Tırmanan jeostratejik gerilimler ve Türkiye işçi sınıfının görevi

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ve Ankara’nın vekil gücü işlevi gören Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı birlikler, Pazar günü erken saatlerde Afrin’e girdi. Kenti yıllardır elinde tutan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) milis gücü Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) gece terk ettiği Afrin’in Türk birlikleri tarafından ele geçirilmesi sırasında, 150 binden fazla insanın yaşadığı kentte ciddi sivil can kaybına ve ağır bir yıkıma yol açabilecek herhangi bir ciddi çatışma yaşanmadı. Ankara’dan yapılan resmi açıklamalara göre, TSK ve ÖSO güçleri kentin neredeyse tamamını kontrol altına almış durumda.

Afrin’in, Ankara ile NATO’daki emperyalist müttefikleri arasındaki anlaşmazlıklarda yeni bir tırmanma dalgasının ortasında TSK ile ÖSO’nun eline geçmesi, bu gerilimleri daha da arttıracaktır. Çünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Afrin bölgesine yönelik “Zeytin Dalı Harekatı”nın Menbiç’e, hatta Fırat’ın doğusuna yönelik çok daha kapsamlı bir hedefinin parçası olduğunu uzun süredir dile getiriyor.

Erdoğan, Ankara’nın uzun süre önce ilan etmiş olduğu bu hedefini, 14 Mart Çarşamba günü kırk altıncısını düzenlediği Muhtarlar Toplantısı’nda, “Afrin’i de Mümbiç’i de teröristlerden temizleyeceğiz. Fırat’ın doğusunu da Kuzey Irak sınırımıza kadar aynı şekilde teröristlerden temizleyeceğiz.” diyerek, bir kez daha yineledi.

Cumhurbaşkanı, Ankara’nın NATO’daki müttefiklerinin Suriye’de PYD/YPG’ye yönelik operasyonlara yönelik eleştirilerine, “Cezayir’de 5 milyon insanı katledenler kalkıp da Türkiye’ye hesap sormasın, önce onlar bunun hesabını versin. Ruanda’da, Libya’da on binler, yüz binleri öldürdüler, önce onlar bunun hesabını versinler. Irak’ta on binleri, yüz binleri öldürenler önce bunun hesabını versinler. Bunların hesabını vermeyenler kalkıp da Türkiye’ye hesap sormaya yeltenmesinler.” diyerek rest çekti.

Suriye’de PYD/YPG’ye karşı savaşan Ankara, aynı zamanda, Irak’taki PKK varlığına karşı uzun süredir yoğun hava saldırıları düzenliyor ve Bağdat ve İran ile birlikte bir kara harekatına hazırlanıyor.

ABD emperyalizminin Suriye’yi parçalama ve bölgeye yerleşme planlarında başlıca vekil kara gücü işlevi gören PYD/YPG hakimiyetindeki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yönelik operasyonların Menbiç’e ve Fırat’ın doğusuna yayılması, yalnızca Türkiye-NATO ilişkilerini her an paramparça edebilecek dinamikler taşımıyor.

AKP iktidarının uzun süredir atacağını söylediği böylesi bir adım, iki NATO üyesi devletin askerleri arasında açık bir çatışmaya yol açmanın ötesinde, çok daha kapsamlı sonuçları olacak bir süreci tetikleyebilir.

Zira Suriye’de hala bir ölçüde vekil güçler üzerinden sürmekte olan emperyalist rejim değişikliği savaşının doğrudan devletler arasında yürütülecek ve büyük emperyalist güçler ile Rusya’yı da içine çekebilecek küresel bir çatışmaya dönüşmesinin koşulları fazlasıyla oluşmuş durumda.

