İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısı ve Filistin halkı üzerine oynanan oyunlar

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) dönem başkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından çağrısı yapılan dünkü (13 Aralık, Çarşamba) olağanüstü toplantısı, yayınlanan bir bildiri ile sona erdi.

ABD Başkanı’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını açıklayan kararına tepki olarak düzenlenen toplantıya, 48 ülkenin devlet ya da hükümet başkanları katılmıştı. İİT’nin üyeleri arasında varolan anlaşmazlıklar, hatta düşmanlıklar, dünkü olağanüstü toplantısında yapılan konuşmalarda da gözler önüne serildi.

Toplantıdaki ilk konuşmayı yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail hükümetine ve ABD’deki Trump yönetimine ateş püskürürken, İsrail’i “işgalci ve terörist devlet” ilan etti, Trump’ın kararının “hukuk dışı, mantık dışı, ahlak dışı” olduğunu söyledi.

“Ey Trump sen bu İsrail'in mi arkasında duruyorsun ya? Burada işgal var, burada işkence var, burada terör var. Burayı mı savunuyorsun?” diye gürleyen Erdoğan’a göre, Trump’ın kararı “gerek vicdan gerek hukuk gerek tarih önünde hükümsüz”dü. Washington’ın artık İsrail ile Filistin arasında arabuluculuk yapamayacağını vurgulayan Erdoğan, “Bu süreç artık bitmiştir” dedi ve tüm ülkeleri, “Kudüs’ü Filistin Devleti'nin işgal altındaki başkenti olarak tanımaya” davet etti. Erdoğan’ın konuşması, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerde son yıllarda yaşanan kötüleşmenin kopma noktasına geldiğinin bir diğer belirtisiydi.

Benzeri düşünceler, kısmen ılımlı bir tonda da olsa, Filistin Devlet Başkanı Abbas tarafından yinelendi. "Bütün gücümüzle artık işgal altındaki Filistin'in devlet olarak tanınması için çalışmalıyız." diyen Abbas, Trump’ın Kudüs kararının, uluslararası hukukun, anlaşmaların ve özellikle de BM kararlarının açık ihlali olduğunu vurguladı. Abbas, "Böylelikle, ABD artık barış sürecinde arabulucu olma vasfını yitirmiştir ve asla ilerde siyasi barış sürecinde ABD'nin de yer almasına müsaade etmeyeceğiz." dedi.

Filistin burjuvazisinin bu rüşvetçi ve müflis temsilcisinin tüm amacı, İİT toplantısını kullanarak, ABD’nin Avrupalı rakiplerine (özellikle Fransa ile Almanya’ya) ve bölgesel güçlere, onlarla işbirliğine hazır olduğu mesajını vermekti. O, bu amaçla, Trump’ın ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma hamlesinin “meseleyi siyasi çekişmeden dini çekişme ve çatışmaya dönüştürme tehlikesi” oluşturduğuna gönderme yaptı.

Araya serpilmiş “sert” çıkışlar bir yana, Abbas’ın tüm konuşması, “uluslararası meşruiyet”e ve “uluslararası hukuk”a bağlılık üzerine kuruluydu. Birleşmiş Milletler’in kararlarına gönderme yapan Abbas, on yıllardır yinelediği sızlanmaları sürdürdü: "İsrail, hiçbir uluslararası karara uymuş değil. İsrail, BM 164 sayılı karar ve diğer kararlarını uygulama taahhüdünde bulunmasına rağmen bunu uygulamadı. Hepimizle dalga geçti."

Ancak Abbas, İsrail’in kurulmasından itibaren sürmekte olan bu “dalga geçme”ler karşısında, beklendiği gibi, yeni hiçbir şey söylemedi. O, asla gerçekleşmeyeceğini bildiği halde, bütün devletleri İsrail’i tanımaktan vazgeçmeye çağırdı ve İİT ülkelerinden İsrail’e karşı “ekonomik ve siyasi kararlar” almalarını istedi.

“Biz arabuluculuk konusunda uluslararası bir mekanizma istiyoruz... Uluslararası kuruluşların bu konuda inisiyatif alması gerekiyor. İki devletli bir çözümün hayata geçirilmesinin zamanı gelmiştir.” diyen Abbas, büyük bir utanmazlıkla, "Başımız hep gökyüzüne karşı dik kaldı. Bizler imanımızla, mücadelemizle ve zafere olan inancımızla durmadık ve durmayacağız." diye böbürlendi.

