İşçi sınıfının “T A M A M”ını burjuvazininkinden ayırt etmek gerekiyor

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, dün, partisinin grup toplantısında, “Şayet bir gün milletimiz ‘tamam’ derse ancak o zaman biz kenara çekiliriz” demesinin ardından, sosyal medyada “T A M A M” etiketiyle bir paylaşım patlaması oldu.

Twitter’da bu etiketle yapılan paylaşım sayısı 2 milyonu aşarak dünyada ilk sıraya çıkarken, AKP’nin DEVAM etiketli karşı seferberlik çabası birkaç yüz binle sınırlı kaldı. Ardından, bu paylaşımların da robot hesaplardan yapıldığının anlaşması üzerine Twitter söz konusu mesajları sildi. Dün, İstanbul Kadıköy’de “T A M A M” pankartıyla yürüyen on kişi polisin sert müdahalesiyle gözaltına alındı.

Muhalefet önderleri de, Twitter hesaplarından konuyla ilgili paylaşımlarda bulundular. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “24 Haziran’da bu iş T A M A M” yazarken, partisinin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce “Vakit TAMAM”; İYİ Parti’nin cumhurbaşkanı adayı ve genel başkanı Meral Akşener ise “Göklerden gelen bir T A M A M vardır” paylaşımında bulundu. HDP’nin hapisteki eski eş başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş “Ketılda sorun vardı ondan geciktim. T A M A M” derken, Saadet Partisi’nin cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu da, “TAMAM İnşallah” diye yazdı.

AKP sözcüsü Mahir Ünal, Twitter hesabından, “T A M A M” etiketli paylaşımların çoğunun “FETÖ’nün ve PKK’nın etkin olduğu ülkelerden” atıldığını yazarak kampanyaya katılan geniş kitleleri suçlamaya kalkıştı. Ünal, öfkesini, “Sandığın ne anlama geldiğini anlamayan klavye kahramanları, 24 Haziran gecesi görüşürüz.” paylaşımıyla açıkça ortaya koydu. Konu, mecliste de, iktidar ve muhalefet vekilleri arasında tartışmalara yol açtı.

Cumhurbaşkanın istemeden tetiklediği ve hızla yayılan bu kampanya, Erdoğan’a ve hükümete yönelik toplumsal öfkenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu toplumsal muhalefet, sınıfsal ve uluslararası gerilimlerin son derece yükseldiği ve hükümetin hem dışarıda hem içeride iyice köşeye sıkışmaya başladığı koşullarda hızla yükselmektedir.

AKP hükümetini zamanından yaklaşık bir buçuk yıl önce 24 Haziran’da erken seçim kararı almaya iten bu gerilimler, seçim kararının alındığı günden bu yana tırmanmaya devam ediyor.

Bunların başında, ABD’nin büyük bir Ortadoğu savaşı hazırlıklarını hızlandırması geliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, dün, beklendiği üzere, 2015’te yapılmış olan İran nükleer anlaşmasından çekileceğini açıklaması, Washington’ın İran’a yönelik saldırganlıkta bir üst aşamaya geçtiğini ilan ederken, AKP iktidarının siyasi ve ekonomik kaygılarını arttırdı.

ABD’nin anlaşmadan çekilme kararı hakkında CNN International’a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şimdi bunun bir anda ters istikamette gelişmesi sadece bölgeyi değil, tüm dünya ekonomisini ve dolayısıyla Türkiye'yi de etkileyecek” dedi.

ABD, uzun bir süredir, İsrail ile birlikte, İran’a karşı saldırganlığını tırmandırıyordu. İsrail, son aylarda arka arkaya Suriye’deki İran hedeflerine hava saldırıları düzenlemiş ve Tahran’a doğrudan saldırı tehditlerini arttırmıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu saldırı hazırlıklarının bahanesi olarak, geçtiğimiz ayın sonunda baştan sona düzmece bir sunum eşliğinde İran’ın anlaşmaya sadık kalmadığını ve gizlice nükleer silah geliştirdiğini iddia etmişti.

Rusya ve İran destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad hükümetini devirmeyi amaçlayan emperyalist destekli yedi yıllık rejim değişikliği savaşının büyük ölçüde başarısızlığa uğramasının ardından, ABD emperyalizmi ve onun İsrail ile Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgesel müttefikleri, Suriye’deki vekil savaşının Ortadoğu çapında devletler arası bir savaşa doğru evrilmesine yol açacak adımlarını hızlandırmış durumdalar.

