Metal toplu sözleşmesi sürecinden çıkartılması gereken dersler

Metal sektöründe MESS ile üç sendika arasında 130 bin metal işçisini kapsayan grup toplu iş sözleşmesi süreci, 30 Ocak günü, üç sendikanın birbiri ardına aynı sözleşmeyi imzalamasıyla sona erdi. Her zaman olduğu gibi önce Türk Metal sendikası ilk imzayı attı ve bu kez “yüzyılın sözleşmesi”ni yaptığını ilan etti.

29 Ocak’ta MESS temsilcileriyle bir araya gelen Türk Metal bürokratları, ertesi gün “sabaha kadar” süren görüşmelerde ilk baştaki yüzde 38’lik ücret zammı talebi ile MESS’in görüşme öncesi son teklifi olan yüzde 13,2’nin arasında, ilk altı ay için toplamda yüzde 24,63’lük bir ücret artışında anlaştılar. 2 yıllık toplu sözleşmenin sonraki altı aylık üç döneminde enflasyon oranında zam olacak.

Bu anlaşmanın gerçek anlamı, Türk Metal başkanı Pevrul Kavlak’ın yaptığı açıklamada, “olağanüstü koşulların arkasına sığınmayan ve duyarlı yaklaşım gösteren MESS yönetimi”ne teşekküründe açığa çıkmaktadır. Bu sözleşme ile elde edilen ücret artışı, geçtiğimiz üç yıl içinde yaşanan enflasyon oranı ve alım gücüdeki düşüş göz önünde bulundurulduğunda, “büyük bir kazanım” değildir.

Yine, özellikle 2015 metal grevlerinin ardından birçok eski işçinin işten atılması sonucunda sektör genelinde “yeni” işçilerin oranı büyük ölçüde artmış durumda ki bu durum, yüzde 24,63 diye ilan edilen toplam ücret artışını kıdem zammı üzerinden yüzde 18’lere kadar düşürmektedir. Aynı durum, kıdemli işçilere yönelik yeni bir işten çıkarma saldırısının da hazırlayıcısı olabilir.

Metal işçilerinin, Türk-İş’in son araştırmasına göre dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının 5.238 lira olduğu bir ülkede ortalama 2.000 – 3.000 lira arasında maaş alacak olmasını bir zafer gibi göstermek, en hafif ifadeyle, aymazlıktır.

Anlaşmaları yine kapalı kapılar arkasında imzalayan tüm sendika bürokratları, sektör genelinde işgücü maliyetleri yüzde 3-4’ü geçmezken ve rekor karlar elde edilirken, metal işçilerini bir kez daha bir satış sözleşmesine mahkum etmişlerdir. Metal işçilerinin sonraki üç dönemde enflasyon oranında alacakları zamla birlikte, ilk altı ay zammı da, gerçek enflasyon ve hükümetin savaş bütçesine uygun yeni sosyal saldırılar karşısında kısa süre içinde eriyip gidecektir.

Bu gerçek ortadayken, şirketlerin emrindeki medya, burjuva partileri, sendikalar ve onların kuyruğundaki çeşitli sahte sol gruplar, bu sözleşmeyi hep bir ağızdan büyük bir zafer gibi pazarlamaya çalışıyor.

Hükümetin 2 Şubat grevi için ilan ettiği yasağı “tanımayacağını” iddia eden Birleşik Metal-İş bürokratları, sanki her fırsatta eleştirdikleri Türk Metal’deki kopyalarıyla aynı sözleşmeye imza atmamış gibi, büyük bir başarıdan söz eden ve kendilerini öven bir açıklama yaptılar.

Onlar, metal işçilerinin “emeklerinin karşılığını aldığı” yalanını söylemekle yetinmeyip, “Toplu sözleşme, iş barışının sağlanması ve endüstriyel ilişkilerin sürdürülmesi için olumlu adım atan, işçilerin taleplerini dikkate alan MESS yönetiminin de katkısı ile gerçekleşmiştir.” diyerek, patronlara olan minnetlerini ifade etmekten de geri durmadılar. Birleşik Metal yöneticileri, böylece, başlıca rollerinin “iş barışının sağlanması”, yani işçileri kapitalist sömürü koşulları içerisinde dizginlemek olduğunu bir kez daha teyit ettiler.

