Suriye’deki gelişmeler çatışmaların yayılması riskini arttırıyor

Suriye hükümet birlikleri, IŞİD’in resmen yenilgiye uğratılmasının ardından ülke içindeki ilerleyişlerini sürdürürken, Suriye ordusu ve onu destekleyen İran ve Rusya ile ABD’nin silahlandırıp eğittiği Kürt milliyetçisi güçler arasında bir silahlı çatışma olasılığı giderek artıyor.

Beşar Esad yönetiminin bu ilerleyişi, ilk bakışta, Suriye’nin kuzeyindeki ABD, AB ve İsrail destekli Kürt oluşumunu varoluşsal bir tehdit ilan etmiş olan Ankara’yı sevindirecek bir gelişme gibi görünüyor. Bununla birlikte, herhangi bir bağımsız Kürt devletinin doğmasına ne pahasına olursa olsun izin vermeme konusunda İran ve Irak merkezi yönetimi ile anlaşmış olan Ankara, Suriye ordusunun kuzeye doğru ilerlemesinden oldukça rahatsız.

Önceki gün akşam saatlerinde İran ve Rusya büyükelçilerini Dışişleri Bakanlığı’na çağıran Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu durum karşısındaki rahatsızlığını, Suriye hükümetini İdlib'de ateşkesi ihlal etmekle suçlayarak dışavurdu ve “İran ve Rusya, rejimi durdurmalı” çağrısında bulundu. 

Çavuşoğlu “Rejimin garantörü Rusya ve İran. Biz de Moskova’da başlayan süreçte ılımlı muhalefetin garantörü olduk. İran ve Rusya sorumluluğu yerine getirip rejimi durdurmalı. Rusya ile İran ağırlığını koyduktan sonra rejim bunları yapamaz. İdlib’e yapılan sadece bir hava saldırısı değil. Rejim içeriye doğru ilerliyor. İşte bu yüzden, iki ülkenin büyükelçilerini çağırıp uyarıda bulunduk” dedi.

Ankara, ertesi gün de (10 Ocak), ABD'nin Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı’nı Dışişleri Bakanlığı'na çağırdı ve ABD’nin PYD'lilere silahlı eğitim vermesi konusunda duyduğu “rahatsızlığı” iletti. Bu davet, ABD'nin YPG’yi bir ordu olarak yeniden örgütlediğine ilişkin haberlerin hem ulusal hem de uluslararası medyada yer almasından sonra gerçekleşti.

ABD yönetimi, AKP iktidarının uzun süredir dile getirdiği itirazlara rağmen, PYD'yi ve onun silahlı kolu olan YPG’yi finanse etmeye, silahlandırmaya ve eğitmeye devam edeceğini açıklamış; ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Joseph Votel de, 22 Aralık 2017'de, sözde “IŞİD'in yeniden canlanmasını önlemek için,” Suriye’de sınır muhafız birlikleri kuracaklarını duyurmuştu. Washington, daha önce, Suriye’deki Kürt milliyetçisi önderliğe verdiği desteği “IŞİD ile mücadele” ile gerekçelendiriyordu ancak bu gerekçe, IŞİD’in Irak’ta ve Suriye’de kesin bir yenilgiye uğratılmasının ardından bütünüyle geçersizleşmiş durumda. Aynı gerekçeye sarılan PYD önderliği de, ABD’nin Suriye’de uzun yıllar kalmasını istediğini açıkça ilan ediyor.

Ankara ile Washington arasında bir Kürt devletinin kurulması olasılığı üzerinden Suriye’de yaşanan gerilim ne yeni ne de şaşırtıcı. Ankara, yıllardır, geleneksel Batılı müttefiklerinden bağımsız bir politika izliyor ve ABD ile Avrupalı emperyalist ortaklarının stratejik düşman konumuna yerleştirdiği Rusya ve Çin’e yakınlaşıyor. En doğrudan ifadesini Ankara ile Avrupa Birliği arasında artık kopma noktasına gelen “doğrudan üyelik” görüşmelerinde ve ABD’nin Suriye ve genel olarak Ortadoğu stratejisinde bulan anlaşmazlıklar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmeyi amaçlayan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde ve sonrasında doruk noktasına çıktı.

ABD, bu süreçte, her zamankinden daha açık biçimde Kürt milliyetçisi güçlere arka çıkarken, AKP iktidarı onun hedef tahtasına yerleştirmiş olduğu İran ile ilişkilerini iyice sıkılaştırdı. Ankara ile Tahran, bağımsız bir Kürt devletinin oluşmasını engellemek için, geçtiğimiz sonbaharda, Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerinde, askeri müdahale ve işgal tehdidinin eşlik ettiği ağır bir ekonomik ambargo uyguladı.

AKP iktidarı ile İran’daki dinci rejim arasında sağlanmış olan Kürt milliyetçiliği karşıtı ittifak, geçtiğimiz günlerde İran’da patlayan işçi sınıfı öfkesi karşısında daha da pekişti. Bu işçi ve yoksul gençlik hareketini bir “CIA-Mossad operasyonu” olarak pazarlayıp mahkum eden Ankara’daki iktidar sözcüleri ve yandaş medya, İranlı mollaların yardımına koşmada hiç tereddüt etmedi.