Geçtiğimiz hafta sonunda Lübnan’da yapılan seçimlerden İran destekli Hizbullah partisinin zaferle çıkması, Suriye’de zaten ciddi bir yenilgiyle karşı karşıya olan ABD emperyalizmi ve onun bölgedeki başlıca ortakları İsrail-Suudi Arabistan-Mısır eksenli İran karşıtı cepheyi daha da öfkelendirdi.

İsrail’in, dün akşam, Trump’ın açıklamasının hemen ardından, Suriye’ye yeni bir hava saldırısında bulunması bu gelişmelere verilmiş bir yanıttı.

Ülkesindeki askeri kuvvetleri savaş durumuna getirmeye başlayan İsrail yönetiminin Suriye’ye, İran’a ve Lübnan’a yönelik bir askeri harekatı ve İran’ın bu saldırıya vereceği tepki, hızla, nükleer silahlı ABD ile Rusya arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşebilir.

İran’a yönelik bir emperyalist müdahalenin tedirginliğini yaşayan Türkiye egemen sınıfı ve AKP iktidarı, söz konusu gerilimin, zaten kopma noktasında olan Ankara-NATO ilişkilerini onarılamaz şekilde paramparça edeceğinden oldukça kaygılı.

Bölgedeki ABD ve Fransız askerleri ile çatışma riskini arttıracak şekilde, ABD’nin Suriye’deki başlıca vekil gücü olan PYD/YPG’ye karşı başlattığı askeri harekatını sürdürme “kararlılığını” her fırsatta yineleyen, bir yandan Beşar Esad’ın devrilmesi hedefinden vazgeçmeyen ama aynı zamanda onun başlıca destekleyicileri olan Moskova ve Tahran ile ittifak kurmuş olan AKP iktidarının dış politikada içine düştüğü açmaz, giderek, ABD emperyalizmi ile Rusya arasında artık daha fazla oynamayacağı bir noktaya ulaşıyor.

Zira hem İran hem de Rusya, Washington tarafından, ABD emperyalizminin petrol zengini ve stratejik açıdan son derece önemli Ortadoğu’ya egemen olma yöneliminin önündeki başlıca engeller olarak görülüyor. İran’a karşı eli kulağındaki savaş, Rusya’ya karşı savaş hazırlıklarının ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.

İran düşmanlığında başı çeken ve bir aydan biraz uzun süre içinde Gazze sınırında 40’tan fazla silahsız Filistinliyi katleden İsrail ve nükleer anlaşmayı çöpe atan Trump ile Esad konusunda aynı safta yer alan ve ABD-Britanya-Fransa’nın geçtiğimiz ay Suriye’ye gerçekleştirdiği gayrimeşru saldırıya destek veren AKP hükümeti, ya İran ve Rusya ile işbirliğini sürdürme ya da ABD emperyalizminin politikasına boyun eğme seçenekleriyle karşı karşıya.

Dış politikadaki bu açmaza, derin bir ekonomik kriz ve özellikle işçi sınıfı içinde artık patlama noktasına gelmiş olan büyük bir toplumsal huzursuzluk eşlik ediyor. Sürekli artan işsizlikte, yoksullukta ve toplumsal eşitsizlikte ifadesini bulan ekonomik kriz, hükümet yetkililerinin ve onların emrindeki medyanın yalanlarla ya da komplo teorileri ile örtbas edemeyeceği kadar yıkıcı bir boyut edinmiş durumda ki bu, Erdoğan’ın erken seçim kararında Ortadoğu’daki gelişmeler kadar önemli bir etmendi. Yılbaşından bu yana yüzde 15 artan dolar kurunun son gelişmelerin ardından yeniden tırmanışa geçerek 4,35 lirayı görmesinden sonra, Erdoğan, ekonomi kurmaylarını cumhurbaşkanlığına çağırdı ve alınacak önlemler üzerine bir görüşme yaptı.

Bu uluslararası ve sınıfsal gerilim koşullarında, geniş işçi ve gençlik kitlelerinin, 16 Nisan referandumundan şaibeyle “evet” çıkaran Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplumsal karşıdevrim, diktatörlük ve savaş hükümetine “T A M A M” diyeceğinden kuşku yok.

Bununla birlikte, işçi sınıfının ve gençliğin “T A M A M”ı ile burjuva muhalefetinki arasında net bir ayrım yapılması gerekiyor.