Aynı hikayeyi tekrarlayan Çelik-İş bürokratları, “MESS ile yürütmüş olduğumuz TİS görüşmelerimiz, üyelerimizin refah ve mutluluğunu sağlayacak şekilde sona erdi.” açıklaması yaptı.

Bu koroya, onların uluslararası ölçekteki abileri olan ve küresel şirketler ile sıkı işbirliği içinde faaliyet gösteren IndustriALL Global Union ile IndustriAll Europe da katıldı. Sözleşmeyi “Birlik, direniş ve kararlıklık Türk metal işçilerine büyük zafer getirdi” sözleriyle selamlayan bu örgütlerin genel sekreterleri, Valter Sanches ile Luc Triangle, Türkiyeli üyeleri Birleşik Metal-İş’e ve Çelik İş’e gönderdikleri bir mesajda, “tüm Türk metal işçilerini bu zorlu görüşmelerdeki kararlı duruşlarından dolayı kutluyoruz” dediler.

Türkiyeli metal işçilerine ikiyüzlü kutlama mesajı gönderen bu örgütler, bir süredir, IG Metall sendikası ve hükümet ile el ele, Almanya’daki toplu sözleşme sürecinde küresel şirketlere karşı militan bir mücadeleye soyunmuş olan işçileri satmanın hazırlığı içindeler.

Bu yaygaranın amacı, yalnızca gerçeği örtbas etmek değil; aynı zamanda hızla kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarına karşı patlayacak bir işçi hareketini şimdiden itibarsızlaştırmaktır. Özetle, bu “zafer” çığlıkları, özünde bir tür “önleyici manevra”dır.

Bir metal işçisinin, “Kazanıldığı söylenen şeyin büyük görünmesinin sebebi durumumuzun çok kötü olması.” sözleri, durumu özetlemektedir. Onlarca yıldır şirketlerin işçilere yönelik saldırılarına ortaklık eden, tüm satış sözleşmelerini “başarı” olarak sunan sendikalar ve MESS patronları, özellikle 2015’teki tüm yasal prosedürü ayaklar altına alan metal grevleri deneyiminin ardından, işçileri açık bir satışa razı edemeyeceklerini görmüşlerdi. Onlar, metal işçilerinin, kolayca kontrol dışına çıkacak bir işçi sınıfı hareketine yol açabilecek şekilde grev yasağını da ayaklar altına alacaklarının farkındaydılar. Bu, tam da iktidarın Suriye’de başlıca NATO müttefiki ABD’nin “sahadaki ortağı” Kürt milliyetçilerine karşı yeni bir cephe açtığı koşullarda, ne egemen sınıf ne de AKP iktidarı için kabullenilebilir bir durumdu.

Şirketlere ve siyasi iktidarlara hizmet konusunda birbirinden özde hiçbir farkı olmayan üç sendikanın bu toplu sözleşmede asıl başardığı şey, Türkiye işçi sınıfının en militan kesimi içerisindeki mücadelede dinamiğini frenlemek, onları yanıltmak ve enerjilerini manipüle etmektir.

Metal işçilerinin sosyalist bir stratejiye ihtiyacı var başlıklı yazımızda vurguladığımız gibi:

Mevcut kapitalist düzende ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileşebileceğini, barışın ve demokrasinin geleceğini iddia edenler (hükümet ve diğer burjuva partileri ile sendikalar ve sahte solcular) yalan söylüyor ve işçileri, daha da kötüleşecek olan sömürüye ve baskıya karşı koyamayacak hale getirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

