Irak Savaşı’nın başlamasının 15. yılı

15 yıl önce, 20-21 Mart 2003 gecesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Büyük Britanya’nın silahlı kuvvetleri, 26 milyon nüfuslu Irak’ın yasadışı ve kışkırtılmamış istilasını başlattılar. Bombalar ve füzeler Irak kentlerine yağmaya başlar, tanklar ve zırhlı araçlar Kuveyt’ten sınırı geçerken, ABD Başkanı George W. Bush, yıkıcı sonuçları dünya politikasını hala biçimlendiren bir saldırı savaşını başlatmıştı.

Dünya Sosyalist Web Sitesi (WSWS), bu saldırının Irak halkı için sonuçlarını, “toplumkırım”, tüm modern uygarlık altyapısının kasıtlı imhası olarak nitelemişti (Bkz: “ABD’nin Irak savaşı ve işgali: Bir toplumun öldürülmesi”). Benzer felaketler, bugün, ABD saldırısının Bush’un Demokratik ardılı Barack Obama eliyle sürdürülüp genişletilmesinin doğrudan bir sonucu olarak, Suriye’yi, Libya’yı ve Yemen’i de ziyaret etmiş durumda. Şimdi, Donald Trump, listeye İran’ı ve Kuzey Kore’yi ekleme tehdidinde bulunuyor.

Brown Üniversitesi’ndeki Watson Uluslararası ve Kamu İşleri Enstitüsü’nün destek sağladığı Savaşın Bedeli Projesi’nin yinelenen sayımlarına göre, Irak ile Afganistan’daki savaşlarda, büyük kısmını Irak’takilerin oluşturduğu toplam 370.000 insan doğrudan; 800 insan da dolaylı olarak öldürüldü. Ölüm oranı araştırmalarına ve diğer halk sağlığı ölçümlerine dayanan diğer tahminler, ölü sayısını 2,4 milyona kadar yükseltiyor.

Irak’a yönelik savaş, Başkan Bush ve Britanya Başbakanı Tony Blair tarafından, bilinçli ve alçakça yalanlar temelinde başlatılmıştı. Bu yalanlar, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in, dünya halklarını tehdit eden “kitle imha silahları”na sahip olduğu ve New York’a ve Washington’a yönelik 11 Eylül terör saldırılarını gerçekleştiren Usame Bin Ladin’in El Kaide’si ile ittifak içinde olduğuydu.

O dönemlerde emperyalizmin propagandacıları tarafından çok iyi bilinen gerçek, Saddam Hüseyin’in, hiçbir zaman, ona 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında İran’a karşı kullanması için ABD ve Avrupalı güçler tarafından tedarik edilmiş olan ilkel kimyasal silahlardan fazlasına sahip olmadığıydı. Onun olgunlaşmamış nükleer programı, ABD ve BM denetimi altında tamamen kesilmişti ve Saddam, laik milliyetçi rejimini devirme peşinde koşan El Kaide’nin Sünni köktendincilerine şiddetle düşmandı.

WSWS’nin açıklamış olduğu gibi, savaşın asıl dürtüsü, dünyadaki en zengin kaynaklardan biri olan Irak petrollerine el koymak ve dünyadaki petrol ihracatının esas kısmının kaynağı olan Ortadoğu’da ABD emperyalizmi için baskın bir stratejik konum elde etmekti. Bu, Washington’a, Avrupa’daki ve Asya’daki başlıca rakipleri karşısında, petrol üzerinde mutlak bir güç sağlayacaktı.

Uluslararası hukuk açısından, Irak’a yönelik ABD-Britanya istilası bir savaş suçu, egemen bir ulus olarak Irak’ın haklarının küstahça ve gayrimeşru bir ihlali idi. Musevi Soykırımı dahil diğer tüm suçların kaynaklandığı bir saldırı savaşı planlayıp başlatmanın Nazilerin en büyük suçu olduğunu ilan eden Nürnberg Mahkemesi’nde belirlenen ilkelere göre, Bush, Blair, Başkan Yardımcısı Cheney ve Colin Powell, Donald Rumsfeld ve Condoleezza Rice gibi yardımcıların hepsi, savaş suçluları olarak yargılanmalı ve hayatlarının kalanını hapiste geçirmeliydi.

