sınıf çıkarlarının mantığı hükmeder. Bu, özellikle siyasi hizipleri öznel ölçütlere dayanarak değerlendiren akademisyenler tarafından sıkça unutulan temel bir gerçektir. Dahası, onların yargıları, özellikle de oportünistler ve revizyonistler ile bir tartışma söz konusu olduğunda, kendi açıklanmamış siyasi önyargılarından etkilenir. Oportünistler tarafından savunulan politikalar, küçük burjuva akademisyene, genellikle, devrimciler tarafından geliştirilenlerden daha “gerçekçi” görünür. Oysa nasıl ki masum bir felsefe yoksa, zararsız bir politika da yoktur. Kabul edilsin ya da edilmesin, siyasi bir programın sonuçları vardır. Dördüncü Enternasyonal ve SWP, 1940’larda, IKD’nin tarih-üstü ulusal kurtuluş ve evrensel demokrasi programının sosyalizme düşman yabancı sınıfsal çıkarların bir ifadesi olduğunu fark etmişlerdi. Geriye dönüşçü düşünceler, o on yılın sonuna gelindiğinde, anarşist teori çerçevesinde yeniden biçimlendi ve Marksizm karşıtı Bookchin’in çabalarıyla, siyasi faaliyetleri büyük emperyalist devletler ile sonu gelmez manevraları ve işbirliğini içeren Kürt burjuva milliyetçileri arasında daha uygun bir toplumsal ve siyasal dayanak buldu.

ABD emperyalizmi Ortadoğu’ya egemen olmak istiyor

Suriye’de ABD emperyalizmi önderliğinde bir rejim değişikliği operasyonu olarak 7 yıl önce başlatılmış olan iç savaş, Pentagon’un bu ülkeye kalıcı olarak yerleşme amacını ilan etmesinin, Türkiye’nin Afrin’deki PYD/YPG varlığına yönelik askeri müdahalesinin ve son birkaç gün içinde yaşananların (Suriye hükümet güçlerine yönelik hava saldırıları ve İsrail uçağının düşürülmesi) ardından hızla doğrudan devletler arasında yapılacak bölgesel bir savaşa doğru evriliyor.

Türk ordusunun ve onun Suriye’deki vekil gücü Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) yaklaşık bir ay önce Afrin’e girmesi, doğrudan gerekçesi ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının ilan edilmiş (ya da gizli) niyeti ne olursa olsun, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya egemen olmak amacıyla başlattığı savaşların ve rejim değişikliği operasyonlarının, yani emperyalist savaşın bir devamıdır.

Temmuz 2013’te Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarına yönelik ABD-AB destekli askeri darbenin ve Pentagon’un Suriye’de ÖSO’nun yerine Kürt milliyetçilerinin baskın olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) vekil güç seçmesinin ardından, bu rejim değişikliği operasyonlarının başlangıçta en ateşli destekleyicisi olan AKP iktidarı ile NATO’lu müttefikleri arasında ciddi anlaşmazlıklar çıktı. Ankara’nın Moskova-Çin eksenine yakınlaşma işaretleri verdiği o süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve AKP iktidarına yönelik 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi ile doruk noktasına ulaştı. Hızla Batı karşıtı bir söylem benimseyen Erdoğan, yoğun bir milliyetçi söylem eşliğinde ABD’ye, Almanya’ya “kafa tutmaya” başlarken, Kürt milliyetçilerine yönelik baskılar da tırmanmaya başladı.

ABD’nin Suriye’deki başlıca vekil gücü olan ve Ankara tarafından PKK’nin uzantısı bir terör örgütü olarak tanımlanan Demokratik Birlik Partisi’ne (PYD) ve onun milis gücü Halk Savunma Birlikleri’ne (YPG) yönelik bu operasyon, yalnızca, NATO müttefiki olan iki ülke (ABD ve Türkiye) arasında doğrudan bir askeri çatışma olasılığını arttırmakla kalmıyor.

Bu operasyon ile birlikte, Türk birlikleri ile güneyden ilerleyen Rusya ve İran destekli Suriye hükümet güçleri arasında bir doğrudan çatışma tehlikesi de her zamankinden daha mümkün bir hal almış durumda ki böyle bir çatışma, Ankara ile Moskova ve Tahran arasında görünüşte iyi olan ilişkileri muhtemelen yeniden toparlanamayacak şekilde bozabilir.