O yazıda ayrıca şunları belirtmiştik: “Yıllardır Türkiye’nin en büyük şirketlerinin koltuk değnekliğini yapmış olan bu sendikaların, tam da hükümetin Suriye’de yeni bir harekat başlattığı koşullarda ‘grev’ kararı alması, işçi sınıfının hak kayıplarına, artan sömürüye, yoksulluğa ve baskıya karşı öfkesinin hangi boyuta ulaştığının açık bir göstergesidir. Daha önceki yıllarda  olduğu gibi açık satış anlaşmalarını hemen imzalamak yerine özellikle Birleşik Metal-İş’in işbirliğini gizlemek için kullandığı yolu tutan sendika bürokratları, ‘biz elimizden geleni yaptık’ diyebilmeyi hesaplıyorlardı.” Bu, “onların, işçileri başka türlü denetleyemeyeceklerinin farkında olduklarını gösteren hesaplı bir adımdı.”

MESS’in bu “denetleme” çabasının bir parçası olarak 2 yıllık sözleşmeyi kabul etmesi, ilk altı aylık ücret artışıyla birlikte, metal işçilerinin uğradıkları hak kayıplarına ve içinde bulundukları yaşam koşullarına yönelik öfkesinin ne kadar büyümüş olduğunun bir göstergesidir. Toplamda 130 bin üyesi bulunan bu üç sendika, MESS ile birlikte ve hükümetin de arka plandaki denetimi altında, işçi sınıfının öncüsü konumundaki metal işçilerini nasıl bir anlaşmayla frenleyebileceklerini hesaplamışlar ve bu doğrultuda, hep birlikte, metal işçilerine karşı kartlarını açmışlardır.

Bununla birlikte, “yasağa rağmen grev” iradesini gösteren ve başlangıçtaki talepleri karşılanmadan anlaşmayı kabul etmeyeceklerini açıklayan metal işçilerinin bir kısmı, MESS-sendika-medya eliyle yaratılmış ve sahte sol grupların da arka çıktığı zafer atmosferine teslim olmadı. Kroman Çelik fabrikasındaki işçilerin mücadeleyi sürdürme yönünde gösterdiği çaba, bunun açık bir ifadesidir.

Küresel metal şirketleri, sendikalar ve hükümet işbirliğiyle sağlanan anlaşmanın, Suriye’de şimdiden başlamış olan savaş yöneliminin maliyetini ödeyecek olan işçilerin birikmiş öfkesini dizginleyeceğini düşünmek için hiçbir neden bulunmuyor.

Sermayenin “emek polisi” işlevi gören sendikalara yapılmış yeni bir cila işlevi gören bu toplu sözleşme, başta metal sektörü olmak üzere tüm işçi sınıfı içinde giderek artan mücadele isteğini dizginleyemeyecektir. Zira işçi sınıfı içindeki artan militanlık ve mücadele kararlılığı, kapitalizmin insanlığı savaşlara sürükleyen krizinden kaynaklanmaktadır ve bu, uluslararası bir olgudur. Hükümetleri, kapitalistleri ve sendikaları işçiler karşısında gitgide daha fazla kenetlenmeye iten bu kriz, aynı zamanda, uluslararası ölçekte yaklaşan büyük sınıf mücadelelerinin nesnel zeminini oluşturmaktadır.

Bu yüzden, Türkiye’deki metal işçilerinin mücadelesi, yalnızca bu nesnel zemin ve uluslararası ölçekte süregiden sınıf mücadeleleri bağlamında ele alındığında kavranabilir. Daha bir ay önce, Romanya’daki Ford işçileri, aynı 2015’te Türkiye’deki Ford, Renault, Tofaş-Fiat ve diğer fabrikalarda olduğu gibi, şirketin uzantısı konumundaki sendikaya başkaldırıp fiilen greve gittiler.

ABD’de, geçtiğimiz hafta, otomotiv sektöründeki Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının yetkililerinin Fiat Chrysler’den önceki yıllarda rüşvet aldığının kanıtlanması üzerine, sendika üyesi on binlerce otomotiv işçisi, bu rüşvetler karşılığında imzalanmış olan satış sözleşmelerinin iptal edilmesini talep ediyor.

