Kılıçdaroğlu'nun İstanbul yürüyüşü ve işçi sınıfı perspektifi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, milletvekili Enis Berberoğlu'nun “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal ve askeri casusluk maksadıyla açıklamak” suçundan 25 yıl hapis cezasına çarptırılmasını protesto etmek amacıyla, dün Ankara'dan İstanbul'daki Maltepe Cezaevi'ne bir yürüyüş başlattı. Berberoğlu, gazeteciler Erdem Gül ve Can Dündar ile birlikte, Mayıs 2015'ye Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan silah ve cephane yüklü MİT TIR’ları haberlerinden dolayı yargılanıyordu.

Kılıçdaroğlu'nun birçok ilde düzenlenen yürüyüşlerin eşlik ettiği “Adalet Yürüyüşü,” DİSK, KESK ve TMMOB tarafından da destekleniyor.

Bu arada, iş dünyasının ağır toplarının örgütü TÜSİAD, anlamlı bir şekilde Kılıçdaroğlu'nun yürüyüşü ile eşzamanlı olarak yaptığı açıklamada, “son dönemde giderek artan sayıda akademisyen, siyasetçi, medya yöneticisi ve yazarının soruşturmaya uğraması ve tutuklu yargılanmasının yanı sıra uluslararası internet sitelerinin yasaklanması”nın “'adalete güven' unsurunu zedelediği” belirtiliyor. TÜSİAD, ayrıca, “Teröre karşı haklı mücadelemizi sürdürürken ve halkın güvenliği konusunda tedbirler alırken düşünce, basın ve ifade özgürlüğünü, siyaset yapma özgürlüğünü korumalıyız.” uyarısında bulundu.

CHP, yürüyüş kararını, Çarşamba günü, İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'nun tutuklanmasının hemen ardından olağanüstü toplanan Merkez Yürütme Kurulu'nda (MYK) aldı. MYK toplantısının ardından basına konuşan Kılıçdaroğlu, Berberoğlu'nu 25 yıla mahkum edenlerin “bu kararın altında kalacaklar”ını belirtmiş ve “Adalet Yürüyüşü”nü başlatmak üzere, dün saat 11'de Güvenpark'ta olacağını açıklamıştı.

Kılıçdaroğlu, dün, 28 gün süreceği açıklanan “Adalet Yürüyüşü”nü başlatırken yaptığı konuşmada, "Adaletin olmadığı bir ülkede yaşamak istemiyoruz... Bıçak kemiğe dayandı; artık yeter.” vurgusunu yaptı ve "Nasıl FETÖ'cüler kodesteyse, bunlar da kodeste olacak. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Zaman alacak biraz.” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “bu ülkenin sokaklarını kana bulamak” istediğinden kuşkusu olmadığını söyleyen Kılıçdaroğlu, konuşmasını, “Ama biz sağduyulu davranacağız. Hukuktan şaşmayacağız. Bunların ne mal olduklarını herkese anlatacağız." diyerek sürdürdü.

CHP'nin Genel Başkanı, “Bir bedel ödemek gerekiyorsa o bedeli önce biz ödeyeceğiz.” diye atıp tutarken, “Bu yürüyüşümüzün bir siyasal parti ile ilgisi yok. Bu yürüyüş adalet yürüyüşüdür kutlu bir yürüyüştür.” vurgusu yapmayı da ihmal etmedi. Dahası, Kılıçdaroğlu, işçi sınıfı içinde yükselen AKP karşıtlığından yararlanmak için, taşeron işçilerinin ve memurların durumuna da gönderme yaptı.

Kılıçdaroğlu'nun sözleri, CHP'nin 16 Nisan referandumun ardından geliştirdiği ve referandumda “hayır” kampanyası sürdürmüş olan tüm burjuva ve küçük burjuva partileri kapsaması hedeflenen tek bir “muhalefet cephesi” oluşturma çabasının devamıydı. Anımsanacağı gibi CHP, referandumdaki “hayır” kampanyasında kendi sembollerini kullanmamıştı.