Bu ayın başında, ABD Başkanı Donald Trump, çelik ve alüminyum ithalatına gümrük vergileri uygulayacağını duyurduğunda, küresel bir ticaret savaşları döneminin açılışını ilan emişti. Washington’ın, başta Avrupa Birliği, Çin ve Japonya olmak üzere tüm ülkelerin şu ya da bu biçimde misillemede bulunmasına yol açacak olan bu kararı, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş ve hızla parçalanmakta olan küresel düzene indirilmiş ağır bir darbeyi ifade ediyordu. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle alınmış olan bu karar, aynı zamanda, kapitalizmin, üretimin küresel karakteri ile ulus devlet siyasi yapısı arasındaki temel çelişkisinin, nihayetinde savaş yoluyla çözülecek şekilde patlama noktasına geldiğinin de ifadesidir.

ABD emperyalizmi, Ortadoğu’da ve Afganistan’da başlattığı savaşlarla ve onlara eşlik eden rejim değişikliği amaçlı çok sayıda müdahaleyle, uzunca bir süredir, yitirmekte olduğu küresel ekonomik egemenliğini savaş yoluyla çözme hazırlıklarında oldukça ileri bir aşamaya gelmiş olduğunu ilan ediyor.

Trump’ın ticaret savaşını başlatacak hamlesini açıkladığı günlerde, 4 Mart’ta, eski bir Rus-Britanya ikili casusu Sergey Skripal ile kızının gizemli bir şekilde zehirlendiği açıklandı. Britanya hükümeti, hem uluslararası ölçekte sürmekte olan Rusya karşıtı kampanyayı tırmandırmak hem de içeride karşı karşıya olduğu toplumsal muhalefetin yönünü saptırmak için, bu olaya sarıldı. Başbakan Theresa May, hiçbir inandırıcı kanıt olmaksızın (dahası, Moskova’nın, kimyasal silah anlaşması doğrultusunda, zehirlemede kullanıldığı iddia edilen maddeden incelemek üzere bir örnek istemesi talebini reddederek), Rusya’nın “Birleşik Krallık’a karşı yasadışı bir şiddet” kullandığını açıkladı.

Britanya hükümetinin, Rusya’ya verdiği 24 saatlik bir ültimatomun ardından, Moskova’ya karşı ekonomik ve diplomatik önlemlerini ilan etmesi ve tüm müttefiklerini kendisi ile dayanışmaya çağırması, Washington’dan hemen destek gördü ama aynı durum, başta Berlin ve Paris olmak üzere birçok NATO üyesi devlet için geçerli değildi. Buna rağmen, Perşembe günü, Almanya ve Fransa, ABD ve Britanya ile birlikte, neredeyse görülmemiş bir adımla, Londra’nın Rusya’ya yönelik suçlamalarını destekleyen bir ortak açıklamaya imza attı. Trump yönetimi, bu açıklamayla aynı gün, Rusya’ya karşı yeni yaptırımları ilan etti. 19 bireyi ve beş kurumu hedef alan yaptırımların bahaneleri 2016 seçimlerine müdahale ve siber saldırılar.

Washington ile Londra’nın başını çektiği Rusya karşıtı uluslararası saldırı dalgası, asıl olarak Suriye’de ve Ortadoğu’da izlediği politikalardan dolayı NATO’dan büyük ölçüde dışlanmış ve Rusya ile ekonomik, askeri ve diplomatik alanlarda yakın ilişkiler geliştirmiş olan Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu, kapsamlı uluslararası ve iç siyasi sonuçları ile birlikte yeniden gündeme getirecektir.

ABD Başkanı Trump’ın, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ı aniden görevden alıp yerine CIA’in yöneticisi Mike Pompeo’yu getirdiğini açıklaması, yalnızca Washington’ın küresel gerilimleri pervasızca tırmandırmadaki kararlılığının en son ifadelerinden biri değildi. CIA’in uluslararası ölçekte gerçekleştirdiği işkencelerin, cinayetlerin ve rejim değişikliği operasyonlarının baş sorumlularından birinin ABD Dışişleri Bakanı olması, aynı zamanda, Washington ile Ankara arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşeceğinin işaretidir.

Pompeo, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in “demokrasiyi ve seçilmiş hükümeti” savunduğu için Türk halkını kutlayan sözlerine yanıt olarak yazdığı Twitter mesajında, “İran hükümeti Erdoğan’ınki kadar demokratiktir. İkisi de totaliter İslamcı diktatörlüktür” diye yazmıştı.