Sanık sandalyesinde, onların yanında, Bush yönetiminin yalanlarını yayan ve savaş karşıtı kitlesel duyarlılığı bastırmak için toplu ve kasıtlı bir çabayla Amerikan kamuoyunu savaş propagandası yağmuruna tutan medya uzmanları ve editörler olurdu. Köşe yazarı Thomas Friedman “petrol uğruna savaşla hiçbir sorunu olmadığı”nı ilan ederken, New York Times, “kitle imha silahları” hakkındaki resmi iddialar için başlıca kanal işlevi gören muhabiri Judith Miller aracılığıyla başrolü oynadı. Washington Post’un köşe yazarı Richard Cohen, Colin Powell’ın Irak’ın kimyasal silah stoğuna ilişkin uydurma “kanıt” temelinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi önünde yaptığı sunum hakkında, “o kadar güçlü, o kadar ikna edici ki” savaşa girmekten başka “seçenek yok” diyerek övgüler düzmüştü.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, şirketlerin denetimindeki medyanın halinden memnun savunucularıyla mutlak karşıtlık içinde, ABD-Britanya saldırısından önceki aylarda dünya çapında on milyonlarca insanı kapsayan görülmemiş kitlesel savaş karşıtı gösterilerde ifade edilen kitlesel muhalefeti teşvik etmeye çalışırken, Bush yönetiminin yalanlarını aralıksız olarak teşhir etti.

WSWS yayın kurulu başkanı David North, 21 Mart 2003’te yayınlanan bir açıklamada, büyük ölçüde savunmasız bir ülkeye (Irak) yönelik kışkırtılmamış saldırı ile Nazilerin Eylül 1939’da Polonya’yı istila etmesini karşılaştırmış ve Bush yönetiminin de, Naziler gibi, felaketle sonuçlanmak zorunda olan bir yola girmiş olduğunu belirtmişti.

“Başlamış olan çatışmanın ilk aşamalarının sonucu ne olursa olsun, Amerikan emperyalizminin felaketle randevusu vardır. O, dünyayı zaptedemez. Ortadoğu’daki kitlelere sömürgeci boyunduruğu yeniden dayatamaz. O, savaş aracılığıyla, kendi iç hastalıklarına uygun bir çözümü bulamayacaktır. Tersine, savaş eliyle yaratılmış olan öngörülemez zorluklar ve artan direniş, Amerikan toplumunun bütün iç çelişkilerini keskinleştirecektir.” [1]

Bu uyarı tamamen doğrulanmıştır. Savaşın Amerikan toplumuna etkisi yıkıcı oldu. Bir kez daha Savaşın Bedeli Projesi’nin Kasım 2017’de yayınladığı rakamları aktarırsak, Eylül 2018’de, mali yılın sonuna gelindiğinde, ABD federal hükümeti, 11 Eylül sonrası savaşlara (büyük kısmı Irak için olmak üzere), gazilere kalan yaşamları için yapılan tıbbi ve sakatlık ödemeleri dahil, 5,6 trilyon dolar harcamış ya da borçlanmış olacak.

Dahası, Bush ve Obama yönetimleri savaş harcamalarını zenginleri vergilendirmek yerine borçlanarak finanse ettiği için, federal hükümet, sonuçta 8 trilyon dolara ulaşacak faiz borcu altına girmiştir. Bu, savaşın mevcut bedelinden bile fazladır. Başka bir ifadeyle, Wall Street, Amerikan halkına ve dünyaya dayatılan savaşlardan büyük bir ek gelir kazanacak.

Irak’ta 4.800 ABD askeri ölürken, insani bedel bunun çok ötesine geçmektedir. Irak’ta ve Afganistan’da görev yapmış iki milyon askerden, travma sonrası stres bozukluğuna ve travmatik beyin hasarlarına uğrayan yüz binlercesi dahil, tahminen bir milyonu kayda geçmiş ve sakatlık maaşı almaya başlamıştır.

