Maden ve cam işçilerinin direnişleri ve sosyalist perspektif

Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) Zonguldak ve Bartın’daki işletmeleri ile Şişecam’ın İstanbul Tuzla’daki fabrikasından ardı ardına gelen direniş haberleri, gündeme getirdikleri taleplerin çok ötesinde bir anlam ve önem taşımaktadır.

Öncelikle, her iki direniş de, bir yılı aşkın bir süre önce yürürlüğe konan olağanüstü hal (OHAL) koşullarında ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın patronlara her türlü yasal grevi engelleme yönünde açık çek verdiği bir ortamda, sendikalara rağmen gerçekleşmiştir.

Söz konusu direnişler, hükümetin, burjuva muhalefetin de desteğiyle savaş ve diktatörlük yönelimine hız verdiği; Suriye’ye yeniden asker gönderildiği, Irak’a da askeri müdahaleye hazırlanıldığı koşullarda meydana geliyor. Militarizmin tırmandırılmasına savaşı finanse etmek üzere kaçınılmaz olarak eşlik eden zamlar, vergi artışları ve sosyal hak gaspları, işçi sınıfının yaşam koşullarını daha da kötüleştiriyor.

Militarizme ve diktatörlük yönelimine karşı işçi sınıfı ve gençlik içinde yükselen muhalefet, AKP iktidarının fiili koalisyon ortağı MHP ile birlikte büyük bir gerileme yaşadığı ve ancak usulsüzlükler yoluyla “evet” sonucunu çıkarabildiği Nisan ayındaki anayasa referandumunda, özellikle büyük sanayi kentlerindeki “hayır” oylarıyla kendisini dışavurmuştu.

Maden ve cam gibi son derece önemli iki sektörde kendiliğinden patlak veren son işçi direnişleri, işçi sınıfı içinde gitgide artan toplumsal öfkenin ve mücadele isteğinin açık işaretleridir.

Yalnızca iktidar değil ama burjuva muhalefet ve onların emrindeki sendikalar, el birliği içinde, bu muhalefeti dizginlenmeye çalışıyorlar. Ancak daha önce 20 bini aşkın metal işçisinin 2015 yılında kitlesel ve militan grevlerle dışavurduğu bu toplumsal öfke, bugün her zamankinden daha patlayıcı ve kapsamlı bir karakter edinme potansiyeline sahiptir.

Bu durum, hem maden ve cam işçilerinin hem de bir bütün olarak işçi sınıfının, yaklaşan büyük sınıf mücadelelerine hazırlanmak üzere, önceki deneyimlerden gerekli dersleri çıkarmasını ve uluslararası sosyalist bir perspektifle donanmasını acil bir gereklilik haline getirmektedir.

Bu, işçilerin giderek artan sömürüye, diktatörlüğe ve savaşa boyun eğmesini sağlamak için ellerinden geleni yapan tüm burjuva partilerinden, sendikalardan ve sahte sol gruplardan bağımsız devrimci bir sınıf stratejisinin geliştirilmesi demektir.

Maden işçileri

Bilindiği gibi, Türk-İş’e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS), iktidarın Ekim ayı sonunda meclis komisyonundan geçirdiği torba yasa tasarısıyla TTK ocaklarının özelleştirilmesinin önünü açmasına karşı geçtiğimiz hafta bir eylem düzenlemişti. Sendikanın bu girişimi, işçilerin öfkesini yatıştırmaya ve maden işçilerinin tepkisini sendikanın denetimi altında tutup etkisizleştirmeye yönelik hesaplı bir adımdı. Ne var ki 3.000 dolayında madenci, sendikanın açık suç ortaklığıyla gerçekleştirilen yeni bir saldırıya boyun eğmeyi reddederek kendiliğinden direnişe geçtiler.

Zonguldak ile Bartın’da bulunan birden çok madende direnişe geçen madenciler, hem iktidara hem de sendikaya rağmen mücadele etme konusunda kararlı olduklarının işaretini verdiler.

GMİS Genel Başkanı Ahmet Demirci’nin bu eyleme tepkisi, sendikanın eylem kararı almadığını ve işçilerin kendiliğinden örgütlenerek harekete geçtiğini belirterek, hükümete kendilerinin “suçsuz” olduğunu kanıtlamaya çalışmak oldu.

Sendika’nın Genel Başkan Yardımcısı İsa Mutlu da “3 bine yakın maden işçisi”nin “maalesef aşağıda” olduğunu söylüyor ve “Onları iş sağlığı ve güvenliği konusunda dikkat etmeleri gerektiğini bölgemize, kurumumuza, ülkemize zarar gelmemesi için onları uyarmaya çalıştık.” diyordu. İktidara ve sermaye sınıfına yaltaklanma adına yapılan bu açıklamalar, sendika bürokratlarının “işçi gardiyanı/polisi” işlevini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Aynı sendikacılar, geçtiğimiz hafta yine madencileri dizginleme ve olası bir direnişin önüne geçme hedefiyle ziyaret ettikleri bir madende, sözde hükümete muhalefet yapma adına kendi suç ortaklıklarını itiraf etmiş ve TTK’deki işçi sayısının 2002’deki 15 binden bugün 7.600 civarına indirildiğini belirtmişlerdi. Sanki GMİS o yıllarda yokmuş ve bu işten çıkarma ve özelleştirme saldırısında iktidar ile işbirliği yapmamış gibi!