Özetle, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile iyi ilişkiler kuracağımızı umuyorum” sözleri, onun da çok iyi bildiği gibi, karşılanmayacak bir beklenti, daha doğrusu, burjuva diplomasisinin temel unsurlarından biri olan bir “ikiyüzlülük” örneğiydi. Nitekim kısa süre içinde, Çavuşoğlu’nun, ABD ile Türkiye arasındaki sorunları (başta Suriye) ele almak ve ilişkileri yeniden iyileştirmek için Washington’a yapacağı ziyaret ertelendi.

Bu arada, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ve petrol kaynakları da, Kıbrıs görüşmelerini ve Türkiye ile Yunanistan, Mısır ve İsrail ilişkilerini kökten değiştirecek şekilde, Ankara ile emperyalist müttefikleri arasındaki ilişkiler açısından yeni bir patlama noktası olarak ön plana çıkıyor.

Çatırdayan emperyalist sistemin AKP iktidarını Batılı emperyalist müttefikleri ile kaçınılmaz çatışmalara sürükleyen ve onların baş düşman ilan ettiği Rusya ile İran’a yakınlaştıran nesnel dinamikleri, Türkiye iç politikasını da belirlemektedir. 

ABD’nin ve Britanya’nın Rusya ve Çin ile doğrudan çatışma yönünde tırmandırdığı ve bizzat emperyalist ülkelerin egemen sınıfları içinde de bölünmelere ve çatışmalara yol açan bu dinamiklerin Türkiye iç politikasındaki ilk yansıması, burjuva siyaset kurumu içindeki gerilimlerin artması olacaktır.

Ancak egemen sınıf içindeki çatışmaların uluslararası gelişmelere bağlı olarak artması, kapitalist sistemin polis devleti ve açık diktatörlük biçimindeki temel eğilimini azaltmayacak; tersine, daha da güçlendirecektir. Çünkü, egemen sınıfın Erdoğan’a muhalif kesimleri (Kürt burjuvazisi dahil), şimdi AKP iktidarı tarafından sergilenen bu eğilimin temel nedeni olan emperyalist savaş yönelimine karşı değildir.

Erdoğan ile onun burjuva ve küçük burjuva karşıtları, yalnızca, Ankara’nın bu savaş yöneliminde hangi tarafta yer alması gerektiği konusunda farklılaşıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP’si ile faşist MHP, ABD’nin Suriye’deki ve genel olarak Ortadoğu’daki mevcut stratejisinin “Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bekası” için stratejik bir tehdit oluşturduğunu uzun süre önce ilan etmiş durumda. Onlar, bu tehdide karşı koymak için, bir yandan NATO’daki emperyalist müttefikleri arasındaki çıkar çatışmalarından yararlanmaya çalışırken, aynı zamanda ABD’nin baş düşman ilan ettiği Rusya ve İran ile ilişkileri sıkılaştırıyorlar.

ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya egemen olma planı doğrultusunda şu anda izlediği stratejiye karşı her ikisi de emperyalist sistemin bileşeni ve savunucusu olan Rusya ve İran ile aynı cephede yer almanın, emperyalizm karşıtlığı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Erdoğan hükümeti, ABD-NATO emperyalistlerinin Ortadoğu’yu yağmalamasına değil; 25 yılı aşkın süredir devam eden bu yağmalamada kullanılan vekil güce (milliyetçi Kürt hareketi) karşı çıkmaktadır.

1917 Ekim Devrimi ile kurulmuş olan Sovyetler Birliği’nin Stalinist bürokrasi tarafından yıkılmasının ardından kamu mülkiyetini yağmalayarak zenginleşen kapitalist oligarkların çıkarlarını savunan Putin yönetimi de, emperyalist sistemin içinde yer alan, kapitalizmin savunucusu burjuva bir diktatörlüktür. Benzeri bir durum, İran’daki ABD destekli Şah diktatörlüğünün 1979’da devrimci bir işçi sınıfı ve halk hareketi tarafından yıkılmasının ardından iktidarı alan dinci rejim için geçerlidir.