Sorulması gereken ilk soru şudur: 24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde AKP-MHP ittifakına (“Cumhur İttifakı”) rakip olarak kurulan CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi ittifakı (“Millet İttifakı”) ile HDP ya da onun önderliğinde kurulacak olan bir Kürt milliyetçisi ittifak, egemen sınıfın “toplumsal karşıdevrim, diktatörlük ve savaş” gündemine karşı çıkıyor mu? Bu sorunun yanıtı, tartışmasız bir şekilde, “hayır”dır.

CHP’nin kapalı kapılar ardında sürdürdüğü pazarlıklarla kurulan ve “büyük sağ ittifak” olarak tanımlanabilecek olan Millet İttfakı’nın bileşenleri, gericilikte AKP ile MHP’den hiç de geri kalmadıklarına dair uzun bir sicile sahiptirler. Emperyalizm ve savaş yanlısı bu ittifakın başlıca rolü, patlamaya doğru giden kitlesel halk hoşnutsuzluğunu kendi arkalarına yedekleyerek düzen sınırları içerisinde tutmaktır.

Bu partilerin hiçbiri Ortadoğu’da sürmekte olan emperyalist yağma savaşına karşı çıkmamakta; iktidarın “PKK ile mücadele” bahanesi ile sürdürdüğü sınır ötesi askeri operasyonlara ve savaş hazırlıklarına tam destek vermektedir.

Kendisini “demokrasi kahramanı” olarak pazarlamaya çalışan CHP’nin, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda AKP’ye destek verdiği; HDP’nin eski eşbaşkanı şimdi cumhurbaşkanı adayı olan Selahattin Demirtaş dahil milletvekillerinin ve yüzlerce yöneticisinin tutuklanmasının başlıca suç ortağı olduğu unutulmamalı.

Bugünkü Saadet Partisi’nin içinden çıkmış olan AKP ona ne kadar alternatif olmuşsa, MHP’nin içinden çıkan Merel Akşaner önderliğindeki İYİ Parti de MHP’ye o kadar alternatif olabilir. 1993’teki Sivas katliamı sırasında kentin Refah Partisi’nden belediye başkanı ve katliamın suç ortaklarından biri olan Temel Karamollaoğlu’nun “demokrasi öncüsü” olarak pazarlanması, bu sağcı ittifakın gerici karakterini açıkça gözler önüne sermektedir.

CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi ittifakına katılmak için elinden geleni yapan ama geri çevrilen HDP ise, ABD ve Avrupa emperyalizminin bölgedeki savaşının en ateşli savunucusu konumundadır. HDP, yaklaşan seçimlerde, bölgede yıllarca devletle birlikte Kürt emekçilerine ve gençlerine kan kusturan Hizbullah’ın siyasileşmesiyle kurulmuş olan Hüda-Par ile ittifak kurma görüşmeleri yapmış, ancak tabandan gelen muhalefet sonucunda bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Kürt burjuvazisinin ABD ve AB yanlısı kesimlerinin çıkarlarını savunan HDP, daha birkaç yıl öncesine kadar AKP’nin başlıca işbirlikçisiydi ve egemen sınıfın işçi sınıfına yönelik kapsamlı ekomomik ve toplumsal saldırılarını onaylıyordu. Söz konusu olan, NATO’nun Parlamenterler Meclisi’nde sorumluluk üstlenen bir partidir.

Kuyruğuna takılmış çok sayıda Stalinist, Maocu ve sahte solcu grubun desteğiyle “sol” bir maske takmaya çalışan HDP, dar görüşlü milliyetçi çıkarlar uğruna her güç ile anlaşmaya hazır bir burjuva partisi olarak, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması ve durumda çok önemli değişiklikler olmaması durumunda, sahip olduğu oy potansiyelini, “Cumhur” ve “Millet” ittifakları ile kapalı kapılar arkasında girişeceği pazarlıklarda kullanacaktır.

Unutmamak gerekir ki, CHP ve HDP, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından, bugün AKP iktidarının fiili ortağı olan MHP ile bir koalisyon hükümeti kurmak için ellerinden geleni yapmış ama MHP’nin bu teklifi reddetmesi sonucunda başarısızlığa uğramışlardı. Aynı dönemde, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu AKP ile haftalarca koalisyon görüşmeleri yaparken, HDP önderi Demirtaş, seçimden birkaç gün önce, sadece CHP ile değil AKP ile de koalisyon kurabileceklerini söylemişti.