Son olarak, yukarıda belirttiğimiz gibi, Almanya’da, yüz binlerce metal ve elektronik işçisi kısmi grevlere çıktı; bu hafta Çarşamba-Cuma günleri arasında 24 saatlik grevler gerçekleşiyor. Almanya’daki metal işçilerinin gardiyanlığını üstlenen ve DİSK/Birleşik Metal-İş sendikasının kardeş örgütü olan IG Metall sendikasının da grev kararları almak zorunda kalmasının arkasında, işçileri artık başka türlü frenleyemeyeceğinin farkına varmış olması yatıyor.

Şirket patronları, siyasi iktidarlar ve sendikalar bu gerçeği görür ve bir işçi sınıfı başkaldırısına karşı önleyici manevralarını uluslararası ölçekte yaşama geçirirken, işçilerin de kendi mücadele stratejilerini geliştirmeleri gerekiyor.

İşçi sınıfı, sermayenin saldırılarına başarıyla karşı koyabilmesi için, aynı patronlarınki gibi sınıf mücadelesi temelinde ve uluslararası bir stratejiye sahip olmalıdır. Şirketler ve bankalar ile onların emrindeki siyasi iktidarlar, işçi sınıfının geçtiğimiz on yıllar içinde elde etmiş olduğu tüm hakları ortadan kaldırmaya, işçilere en ağır kapitalist sömürüyü dayatmaya kararlılar. Onlar, bu amaçla, insanlığın zorlu mücadeleler sonucunda geliştirmiş olduğu tüm demokratik değerleri ve kuralları ayaklar altına alıyor; kendi sömürü düzenlerini sürdürmek için en kanlı savaşlara ve diktatörlüklere başvurmaktan geri durmuyorlar.

O halde, işçiler de, kendilerini insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkum eden ve savaşlarda ve iç savaşlarda ölüme sürükleyen emperyalist sisteme aynı kararlılıkla karşı çıkmalı; tüm kötülüklerin kaynağı olan kapitalizmi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir stratejiye sahip olmalılar.

Metal işçilerinin bu ve önceki toplu sözleşme mücadeleleri, bunun ilk adımının, sürmekte olan ve keskinleşmesi kaçınılmaz mücadelelere, şirketlerin ve iktidarların polisliğini yapan sendikalardan bağımsız taban komitelerini inşa ederek hazırlanmak olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu komiteler, işçilerin tırmanan kapitalist saldırıya karşı gündelik mücadelesini örgütlemekle sınırlı kalmamalı, bu saldırıların aynı zamanda siyasi karakter taşıdığı gerçeği ile de yüzleşmeliler.

Türkiyeli işçiler, ABD emperyalizmi önderliğinde Ortadoğu’da başlatılmış olan ve şimdi Türkiye’nin de katkısıyla Suriye’de devam eden yağmacı savaşlar sürdüğü; insanlığı bir üçüncü dünya savaşının eşiğine getirmiş olan militarist tırmanma devam ettiği; bu savaş yönelimine eşlik eden polis devleti inşası ilerlediği sürece, çalışma ve yaşam koşullarında hiçbir kalıcı iyileşme görmeyeceklerdir.

Dolayısıyla, taban komitelerini inşa etme ve geliştirme mücadelesinin başlıca ayağı, tırmanan militarizme, savaşlara, demokratik hakların ortadan kaldırılmasına ve polis devleti inşasına kararlılıkla karşı çıkmak olmalıdır. Bu, yalnızca uluslararası sosyalist bir perspektif temelinde, tüm burjuva partilerden, sendikalardan ve onların sahte solcu savunucularından bağımsız ve onlara karşı bir siyasi programa sahip olarak başarılabilecek bir görevdir.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve Toplumsal Eşitlik, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya toplumunun inşasını öngören sosyalist dünya devrimi programını savunmakta; onu cisimleştiren devrimci partiyi insanlığı emperyalist barbarlıktan, savaşlardan ve toplumsal yıkımlardan kurtarabilecek tek toplumsal güç olan uluslararası işçi sınıfı içinde inşa etme mücadelesi vermektedir.