İYİ Parti neyi temsil ediyor?

Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) ayrılanların Meral Akşener önderliğinde sürdürdükleri partileşme çalışması İYİ Parti’nin resmen kurulması ile birlikte, 25 Ekim’de tamamlandı. Türk milliyetçiliği üzerinde yükselen İYİ Parti, görece liberal bir söylem eşliğinde, “merkez sağ”ı temsil etmeye aday olduğunu ilan etti.

İYİ Parti, egemen sınıfın, MHP’nin Ankara’yı Batılı geleneksel müttefiklerinden uzaklaştıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile giderek daha fazla bütünleşmesinden rahatsızlık duyan kesimlerinin siyasi sözcüsü ve alttan alta yükselen toplumsal muhalefeti düzen sınırları içinde tutmanın yeni bir aracı olarak ortaya çıkmaktadır.

Dolayısıyla İYİ Parti, geniş kitlelerin gözünde güvenilirliğini büyük ölçüde yitirmiş olan üç büyük düzen partisinin (AKP, CHP ve MHP) tabanını popülist (kısmen de “liberal”) bir söylemle süslenmiş koyu bir Türk milliyetçiliği ekseninde bir araya getirmeye çalışacak, NATO ve AB yanlısı bir alternatif olarak gündeme gelmiştir.

İYİ Parti’nin, iktidarın büyük etkisine rağmen burjuva medyasında hatırı sayılır bir yer işgal etmesi ve çok sayıda burjuva köşe yazarının onu “Türkiye için bir umut kaynağı” olarak göstermesi, egemen sınıfın etkili bir kesiminin ona verdiği desteğin ifadesidir. Kuruluşunun hemen ardından yapılan kamuoyu yoklamaları, İYİ Parti’nin, iyimser yorumlarla yüzde 15-20’lik bir oy alabileceğine işaret ediyor.

Bununla birlikte, İYİ Parti’nin sözde “çoğulcu”, “katılımcı” ve “denge ve kontrol üzerine kurulu” parlamenter bir sistemi savunan programı, militarizm ve savaş yönelimi konusunda AKP’nin sürdürdüğü politikaların “terörle mücadele” bağlamında ve NATO-AB ekseninde devam ettirileceğini ortaya koymaktadır.

İYİ Parti, programında, “Türkiye’nin bekasına yönelik tehdidin aşılması, Türk Milletinin güvenlik ve refahının güvence altına alınması için savunma ve güvenlik sistemini hızla ve yeniden inşa etme kararlılığı”nı vurguluyor ve önüne, “milli sanayi ile entegre” bir savunma sanayisinin oluşturulması hedefini koyuyor. Partinin programında, ayrıca, Ankara’nın üyesi olduğu uluslararası kuruluşlara ve taraf olduğu anlaşmalara bağlı kalacağı vurgulanırken, “Batı ile köklü ve kurumsal ilişkiler”in “daha da ileri” götürüleceği belirtiliyor.

İyi Parti’yi kuran kadrolar, MHP içinde uzunca bir süre olağanüstü kongre toplamaya çalışmış ancak bu girişimleri başarısızlığa uğramıştı. MHP’nin AKP ile her konuda ortak davranmaya başladığı 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, özellikle de 16 Nisan başkanlık sistemi referandumu sürecinde genel merkez ile ipleri kopartan muhalifler, AKP’ye ve MHP’ye karşı, ülke genelinde “Hayır” kampanyası sürdürdü.

Parti kurucusu Meral Akşener ilk kez 1995’te, Tansu Çiller’in önderliğindeki DYP’den milletvekili seçilmiş ve “Susurluk kazası” sonrası istifa eden Mehmet Ağar’ın yerine içişleri bakanlığı yapmıştı. Bugün “umut” olarak pazarlanmaya çalışılan Akşener, Kürt milliyetçisi ya da sol eğilimli muhaliflere yönelik faili meçhul cinayetlerin yaygınlaştığı ve işçi sınıfı düşmanı ekonomi politikalarının en yoğun biçimde uygulandığı bir döneminin başlıca sorumlularındandı.