Zonguldak madencilerinin 25 yılı aşkın süredir maruz kaldığı amansız saldırının ürünü olan bu işçi kıyımı ve işçilerin yaşam koşullarında yaşanan çarpıcı gerilemenin başlıca nedeni, 1990-1991’deki büyük direnişinden gerekli derslerin çıkartılmamış olmasıdır. 100 bini aşkın madencinin aileleri ile birlikte Zonguldak’tan Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiği o direniş, bizzat GMİS tarafından durdurulmuş ve işçiler, sahte vaatler eşliğinde evlerine geri dönmeye ikna edilmişlerdi.

O süreçte, Stalinist ve sahte sol örgütler (Pablocular, Denizer’e “devrimci işçi partisi kurma” çağrısı yapacak kadar pervasızlaşmışlardı), GMİS’in Genel Başkanı ve mafya tarzı sendikacılığın önde gelen temsilcisi olan Şemsi Denizer’i “büyük işçi önderi” ilan ederek maden işçilerinin yenilgisinde önemli bir rol oynamışlardı. Her renkten sahte sol parti ve çevre, şimdi, söz konusu yasa değişikliğine ve işçi direnişine ilişkin yazılarında daha utangaç biçimde de olsa, ya GMİS’in ya da onun adını anmadan sendikacılığın reklamını yapıyorlar.

Cam işçileri

Tuzla’da bulunan Şişecam fabrikasında taşeron olarak çalışan işçilerin direnişi, aslında cam işçilerinin uzun bir süredir verdiği mücadelenin bir parçasını oluşturuyor. Bu direniş, fabrikadaki Kluh Destek adlı taşeron firma ile Türk-İş’e bağlı Çimse-İş sendikası arasında imzalanan toplu iş sözleşmesi üzerine patlak verdi. Bu mücadele, bir bütün olarak Şişecam işçilerinin yıllardır karşı karşıya olduğu ve sendikaların şirketin suç ortaklığını yaptığı saldırıya yönelik kesintili direnişlerinin bir devamıdır.

Sözleşme kapsamında bulunan 350 civarında işçinin muhalefetine rağmen yüzde 3’lük ücret artışını ve 3 yıllık sözleşmeyi kabul eden sendika bürokratlarına, Şişecam’a ve taşeron firmaya yönelik öfke, 3 Kasım’da üretimin durdurularak direnişe geçilmesiyle patlak verdi.

Şişecam’daki durum, burjuva partilerinin ve sendikaların işçi sınıfı karşısında tek vücut olduğunu son derece açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

AKP hükümetinin işçi sınıfı düşmanı karakteri ortadadır. O, savaş, diktatörlük ve toplumsal karşıdevrim yönelimiyle, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından OHAL ilan edilmeden çok önce, Şişecam’da alınan grev kararlarını defalarca iptal etmişti. En son bu yıl bir grev kararı daha yasaklanmış ve Şişecam’ın Kırklareli fabrikasında işten atılan işçilerin İstanbul’a yaptıkları yürüyüş engellenmiştir. Tuzla’daki direnişe karşı üç otobüs tüfekli polis gönderilmiştir.

Buna karşılık, en az AKP kadar şirket yanlısı bir parti olmakla birlikte, akıl almaz bir ikiyüzlülükle “emek yanlısı” maske takmaya çalışan CHP’nin rolünün de açıkça ortaya konması gerekiyor. Sahte sol ve Stalinist partilerin de “solcu” ya da “ilerici” ilan ettiği ve birçoğunun “Demokrasi İçin Birlik” oluşumu üzerinden işbirliği yaptığı CHP, Şişecam işçilerinin mücadeleleri karşısında, yalnızca sermayenin siyasi temsilcilerinden biri olarak değil ama doğudan doğruya şirketin safındadır. Şişecam İş Bankası’na ait bir kuruluştur ve CHP İş Bankası hisselerinin yüzde 28’ine sahiptir.

Tuzla’da direnişe geçen işçilerin taşerona bağlı çalışıyor olmaları, şirketin onlarca yıldır Kristal-İş sendikası ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği saldırının bir ürünüdür. Dünyanın başlıca cam üreticilerinden biri olan Şişecam’da, işçilerin onlarca yıllık mücadele sürecinde elde ettikleri kazanımlar sendikanın suç ortaklığıyla birer birer gasp edilmiş, toplu işten çıkarma ve fabrika kapatma saldırıları gerçekleşmiş; işçiler Paşabahçe’de, Topkapı’da, Mersin’de ve başka yerlerde her direnişe geçişlerinde karşılarında önce emek polisi rolündeki sendikacıları bulmuşlar; ya işten çıkarılmayı ya da daha kötü koşullarda çalışmayı kabul etmeye zorlanmışlardır.