İİT’nin, Arap dünyasından büyük ölçüde dışlanmış, dahası Suudi Arabistan önderliğindeki bir koalisyon tarafından düşman ilan edilmiş ve ABD emperyalizmi ile İsrail tarafından hedef tahtasına yerleştirilmiş üyesi İran’ın Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, birçok mevkidaşından daha açık sözlüydü. O, Suudi Arabistan’ı, Mısır’ı, Ürdün’ü ve müttefiklerini kastederek, “Siyonist rejim ile işbirliği içinde olan bazı ülkeler”in Trump’ın büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı almasında önemli bir rol oynadığını belirtti. 

Bu ülkelerin “Filistin’in yazgısını belirleme”de başarılı olması durumunda, “kalıcı Siyonist işgal” ile karşılaşılacağını belirten Ruhani, BM Güvenlik Konseyi’ni “gerekli önlemleri almadığı” için eleştirirken, “Siyonist rejime her türlü silahı sağlayan” ABD’yi de kınadı. “ABD hiçbir zaman dürüst bir aracı olmamıştır, olmayacaktır da. Zaten Filistin meselesini çözme çabasında pozitif bir rol oynamadılar. Görüyoruz ki ABD sadece maksimum menfaat elde etmeye çalışıyor.” diyen Ruhani,  İİT üyelerini, “biraz dönüp geçmişten de ders alma"ya çağırdı.

ABD’nin ve bölgedeki müttefiklerinin İran’a karşı savaş hazırlıklarının farkında olan Ruhani, Trump’ın kararının kışkırttığı İİT toplantısından, bölgedeki ülkelere “işbirliğine hazırız” mesajı vermek için de yararlandı ve "İran olarak Müslüman ülkelerin her biriyle işbirliğine hazırız. Böylece Kudüs'ü korumaya hazırız. Bu konuda hiçbir çekincemiz ve ön koşulumuz yoktur." dedi.

ABD emperyalizminin bölgedeki önemli müttefiklerinden olan Ürdün Kralı II. Abdullah’ın, İsrail’deki Siyonist rejime ve Trump yönetiminin kararına yönelik eleştirilerini dile getirdiği konuşması, beklendiği üzere, Erdoğan’ın ve Ruhani’nin konuşmalarının tersine, son derece yumuşaktı.

Trump’ın kararının “çok tehlikeli olduğunu söyleyebiliriz. Bunun hem barışı hem istikrarı etkileyeceğinden eminiz” diyen Ürdün Kralı, on yıllardır söylenen boş nakaratı tekrarladı: "Filistin Devleti Filistin topraklarında kurulmalı, Kudüs de başkenti olmalıdır. Tarihten beri gelen ihtilafın halledilmesinde Kudüs boyutu elzemdir."

II. Abdullah’a göre, “İslam ve Arap dünyasına yönelik bu tehditler, gün geçtikçe artıyor”du; Kudüs halkının “barış ve esenlik içinde yaşayabilmesi” için, “bütün farklılıklarımızı arkamızda bırakıp bir arada olmak ve Kudüs'ü savunmak gerekiyor”du.

İİT’nin Suudi Genel Sekreteri Yusuf bin Ahmed El Useymin’in konuşması da Ürdün Kralı’nınki kadar ikiyüzlü ve sinikti. ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararının bu kentin “Müslümanlar için de kutsal olduğunu bilmeyenler tarafından” alındığını ileri süren Useymin, "Bu karar ABD'nin arabulucu rolünü yok etmektedir. Kudüs'e karşı alınmış bu tutum, durumu daha çok şiddete itecek." dedi. 

Tüm ülkeleri BM kararlarına saygı duymaya çağıran İİT Genel Sekreteri de “iki devletli çözüm”ü savundu. Ona göre, "Filistin devletini kabul etmek” ve bunu yapmamış olan ülkeleri, “barışın ancak bu şekilde geleceğine ikna etmek" gerekiyordu.

Toplantının sonuç bildirgesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da dün “doğmuş” olduğunu iddia ettiği “ittifak”ın ne tür bir şey olduğunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi. İİT, Trump’ın kararını “en güçlü şekilde” kınayan ve “hukuken hükümsüz” ilan eden bildirisinde, "Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin başkenti olarak ilan ediyor” ve “bütün devletleri Filistin Devleti’ni ve Doğu Kudüs’ün onun işgal altındaki başkenti olduğunu tanımaya çağırıyor”du.

Bununla birlikte, görünürde “sert” ifadelerle de süslenmiş olan bildirinin ekseni,  “iki devletli çözüm” adı altında geliştirilmiş olan emperyalist stratejilere meşruiyet kazandırmaya yönelik etkisiz ve ikiyüzlü taleplerden oluşmaktadır.

İİT’nin sonuç bildirgesine göre, “kapsamlı ve adil bir barış”ın sağlanması için, İsrail’in 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi ve Doğu Kudüs’te “tam egemenliğe sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması” yeterli olacaktır.