CHP genel başkan yardımcılarından Veli Ağbaba'nın, tüm “Hayır bileşenlerini ve adalet arayışında olan herkesi davet” ettiği ve bir diğer başkan yardımcısı Erdal Aksünger'in sözleriyle, "nerede sonuçlanacağı belirsiz” olan yürüyüş, ilk olarak, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Emeğin Partisi (EMEP) tarafından desteklendi. ÖDP, başkanlar kurulu üyesi Alper Taş'ı, EMEP ise genel başkan yardımcısı Şükran Doğan'ı Güvenpark'a gönderdi. Sahte solun en büyük örgütleri olan ÖDP'yi ve EMEP'i, daha küçük onlarca partinin ve grubun izleyeceğinden kuşku duyulmamalı.

Başta “Bu rejimin değişmesi lazım. Bugün yaşadığımız düzenin değişmesi lazım” diyen Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP'li yetkililerin Berberoğlu'nun tutuklanmasının ardından yaptıkları açıklamalar ve bizzat “Adalet Yürüyüşü” bu burjuva partisinin gerici karakterini ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarına yaptığı suç ortaklığını gizleyemez.

CHP, AKP iktidarının Kürt milliyetçisi politikacılara karşı estirdiği devlet terörü karşısında yıllardır sessiz kalmaktadır. CHP, geçtiğimiz yıl, dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda AKP ile işbirliği yapmış ve Halkların Demokratik Partisi'nin (HDP) 12 milletvekilinin hapse atılmasının önünü açmıştır. En önemlisi, CHP, AKP iktidarının Suriye ve Irak'taki, asıl olarak Kürt milliyetçilerini hedefleyen savaş politikalarını desteklemektedir.

Başlıca amacı, Ankara'yı yeniden NATO'daki ve Avrupa Birliği'ndeki (AB) emperyalist müttefiklerinin eksenine sokmak olan CHP, aynı zamanda, Türkiye'deki siyaset kurumunun ve devletin bu bağlamda yeniden yapılandırılması gerektiğini savunuyor. Bizzat NATO'daki müttefiklerinin uyguladığı işçi sınıfı düşmanı ve militarist gündem (ABD'de ve AB'de hızla artan toplumsal eşitsizlik, göçmen düşmanı uygulamalar, sürmekte olan polis devleti inşası ve Fransa'daki sıkıyönetim ile artan askeri harcamalar ve Ortadoğu'daki savaşın tırmandırılması), CHP'nin “demokrasi” ve “adalet” hakkındaki söyleminin ne anlama geldiği hakkında fikir vermektedir. CHP, işçi sınıfı değil ama egemen sınıfın AB yanlısı kanadı ve muhalif burjuvalar için “adalet” ve “demokrasi” istiyor.

Benzeri bir durum, tüm politikalarını etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. kimlik politikaları üzerine kurmuş olan Kürt milliyetçisi HDP için de geçerlidir. HDP, emperyalist müttefikleri ile çatışmaya sürüklenmeden önce Erdoğan'ın ve AKP'nin başlıca destekleyicisiydi. Kürt milliyetçileri, AKP'nin o zamanlar ABD emperyalizmi ile birlikte uyguladığı yeni Osmanlıcı ideolojik söylemle süslenmiş yayılmacı politikalarının içerideki uzantısı olan sözde “barış süreci”nde, Erdoğan ile sıkı işbirliği içindeydi. Bu işbirliği, Suriye'deki rejim değişikliği savaşında ABD ile Türkiye'nin anlaşmazlığa düşmesi ve milliyetçi Kürt önderliklerinin ABD'nin yeni vekil gücü olarak ortaya çıkmasının ardından çöktü. Türk devleti ile PKK arasındaki savaş yeniden başlarken, HDP'nin Erdoğan ile anlaşma arayışı, Kürt milliyetçilerine yönelik devlet terörünün yeniden başladığı 2015 Haziran seçimleri öncesinde ve sonrasında da devam etti.