Bir bütün olarak Amerikan toplumu için aynı derece zararlı başka sonuçlar da var. Tüm ABD halkına karşı, iletişim, internet ve sosyal medya dahil kitlesel bir gözetleme uygulayan bir ulusal güvenlik devletinin geliştirilmesi yoluyla, demokratik haklar paramparça edilmiştir. Yalnızca Irak’tan değil ama Ortadoğu’daki, Orta Asya’daki, eski Yugoslavya’daki, Afrika’daki ve er ya da geç Uzak Doğu’daki neredeyse çeyrek yüzyıldır kesintisiz devam eden askeri saldırganlıktan kaynaklanan şiddet, tüm toplumun içine işlemiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya ekonomisindeki gerçek ağırlığı ile tamamen uyumsuz bir dünya egemenliği konumunu sürdürme çabası (ABD, orduya, kendisinden sonraki bir düzine ülkenin toplamından daha fazla harcama yapıyor), sosyal harcamalardaki sert kesintilerin, eğitimin, altyapının, sağlık hizmetlerinin ve diğer toplumsal gereksinimlerin altının oyulmasının itici gücüdür.

Irak’taki savaşın bir diğer sonucu, ordu-istihbarat aygıtının Amerikan siyasi yaşamında merkezi bir role yükselmesi olmuştur. Irak ve Afganistan savaş suçluları (Kelly, Mattis, McMaster), Trump yönetiminin ulusal güvenlik politikasını yönetiyorlar. Demokratik Parti, şu anda, neredeyse tamamı Irak ve Afganistan savaş gazisi olan çok sayıda ordu-istihbarat yetkilisi tarafından devralınıyor. Onların çoğu sıradan askerler değil; savaşın örgütlenip başlatılmasında hem siyasi bakış açısını hem de suç sorumluluğunu paylaşan Özel Kuvvet yetkilileri ya da istihbarat ajanlarıydı.

Savaşın 15. yıldönümü, emperyalizmin suçlarını ve kendi suç ortaklığını tam bir sessizlikle geçiştirmeyi tercih eden Amerikan medyasında çok az yer buldu. Bu, Irak ile savaşı gerekçelendirmek için kullanılmış olan aynı yöntemlerin şimdi çok daha korkunç bir felaketi; Rusya’ya karşı, mantığı nükleer silahları içeren topyekün bir savaşa götüren bir provokasyon ve saldırı kampanyasını kışkırtmak için kullanılırken, haydi haydi gereklidir.

Rusya’ya karşı şimdiki kampanya, şeytanlaştırma hedefi olarak Vladimir Putin’in Saddam Hüseyin’in yerini almasıyla birlikte, uydurma olduğu Irak’a karşı kampanyadan çok daha belli ve açık olan yalanlara dayanmaktadır. Bu hikayede, Rusya’nın Britanya casusu Sergey Skripal’i zehirlediği iddiası, Saddam Hüseyin’in “kitle imha silahları”na karşılık gelmektedir. Britanya Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Washington ve Londra tarafından hedef alınan Rus yönetimi ile tırmanan bir cepheleşme için gereken “kanıt”ı sunma konusunda, Colin Powell’ın rolünü oynamak istemektedir.

Ancak bu 15 yıl boşuna geçmedi. Emperyalist savaşa muhalefetin tek tutarlı sesi olan Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin izleyici kitlesi, dünyanın dört bir yanında giderek büyüyor. WSWS tarafından ileri sürülen Marksist perspektif, uluslararası işçi sınıfı için ileriye giden yolu gösteriyor. Günümüzde savaşa karşı mücadele, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) ve tüm dünyada Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ne bağlı kardeş partilerinin inşasını gerektiriyor.

[1] Tarihsel ve Uluslararası Temellerimiz – Sosyalist Eşitlik Partisi (ABD) içinde, Mehring Yayıncılık, syf. 221

21 Mart 2018

İngilizce özgün metin