Sosyalist perspektif

Sendikaların gardiyanlığını aşıp direnişe geçen madenciler ve cam işçileri, yeni bir toplu sözleşme süreciyle birlikte hükümet-şirket-sendika işbirliğiyle dizginlenmeye çalışılan metal işçileri ve bir bütün olarak işçi sınıfı, geçmişteki ve uluslararası mücadelelerden dersler çıkarmalı; önümüzdeki mücadelelere sosyalist bir işçi sınıfı stratejisiyle hazırlanmalılar.

Her şeyden önce kavraması gereken şey şudur: Egemen sınıfın dünya çapında tırmanan saldırısı, şu ya da bu patronun niyetinin değil; bizzat kapitalizmin işleyişinin sonucudur. Şirketler ve bankalar, emperyalist sistemin içinde bulunduğu krizi, işçi sınıfının önceki on yıllar içinde elde etmiş olduğu tüm sosyal ve siyasal hakları ortadan kaldırarak (faturayı işçilere çıkartarak) aşmaya çalışıyorlar. İstisnasız bütün hükümetlerin savaş, diktatörlük ve toplumsal karşıdevrim politikaları uygulamasının nedeni budur. Sözde “muhalif” burjuva partileri, sendikalar ve onların arkasındaki sahte sol, dünya çapında tırmanan bu savaş ve diktatörlük eğiliminin destekleyicileridir. Bu yüzden, tüm bu güçlerden bağımsız, sosyalist enternasyonalist bir perspektif olmaksızın, işçi sınıfı için ileriye giden bir yol yoktur.

İşçiler, hükümetin, burjuva muhalefetin ve sendikaların açık işbirliğiyle hazırlandığı yeni savaşlara ve diktatörlük inşasına karşı çıkmaksızın işlerini koruyamaz, iş cinayetlerini ortadan kaldıramaz ve yaşam koşullarını iyileştiremezler.

Sendikalar, kapitalist üretim sürecindeki dönüşümün bir sonucu olarak her türden “reform” programını terk etmiş ve kapitalist şirketlerle bütünleşmiş örgütlerdir. Onlar, meclisteki partilerin işçi sınıfı içindeki uzantılarıdır. Hükümet destekli şirketlere karşı mücadelenin önderliğinin bu örgütlere bırakılması, mücadelenin en baştan yenilgiye uğraması demektir. Sendikalardan bağımsız yeni taban örgütlenmelerinin, fabrika komitelerinin inşa edilmesi gerekmektedir.

Bu örgütlenmeler, ancak işçi sınıfı eksenli sosyalist devrimci bir siyasi programa sahip olmaları durumunda kapitalist saldırıya karşı koyabilirler. Kapitalizm altında artık hiçbir iyileşmenin mümkün olmadığı görülmeli, maden, cam, otomotiv, demir çelik, bankacılık ve diğer başlıca kilit sektörlerin işçi denetiminde kamulaştırılmasından başka bir çözüm yolu olmadığı kavranmalıdır. Bu da, devletin hangi sınıfın elinde olduğu; yani devletin sınıf karakteri sorununu gündeme getirir.

Bu can alıcı sorun, 1917 Rus Devrimi’nin 100. yıldönümünde, ileriye giden tek yolun sosyalizm uğruna mücadeleden geçtiği anlamına gelmektedir.

Rus işçi sınıfı, 100 yıl önce, egemen sınıfının çıkarları doğrultusunda savaşta ölüme gönderilmeye, cephede diğer ülkelerden sınıf kardeşlerini öldürmeye zorlanmaya, içeride ise dizginsiz sömürü ve baskı koşullarında yaşamaya bir dur demiş ve 7 Kasım 1917’de iktidarı ele geçirmişti.

Rusya’daki işçi sınıfının bunu başarabilmesi ve ilk işçi devletini kurması, Marksist devrimci teoriyle donanmış olan Bolşevik Parti gibi bir siyasi önderliğe sahip olması sayesinde mümkün olmuştu. I. Dünya Savaşı’na son veren adımı atan, dünya devrimini başlatan ve Türkiye’deki emperyalist sömürgeci işgalin yenilgiye uğratılmasında belirleyici rol oynayan bu devrimin ve ona önderlik eden işçi sınıfı partisinin güncel gerekliliğinin kavranması, insanlığın yeni bir dünya savaşının eşiğinde olduğu günümüzde muazzam önem taşımaktadır.

Son dönemde işçilerin dünyanın dört bir yanında ve Türkiye’de cesurca giriştikleri mücadeleler, kapitalizmin savaşa ve diktatörlüğe yol açan krizinin, aynı zamanda yeni devrimci mücadelelerin nesnel temelini oluşturduğu tespitinin açık bir doğrulamasıdır. Sosyalistler ve işçi sınıfı öncüleri, kaçınılmaz olarak patlak verecek büyük mücadelelere gerekli bir şekilde hazırlıklı olabilmek için, enternasyonalist devrimci önderliğin, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasına hız vermelidir.