Onlarca Kürt yerleşim bölgesinin harabe haline geldiği ve yüz binlerce insanın evinden yurdundan edildiği bu son çatışma sürecinde, 12 milletvekili, yüzlerce parti görevlisi ve binlerce sempatizanı hapse atılan milliyetçi Kürt hareketi, siyasi olarak idam edildi.

AKP'nin savaş ve diktatörlük yönelimi, sokaklara dökülen emekçi kitleler sayesinde yenilgiye uğratılan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından daha da hız kazandı. Erdoğan önderliğindeki yönetici hizip, NATO üyesi büyük devletler ve onların istihbarat örgütleri ile bağlantılı bu darbe girişiminin ardından, devletin bütün kurumlarında kapsamlı bir temizlik kampanyası başlattı. Yüzbini aşkın kamu görevlisinin işten atıldığı ve onbinlercesinin tutuklandığı bu süreçte, “FETÖ terör örgütü ile bağlantılı” olduğu iddiasıyla, yüzlerce şirkete el konuldu, yüzlerce medya organı, dernek, birlik ve sendika kapatıldı.

15 Temmuz'dan bu yana geçen yaklaşık bir yıl boyunca, CHP ve HDP ciddi hiçbir muhalefet sergilemedi. Onlar, özellikle işçi sınıfı ve gençlik içindeki kabaran öfkeyi yatıştırmak ve düzen sınırları içinde tutmak için ellerinden geleni yaptılar.

Bunun son ve en çarpıcı örneği, onların, 16 Nisan referandumundaki açık yolsuzluğu, birkaç göstermelik çıkışın ardından uysal bir şekilde kabullenmeleri; açık bir diktatörlüğün çerçevesini çizen ve halkın çoğunluğunun “hayır” dediği anayasa değişikliğini Erdoğan'a hediye etmeleridir.

Erdoğan hizibinin ve AKP'nin işçi sınıfına ve Ortadoğu halklarına karşı bu denli pervasız olabilmesinin nedeni, CHP'nin ve HDP'nin başını çektiği ABD-AB yanlısı burjuva muhalefetin siyasi olarak iflas etmiş olmasıdır.

Geniş emekçi kitleler ve gençlik içinde hiçbir saygınlıklarının kalmadığı koşullarda CHP'nin ve HDP'nin yardımına koşanlar, bir kez daha, sahte sol partiler ve örgütler oluyor. Orta sınıfın hali vakti yerinde kesimlerinin ekonomik ve toplumsal çıkarlarını savunan sahte solcular, ağırlıklı olarak “Kürt sorunu” nedeniyle uzaklaşmış oldukları CHP'yi, bir süredir, yeniden hatırlamış durumdalar. Onların, aslında hiçbir zaman ilkesel olarak karşılarına almadıkları CHP'ye yeniden yönelmelerinde, kuşkusuz, AKP iktidarının Kürt milliyetçisi hareket üzerinde estirdiği devlet terörünün de payı var. Ancak temel neden, laik CHP'nin, onların yaşam tarzı odaklı kaygılarını gidereceği ve servetin en zengin yüzde 10 içinde daha adil bir şekilde dağılımını sağlayabileceği beklentisidir.

Aynı zamanda sendika bürokrasisinin şu ya da bu hizibinin yörüngesinde dönen onlarca sahte sol partinin ve örgütün nesnel işlevi, işçi sınıfını burjuva politikalara yedeklemek ve bu yolla, kapitalist sömürünün devamlılığını sağlamaktır.