İttifakların gün içinde değiştiği son derece değişken koşullarda, AKP iktidarı, ABD’nin tercihini Kürt milliyetçisi vekilleri zararına Ankara’dan yana yapması durumunda, yeniden, Pentagon’un Esad rejimini savaş yoluyla devirme ve Ortadoğu’ya yerleşme planlarında aktif biçimde yer almaya yönelebilir. Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı ve AKP’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Temmuz 2016’da kendisine karşı düzenlenen darbe girişimi de dahil birçok şeyi unutarak, yeniden sözde “stratejik ortak” konumuna dönmesi, Rusya’nın ve İran’ın karşı cephede yer alacağı kapsamlı bir Ortadoğu savaşını yakınlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

ABD ile AB arasındaki ve bizzat NATO ittifakı içindeki çelişkilerin sürekli olarak arttığı; Washington’ın Rusya’yı, Çin’i ve İran’ı açıkça hedef tahtasına yerleştirdiği bir ortamda, Ankara’nın manevra alanı hızla daralıyor. AKP iktidarının atacağı bir sonraki adım ne olursa olsun, Afrin operasyonu, gerçekte bir parçası olduğu bölgesel, hatta küresel savaş dinamiklerini hızlandırmaktan başka bir işlev görmemektedir.

Kürt halkının müttefiki emperyalist devletler değil, uluslararası işçi sınıfıdır

Son olarak, eleştirmenimizin Facebook paylaşımında bize yönelttiği, “Madem çok biliyorsunuz, uluslararası destek olmadan sizin adlandırmanızla gerici saldırı nasıl önlenecek? Var mı bir cevabınız?” sorusunu yanıtlayalım.

Kürtlerin ve baskı altındaki tüm halkların demokratik haklarına yönelik saldırıları önlemenin ve gerçek barışı sağlamanın tek yolu, onun da belirttiği gibi, “uluslararası destek”tir. Ancak bu destek, dünya egemenliği yolunda Ortadoğu halklarına savaşlar, iç savaşlar ve diktatörlükler ile damgalanan bir kölelikten başka bir şey vaat etmeyen ABD emperyalizminden ve onun Avrupalı ortaklarından değil; başta emperyalist ülkelerde yaşayanlar olmak üzere, yalnızca uluslararası işçi sınıfından gelebilir.

Gerçek şu ki, emperyalizm ABD’de ve diğer büyük kapitalist devletlerde sosyalist işçi sınıfı devrimleri eliyle ortadan kaldırılmadıkça, emperyalist savaşlar ve katliamlar son bulmayacak ve dahası bir üçüncü dünya savaşının patlaması engellenemeyecektir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, bu yüzden, dünya çapında savaş karşıtı sosyalist bir işçi sınıfı hareketi inşa etme mücadelesini uzun bir süre önce faaliyetinin merkezine yerleştirmiştir.

Kürt halkının yazgısını, milliyetçi Kürt önderliklerinin, Chomsky’nin ve uluslararası sahte solun yaptığı (ve eleştirmenimizin savunduğu) gibi emperyalist devletlerin dünya egemenliği hesaplarına tabi kılmak, tarihte onlarca örneğini gördüğümüz ve bugün Ortadoğu’da yaşadığımız gibi, Kürt işçilerini ve yoksul köylülerini gerici milliyetçi önderliklerin kuyruğunda emperyalist savaş yönelimine yedeklemekten ve bölge halklarını birbirine düşman kılmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Özetle, Kürt halkının özgürlüğü, komşu halkların emperyalistler devletler tarafından yıkıma uğratılması yoluyla değil; yalnızca tüm Ortadoğu halklarının emperyalizmden özgürleşmesi ile elde edilecektir. Bu, emperyalist yağmadan ve kapitalist sömürüden kurtulmuş, emperyalistler tarafından çizilmiş yapay sınırların ortadan kaldırıldığı bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.

Ortadoğulu emekçilerin kurtuluşu, emperyalist ülkelerdeki kardeşleri ile birlikte, tüm doğal ve toplumsal kaynakların kapitalist kar için değil ama toplumsal gereksinimleri karşılamak üzere işçi sınıfının denetimi altında kamulaştırıldığı sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya sistemi olarak sosyalizm uğruna mücadelenin başarısına bağlıdır.