Burjuva muhalefetin ve onun kuyrukçusu sahte solun Erdoğan ve AKP karşısında sergilediği, “Gitsinler de, ne olursa olsun” yaklaşımı, tarihteki sayısız örneğin gösterdiği gibi, kitleler için kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanacaktır. ABD’de “değişimin adayı” olarak pazarlanan Barack Obama, Cumhuriyetçi Bush yönetiminin emperyalist savaş ve toplumsal karşıdevrim politikasına son vermek bir yana, onu görülmemiş boyutlara çıkarmış ve Trump’ın seçilmesinin önünü açmıştır. Yunanistan’daki Syriza, AB’nin dayattığı kemer sıkma programına son verme vaadiyle ve yaygın halk muhalefetinin üzerinden iktidara gelmiş ama önceki hükümetlerden çok daha sert bir kemer sıkma programını uygulamaya koymuştur. Fransa’da Hollande’ın Sosyalist Parti hükümetinin ardından geçtiğimiz yıl iktidara gelen Devlet Başkanı Emmanuel Macron, egemen sınıfın toplumsal karşıdevrim, diktatörlük ve savaş gündemini bir üst aşamaya taşımış; Suriye’yi bombalamış ve işçi sınıfına savaş açmıştır.

Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok. O zamanlar en keskin NATO ve AB yanlısı olan Erdoğan önderliğindeki AKP hükümeti, 2002’de, önceki koalisyon hükümetine yönelik yaygın halk muhalefetinin üzerinden “istikrar, barış ve demokrasi” savunucusu diye pazarlanarak iktidara gelmiş ve yıllarca başta HDP olmak üzere burjuva muhalefetin ve sahte solun desteğini almıştır.

Dünya genelinde egemen sınıfları ve burjuva iktidarları aynı gerici politikaları izlemeye iten şey, tek tek önderlerin düşünceleri ya da niyetleri değil; uluslararası nesnel koşullardır. Bugün, tüm emperyalist güçleri dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesinde birbirlerine karşı savaşa hazırlanmaya, bu savaş hazırlıklarını karşılamak için toplumsal karşıdevrimi hızlandırmaya ve içerideki işçi sınıfı tehdidini bastırmak için diktatörlük inşa etmeye iten bu nesnel koşullar, II. Dünya Savaşı öncesindekilerle büyük benzerlik taşımaktadır.

İşçi sınıfı, egemen sınıfın savaş ve diktatörlük yöneliminde ortaklaşan ama taktiksel konularda birbirinden ayrışan hiziplerini temsil eden burjuva partiler arasında tercih yapmak yerine, tüm savaş partilerine karşı çıkmak ve kendi bağımsız siyasi perspektifini ve örgütlenmesini geliştirmek zorundadır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) 2014 yılında yaptığı açıklamada belirttiği gibi:

Savaşa karşı mücadele olmaksızın sosyalizm uğruna; sosyalizm uğruna mücadele olmaksızın da savaşa karşı mücadele edilemez. İşçi sınıfı, savaşa, gençliğe ve ezilen kitlelere, sosyalist bir program temelinde yol göstererek karşı çıkmalıdır. Bu, siyasi iktidarı alma, bankaları ve büyük şirketleri mülksüzleştirme ve bir dünya sosyalist işçi devletleri federasyonunu inşa görevine girişme programıdır.  

Tüm bu gerçekler ışığında, bugün burjuva muhalefet ve arkasındaki sahte sol tarafından bir kez daha düzen sınırları içerisine hapsedilmeye çalışılan yaygın işçi sınıfı muhalefeti için ileriye giden tek yol, toplumsal karşıdevrime, diktatörlüğe ve savaşa karşı enternasyonalist sosyalist alternatif olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’ni inşa etmekten geçmektedir. 24 Haziran seçimlerinden hangi sonuç çıkarsa çıksın, işçi sınıfı için “T A M A M”, iktidarıyla muhalefetiyle, bu köhne düzeni savunan tüm burjuva partilerine karşı sosyalist devrimin zaferi demektir. İşçi sınıfının uluslararası sosyalizm programı temelindeki kitlesel seferberliğiyle gerçekleşecek bir devrimden başka hiçbir yönetim değişikliği ileriye giden bir yol sunmayacaktır.