Bu, emperyalist güçlerin bölgesel egemenlik hesaplarında, hem Ortadoğu halklarına hem de birbirlerine karşı on yıllardır kullandıkları; gerici karakteri, İsrail’deki Siyonist egemenlerin sürdürdüğü soykırım boyutundaki işgalci ve baskıcı politikalar eliyle çoktan açığa çıkmış, ikiyüzlü bir yalandır.

Öte yandan, İİT’nin İstanbul’daki toplantısı, Trump’ın İsrail’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının ardında yatan temel dürtüyü gözlerden kaçırmaktadır. Öncesinde Suudi Arabistan’ın, Mısır’ın ve Ürdün’ün onayı alınmış olan bu karar, Washington’ın İran’a karşı savaş yönelimini tırmandırma ve Ortadoğu’ya büyük çaplı asker sevk etme planının bir parçasıdır.

Bundan 25 yıldan uzun süre önce Kuveyt’in Irak’taki Saddam rejimi tarafından işgalini kullanarak Ortadoğu’ya devasa bir askeri yığınak yapmış ve ardından gerçekleştirdiği istila ile tüm bir Irak toplumunu yıkıma uğratmış olan ABD emperyalizmi, bu ülkedeki güçlü direniş ve ABD işçi sınıfı içindeki savaş karşıtı muhalefet karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştı. Aynı savaş karşıtı muhalefet, Trump’ın önceli Obama’yı, Suriye’deki rejim değişikliği operasyonunu, doğrudan ABD askerlerini kullanmak yerine bölgedeki müttefikleri ve İslamcı vekil güçler üzerinden sürdürmeye zorlamıştı.

Rusya ile İran’ın, bölgedeki başlıca müttefikleri olan Beşar Esad yönetimine verdikleri askeri destek ve Ankara’daki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı ile artan anlaşmazlıklar, ABD’nin Ortadoğu’ya Suriye üzerinden yerleşme planlarını büyük ölçüde boşa çıkarmış durumda. Bölgedeki tek NATO üyesi olarak Türkiye’yi birçok konuda açıkça karşısına almış olan Washington ile Avrupalı emperyalist müttefikleri arasında Ortadoğu’ya kimin egemen olacağı konusundaki rekabet de giderek tırmanıyor.

Bu koşullar altında, “Filistin sorunu”nun İsrail’in Lübnan’a ve ötesine yayılabilecek yeni askeri operasyonlarına yol açacak şekilde yeniden kışkırtılması, en azından ABD siyaset seçkinlerinin bir kesimi açısından, bölgedeki ABD askeri varlığını arttırmanın bir yolu olarak görülüyor olabilir.

Doğrudan İran’ı ve onun müttefiki Suriye’deki Beşar Esad rejimini hedefleyen ve onlarla birlikte Moskova’yı ve muhtemelen Ankara’yı da içine çekebilecek olan böylesi bir askeri tırmanma, dün bir araya gelen ve sözde “ortak kararlılık” sergileyen ülkelerin egemen sınıfları arasındaki pek de örtülü olmayan çelişkileri patlatacaktır.

İİT toplantısından çıkan bildirgenin, bir ucunda İran’ın diğer ucunda ise Suudi Arabistan ile müttefiklerinin yer aldığı, Ankara’nın ise, İran’ınkine daha yakın duran tavrını “esnetmek” zorunda kaldığı derin kutuplaşmayı diplomatik bir dille örtmeye çalışan bir incir yaprağından başka bir şey olmadığı, kısa süre içinde görülecektir.

“Filistin sorunu”, başkenti neresi olursa olsun, Filistinliler için açık bir hapishaneden başka bir anlam taşımayacak olan “iki devletli çözüm” ekseninde çözülemez.

Bu sorunun tek ilerici çözümü, burjuva bir Filistin devleti projesi ile birlikte, neredeyse yüz yıla yaklaşan Siyonist projenin bir parçası ve emperyalizmin Ortadoğu’daki başlıca karakolu olarak, Filistinlilerin yurtlarından edilmesi ve en temel haklarının gasp edilmesi üzerine kurulu olan mevcut İsrail devletinin tarihin çöplüğüne atılmasıdır. Başta Museviler ve Filistinliler olmak üzere, tarihsel Filistin toprakları üzerinde yaşayan tüm dinlerden ve etnik ya da kültürel kökenlerden insanlar, yalnızca, bir Ortadoğu Sosyalist Devletler Federasyonu çerçevesinde kurulacak Filistin devleti altında gerçek barışa ve güvenli bir geleceğe sahip olabilirler.