Dört MHP’li ve bir CHP’li milletvekilinin katıldığı İYİ Parti, ağırlıklı olarak MHP kökenlilerden oluşmakla birlikte, Koray Aydın, Ahad Andican ve Ayfer Yılmaz gibi daha önce “merkez sağ” hükümetlerde bakanlık yapmış kişilerin de yer aldığı bir kurucular listesine sahip. Türk Tarih Kurumu başkanı iken yaptığı “Kürtler Türkmen, Alevi Kürtler ise Ermeni dönmesidir” açıklaması ile tepkilere yol açan milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun partinin önde gelenlerinden biri olması, İYİ Parti’nin şoven Türk milliyetçiliği konusunda AKP ve MHP ile yarışacağını göstermektedir.

Türk egemen sınıfının yeni bir partiye duyduğu gereksinimin nedeni, Türkiye’nin dış politikada ciddi bir eksen kayması yaşadığı uluslararası arenada aranmalıdır. İktidara gelmesinin ardından küresel ekonomik büyümeden ve uluslararası sermaye hareketlerinden yararlanan AKP, emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarlarının en sağlam savunucusu olmuştu.

Ancak bu durum, 2011’deki Mısır Devrimi’nin ardından iktidara gelen Müslüman Kardeşler’in önderi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik ABD destekli askeri darbenin ardından hızla değişti. AKP iktidarı ile ABD ve AB arasında, Libya’ya yönelik ABD-NATO saldırısında ve Suriye’deki rejim değişikliği savaşında ortaya çıkan anlaşmazlıklar, hızla iç politikaya yansıdı.

Washington’daki Obama yönetimi ile Ankara’daki AKP iktidarı, ABD emperyalizminin hedef tahtasındaki İran’ın ve Rusya’nın Ortadoğu’daki başlıca müttefiki olan Suriye’deki rejim değişikliği savaşında, başlangıçta aynı cephede yer alıyordu.

Ancak Obama yönetiminin İran ile anlaşmaya yönelmesi ve IŞİD’in ortaya çıkması, bu durumu değiştirdi. Önceliği İran ile anlaşmaya ve IŞİD’i yenilgiye uğratmaya veren Washington, Esad karşıtı İslamcı vekil güçlere verdiği desteği -en azından resmi olarak- kesmiş ve başlıca vekil güç olarak Kürt milliyetçisi PYD/YPG’yi seçmişti. Bu durum, “PKK’nin uzantısı” bir örgütün desteklenmesini Türkiye’ye yönelik varoluşsal bir tehdit olarak gören AKP iktidarının, sözde “Özgür Suriye Ordusu” içindeki İslamcıların başlıca koruyucusu olarak kalmasına yol açtı.

Bu süreçte, AKP iktidarı, daha doğrusu, onun Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki hizbi, 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasıyla sarsıldı. Erdoğan, bu soruşturmaları bir “darbe girişimi” olarak tanımladı ve partisi içindeki ABD yanlısı Fethullah Gülen hizbine savaş açtı. Haziran 2015 seçimlerinde uğradığı yenilgiyi ağır bir baskı ve terör ortamında düzenlenen 1 Kasım seçimlerinde atlatmış olan Erdoğan hükümeti,  24 Kasım 2015’te bir Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrasında, muhtemelen NATO’daki müttefiklerinin desteği olmaksızın, Rusya ile savaşın eşiğine geldi.

Bu durum, AKP’yi Rusya ve Çin ile uzlaşma arayışı yönünde önemli bir değişikliğe yöneltti. Bu da, ABD ve AB ile Türkiye arasıda şiddetli bir çatışmaya yol açtı. Yüzünü Rusya’ya çeviren Erdoğan, Mayıs 2016’da dönemin başbakanı ve AKP genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nu istifaya zorladı ve Suriye konusunda ABD’den bağımsız bir çözüm arayışı başlıyordu. Davutoğlu, Rus uçağının düşürülmesinin ardından partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada, “emri bizzat ben verdim” demişti.