Egemen sınıfın Erdoğan tarafından temsil edilen kesiminin kendi kapitalist çıkarlarını korumak ve geliştirmek için son yıllarda benimsemiş olduğu milliyetçi, sözde emperyalizm karşıtı söylem, en az Moskova ile Tahran yönetimlerininki kadar ikiyüzlüdür.

Barış, demokrasi ve insan hakları savunucusu olduğunu iddia eden burjuva muhalefet partilerinin durumu da farklı değil. Tamamı AB ve NATO yanlısı olan bu partiler, ABD emperyalizmi önderliğinde sözde “uluslararası terörizme karşı mücadele” adına girişilen askeri operasyonları desteklemiş; Washington-Berlin destekli 15 Temmuz darbe girişimine karşı çıkmamış; AKP iktidarının işçi sınıfına yönelik tüm saldırılarına onay vermişlerdir. Onlar, AKP iktidarı tarafından düşman ilan edilen ve yoğun bir siyasi saldırı altında bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) hariç, Ankara’nın Suriye’deki askeri müdahalelerini coşkuyla destekliyorlar.

Özetle, AKP’ye yönelik burjuva muhalefet, hızla tırmanan militarizm ve diktatörlük yönelimine karşı değildir. Burjuva muhalefet, AKP’nin inşa ettiği otoriter rejimi, yalnızca, NATO ve AB emperyalistleri ile daha sıkı işbirliği ve uyum içinde sürdürmeyi amaçlamaktadır.

Bununla birlikte, emperyalist sistemin, Türkiye egemen sınıfını diğer ülkelerdeki gibi savaş ve diktatörlük yönelimine sürükleyen dinamikleri, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfını da giderek artan biçimde devrimci kitlesel eylemlere sürüklüyor. Uluslararası işçi sınıfı, burjuva iktidarlara, devletin baskı aygıtlarına ve şirketlerin hizmetindeki sendikalara rağmen, hızla kötüleşen yaşam koşullarına karşı grevler ve gösteriler örgütlüyor.

Son olarak ABD’deki ve Avrupa’daki otomotiv işçileri ile öğretmenlerin gerçekleştirdiği grevler ve direnişler, aynı Türkiyeli metal ve otomotiv işçilerinin geçtiğimiz yıllara damgasını vuran militan direnişlerinde olduğu gibi, şu gerçekliğe işaret etmektedir:

Emperyalizmin bir bütün olarak insanlığı yıkıma sürükleyen savaş ve diktatörlük eğilimine karşı koyabilecek tek toplumsal güç işçi sınıfıdır.

Ancak işçi sınıfının bunu başarabilmesi için, tüm burjuva siyaset kurumundan, emperyalizmin hizmetindeki sahte sol akımlardan ve sermayenin polisliğini yapan sendikaların boyunduruğundan kurtulması; savaşların, toplumsal yıkımın ve diktatörlüğün temel nedeni olan kapitalizme karşı mücadeleye soyunması zorunludur.

Bu mücadelenin başarısı, özel mülkiyet, kişisel kar ve ulus devlet üzerine kurulu kapitalist sistemin yıkılmasını ve üretimin, işçi sınıfının demokratik denetimi altında yalnızca toplumsal gereksinimleri karşılamak amacıyla gerçekleştiği sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya sisteminin kurulmasını hedefleyen enternasyonalist sosyalist, devrimci programın işçi sınıfı içinde kök salmasına bağlıdır.

Bu programı uluslararası düzeyde savunan tek siyasi hareket, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun ulusal şubeleri olarak Sosyalist Eşitlik Partileridir. 

Türkiyeli işçileri ve gençliği, hızla yaklaşan savaş felaketini ve ona eşlik eden diktatörlük yönelimini önlemek için, başta Ortadoğu’daki ve Avrupa’dakiler olmak üzere, tüm dünyadaki sınıf kardeşleri ile sıkı işbirliği içinde, devrimci siyasi önderliği olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) inşasını hızlandırmaya çağırıyoruz.