Suriye’deki rejim güçlerinin kuzeye doğru ilerlemesi, hem Ankara ile Tahran arasındaki bu ittifakı hem de Putin ile Erdoğan arasında sağlanmış olan sözde “stratejik” işbirliğini paramparça etme riski oluşturmaktadır.

Rus basınında yer alan haberlere göre, Rusya Savunma Bakanlığı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’a ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan'a birer mektup gönderdi. Mektupta, 5 Ocak gecesi, İdlib’deki Ankara destekli silahlı militanların kontrolündeki bir bölgeden Rusya’nın Hmeymim ve Tartus askeri tesislerine 13 insansız hava aracı (İHA) saldırısı düzenlendiği belirtiliyor.

Sputnik haber ajansına göre, bu mektuplarda, “Türkiye’nin, kontrolündeki silahlı grupların çatışmasızlık rejimine uymasını sağlama konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmesi” ve İdlib’de ek gözlem noktaları oluşturulmasına yönelik “çalışmaları hızlandırması gerektiği” vurgulanıyor.

Ankara ile Moskova arasında Astana görüşmelerinde varılan uzlaşma uyarınca, Türkiye, muhaliflerin kontrolündeki İdlib bölgesinde çatışmasızlığı izlemek için 12 ayrı gözlem noktası kuracaktı. Bugüne kadar, bu noktalardan, yalnızca, 500 askerin konuşlandırıldığı üç tanesi oluşturulmuş durumda.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından YPG güçlerinin Suriye’nin kuzeyinde ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı Kobani ve Afrin kantonlarını birleştirme girişimini engellemek amacıyla “Fırat Kalkanı” harekatını başlatmış olan Türk ordusu, İdlib’de konuşlandırdığı güçler sayesinde, bir yandan kendi vekil gücü işlevi gören sözde “ılımlı” İslamcı güçleri takviye derken, aynı zamanda, Afrin’e yönelik olası bir askeri harekatı kolaylaştırmayı amaçlıyor. Ankara, Türkiye’nin Afrin ile olan sınırına binlerce asker konuşlandırmış durumda ve Erdoğan’ın “bir gece ansızın gelebiliriz” sözleriyle, orayı her an işgal edebileceğini ilan etti. (Geçerken, benzeri bir askeri yığınağın Fırat Nehri’nin doğusundaki Kobani kantonu sınırına da yapılmış olduğunu belirtelim.)

Resmi olarak Suriye Demokratik Güçleri (SDG) olarak adlandırılan ve ABD emperyalizminin bölgedeki başlıca vekil gücü konumunda olan oluşumun ana gövdesini oluşturan YPG, bu istila tehditlerine, Türkiye’nin herhangi bir müdahalesine karşı sonuna kadar savaşacaklarını belirterek tepki gösteriyor. 50 bin dolayında savaşçıya sahip olduğu öngörülen SDG, Suriye’nin yaklaşık dörtte birini elinde tutuyor.

SDG içinde belirleyici güç olan Kürt milliyetçilerinin aynı zamanda Esad rejimi ile bir uzlaşma peşinde koştuğuna ve bu amaçla Moskova’nın arabuluculuğuna bel bağladığına ilişkin de çok sayıda işaret söz konusu. Bununla birlikte, gerek Rusya’nın Astana sürecindeki başlıca ortakları olan İran ile Türkiye’nin (ve muhtemelen Esad yönetiminin) muhalefeti, gerekse PYD/YPG’nin arkasındaki ABD ile İsrail’in olası karşı çıkışı bu tür bir uzlaşmayı oldukça zorlaştırıyor.

Avrupa’nın başlıca emperyalist güçlerinin de daha aktif biçimde müdahil olmaya yöneldiği Suriye’deki iç savaşın “çözüme kavuşması” konusunda bir başka hamle de Britanya’dan geldi. Basında yer alan haberlere göre, geçtiğimiz Salı günü Londra’da düzenlenen bir toplantıda, Ortadoğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Alistair Burt, Suriyeli Kürtlere “PKK ile olan bağlantılarını koparma” çağrısı yaptıklarını açıkladı.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, geçtiğimiz ay, “‘Kürtler’ olarak tanımlananlardan bahsederken aslında sadece Kürtlerden bahsetmiyoruz” demiş ve eklemişti: “Başta ABD olmak üzere yabancı bir ülkenin çıkarına hizmet edenler, vatan hainidir. Suriyeli Kürtler ise bağımsız bir devlet istemediklerini, Suriye içinde özerklik talep ettiklerini belirtiyor.”

Gelinen nokta, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin ve Toplumsal Eşitlik’in, bizzat Batılı emperyalist güçler ve onların Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel müttefikleri tarafından palazlandırılan IŞİD’in yenilgisinin Suriye savaşının sonuna değil; tersine, bölgeye yönelik çok daha kapsamlı bir emperyalist müdahaleye ve bölgesel savaş riskinin tırmanmasına işaret ettiği tespitini doğrulamaktadır.

İran’da ve Tunus’ta patlak veren kitlesel işçi ve gençlik protestoları, başta ABD emperyalizmi olmak üzere irili ufaklı tüm aktörlerin gerici çıkarlar peşinde koştuğu ve Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı mahvettiği bu denklemde egemen sınıfların hesabını bozabilecek, savaşa son verebilecek ve daha büyük bir savaş tehlikesini ortadan kaldırabilecek tek şeyin uluslararası işçi sınıfının sosyalist bir perspektifle ayağa kalkması olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.