Özetle, ABD’nin ve Avrupalı emperyalistlerin (NATO) Ortadoğu’da izledikleri etnik ve mezhepsel temelde “böl-yönet” stratejisi üzerinden yaşanan anlaşmazlık, egemen sınıf içinde geleneksel Batı (NATO-AB) ekseninde kalmayı savunan kesimler ile Erdoğan önderliğindeki hizip arasında yaşanan gerilimi iyice tırmandırmış ve burjuva siyaset kurumu içinde bir siyasi iç savaşa yol açmıştı.

Bu siyasi iç savaş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile birlikte doruk noktasına ulaştı. Darbe girişimi, ABD’nin ve AB’nin onayıyla ya da bilgisi dahilinde gerçekleşmişti. Erdoğan, darbe girişimi sonrasında ilan edilen olağanüstü hal ile devlet kurumları içindeki ABD/NATO yanlısı Gülencileri tasfiye ederken, burjuva rakiplerini ve genel olarak toplumsal muhalefeti sindirecek şekilde, otoriter bir rejimin inşasına hız verdi.

MHP’den kopanlar önderliğinde İYİ Parti’nin kurulması ve önümüzdeki günlerde HDP dahil burjuva muhalefet partileri içinde yaşanacak başka bölünmeler/birleşmeler, yalnızca, uluslararası politikadaki bu değişiklikler bağlamında kavranabilir.

2019 yılı devlet başkanlığı, milletvekilliği ve yerel yönetim seçimlerinin yapılacağı bir yıl olacak. Burjuvazinin rakip hiziplerini temsil eden partiler, yalnızca Türkiye değil ama bir bütün olarak Ortadoğu üzerinde etkisi olacak bu seçimlere hazırlanıyorlar.

AKP’den CHP’ye, MHP’den HDP’ye ve en son kurulan İYİ Parti’ye kadar burjuva partiler arasında yaşanan anlaşmazlıklar, demokrasi ile diktatörlük, barışseverlik ile militarizm ya da emek yanlıları ile işçi sınıfı karşıtları arasında değildir. Bu partiler, sermayenin rakip kesimlerinin siyasi sözcüleridir ve söz konusu ayrımlarda, istisnasız bir şekilde ikincilerin arasında yer almaktadırlar. Onlar arasındaki tüm farklılıklar, egemen sınıfların küresel ölçekte sürdürdüğü savaş, diktatörlük ve toplumsal karşıdevrim politikalarının burjuvazinin hangi kesimi yararına ve hangi uluslararası güçler ile işbirliği içinde yürütüleceği konusundadır.

Türkiye’deki burjuva devletin ciddi bir kriz içinde olduğu bu koşullar altında, işçi sınıfının kendi bağımsız sınıf stratejisini geliştirmesi, yaşamsal bir önem kazanmaktadır. 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıldönümü dönümü üzerine yaptığımız değerlendirmede belirttiğimiz gibi:

İçinde bulunduğumuz küresel istikrarsızlık ve kriz ortamı, egemen sınıfın rakip kesimleri arasındaki çatışmaları sertleştirirken, işçi sınıfını toplumsal eşitsizliğe, işsizliğe, yoksulluğa, militarizme ve savaşa karşı mücadeleye itecektir. Bu mücadelelerin devlet terörü eliyle bastırılması konusunda, egemen sınıfın tüm kesimleri hemfikir. Dahası onlar, işçi sınıfından gelebilecek, mevcut sömürü ve kar düzenini tehdit etme potansiyeli taşıyan her türlü bağımsız hareketin ezilmesi konusunda orta sınıfların hem sağcı hem de sahte solcu temsilcilerinin de desteğine sahipler.

Nasıl ki egemen sınıflar ve onların sahte solcu destekleyicileri savaş ve diktatörlük yönelimlerini küresel düzeyde koordine ediyorlarsa, işçi sınıfının da savaş ve diktatörlük yönelimine karşı mücadelesini, aynı biçimde uluslararası ölçekte örgütlemesi gerekir. Bu, sermayenin uluslararası savaş ve diktatörlük yönelimine karşı, enternasyonalist sosyalist bir perspektif üzerine kurulu yeni bir devrimci işçi sınıfı hareketinin ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasını gerektirmektedir.