CHP'nin dün “Adalet” sloganı altında başlattığı ve Erdal Aksünger'in "nerede sonuçlanacağı belirsiz” dediği eylem, asıl olarak egemen sınıf ve resmi siyaset kurumu içindeki hizipler arasındaki mücadelenin keskinleşeceği yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Önümüzdeki günlerin ve haftaların, “Adalet yürüyüşü”nün, işçileri ve gençliği kapsayacak şekilde beklenmedik biçimde kitlesellik kazanması, iktidarın toplumsal çatışmaları tetikleyebilecek sert önlemlere başvurması ve hatta yeni bir darbe girişimi gibi çok sayıda olasılığa gebe olduğunu söyleyebiliriz.

Egemen sınıf içindeki artan gerilimlerin ardında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ABD Başkanı Trump ile yaptığı görüşmeden eli boş dönmesi, Ankara'nın Rakka operasyonundan dışlanması, ABD'nin Suriyeli Kürt güçlere silah sevkiyatı kararını yaşama geçirmesi, AKP iktidarının ABD destekli Suudi Arabistan ve müttefikleri ile Katar arasında yaşanan son gerilimde Katar'ın yanında yer alması, Almanya ile yaşanan İncirlik krizi gibi, Türkiye'yi NATO'daki müttefiklerinden daha da uzaklaştıran uluslararası gelişmeler yatmaktadır. AKP iktidarı ile NATO ve AB (özellikle Almanya) arasındaki ilişkiler, Ankara'nın Rusya'ya ve Çin'e yakınlaşma yönünde adımlar attığı son birkaç yıldır sürekli gerginleşmiş ve bu kötüleşme, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından sürekli tırmanarak, Avrupalı emperyalistlerin burjuva “hayır” kampanyasını desteklediği 16 Nisan referandumu sürecinde doruk noktasına ulaşmıştı.

İşçi sınıfı, böylesi kritik bir süreçte edilgen izleyici konumunda kalamaz, kalmamalı. O, Erdoğan'ın burjuva ve küçük burjuva karşıtlarının “adalet” talebinin ikiyüzlü karakterini görmeli ve onu “toplumsal adalet / eşitlik” biçiminde yeniden formüle ederek bu uğurda mücadeleye soyunmalıdır.

Toplumsal adalet / eşitlik mücadelesi, aynı zamanda egemen sınıfın savaş politikalarına da kararlı biçimde karşı çıkmayı gerektirir. Dolayısıyla, işçi sınıfı, hızla artan toplumsal eşitsizliklere ve ona eşlik eden diktatörlük yönelimine karşı mücadeleyi, başta Suriye ve Irak olmak üzere tüm Ortadoğu'da tırmanan savaş yönelimine, militarizme karşı mücadele ile birleştirmelidir.

Bütün bu nedenlerden dolayı, işçi sınıfının toplumsal eşitlik / adalet ve barış talebi ile savaş ve diktatörlük gündemini Ankara'nın özellikle de AB'deki emperyalist müttefiklerinin çıkarlarına uygun biçimde sürdürmeye çalışan CHP'nin “adalet” talebi birbiriyle bağdaşmaz.

İşçi sınıfı, egemen sınıfın ve Kürt burjuvazisinin AB'ci kanadının temsilcileri olan CHP ile HDP'den ve onlara “sol” maske takmaya çalışan sahte soldan bağımsız ve onlara karşı, kendi siyasi talepleri uğruna mücadeleye soyunmalıdır.

Bu, işçi sınıfının enternasyonalist sosyalist bir perspektif ile hareket etmesini gerektiriyor. Dördüncü Enternasyonal'in Uluslararası Komitesi (DEUK), yalnızca emperyalizme ve kapitalist sisteme değil ama aynı zamanda onların işçi hareketi içindeki siyasi ajanlarına (Stalinizm, sosyal demokrasi, Pabloculuk ve sahte sol) karşı onlarca yıllık mücadele içinde geliştirmiş olduğu bu perspektifi, Sosyalist Eşitlik Partileri ve Dünya Sosyalist Web Sitesi (wsws.org) aracılığıyla işçi sınıfına ulaştırmaya çalışıyor.