Trump ve Kudüs: Ortadoğu “barışı” maskaralığının sonu

ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ve büyükelçiliğini oraya taşımayı planladığını ilan eden küstah ve kışkırtıcı konuşması, ilk meyvelerini, Perşembe günü, işgal altındaki topraklardaki protestoları bastırmak için gerçek mühimmat, plastik mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanan İsrail askerlerinin 100’den fazla Filistinli işçiyi ve genci yaralaması biçiminde verdi.

Trump, Çarşamba günkü konuşmasında, ABD’nin ikiyüzlülük üzerine kurulu yetmiş yıllık politikasını altüst etti. Dışişleri Bakanlığı Kudüs’ün statüsünün yalnızca İsrailliler ile Filistinliler arasında müzakere edilmiş bir anlaşma temelinde belirlenebileceği görüşünü korurken, birbirini izleyen ABD başkanlığı adayları (hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler) büyükelçiliği taşıma sözü vermiş ama göreve gelince bundan vazgeçmişlerdir. Benzer şekilde, Kongre de, başkana, yer değiştirmeyi ertelemek için bir ulusal güvenlik feragat belgesi sağlarken, bu adımı neredeyse oybirliğiyle onayladı.

İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik dinlerinin en kutsal bölgeleri arasında kabul edilen yerlere ev sahipliği yapan Kudüs’e kimin egemen olacağı üzerine tartışmaların patlayıcı karakteri, İsrail devletinin kurulmasının çok öncesinden beri uluslararası diplomasi tarafından kabul ediliyor.

Trump, eski yönetimlerin duruşunu bir darbede altüst etti. O, bunu yaparken, Binyamin Netanyahu’nun sağcı hükümetine, Siyonist yerleşimleri genişletmesinin, Filistin topraklarına el koymasının, etnik temizliğinin ve kapsamlı baskısının Washington’dan koşulsuz destek alacağı yönünde açık bir işaret gönderdi.

Filistin Yönetimi’ni Amerika’nın “radikalizmi yenilgiye uğratma” savaşına katılmaya ve Filistin halkının “anlaşmazlığa şiddetle değil, makul tartışma ile karşılık vermesi”ni sağlamaya çağıran Trump, onun İsrail ve Batı için güvenlik görevlisi rolünü sürdürmesi talebinden başka bir şey önermedi.

İsrail’in amansız şiddetine, topraklarına el konulmasına, gençlerinin keyfi şekilde hapsedilmesine ve on binlerce insanın birbirini izleyen savaşlarda ve bastırma harekatlarında öldürülmesine maruz kalan bir halka, sorunlar onun temel özlemlerine ve haklarına tam bir saygısızlıkla karara bağlanmışken, “makul tartışma”ya girmesi söyleniyor.

Trump, İsrail’in, sakinlerinin yüzde 40’ının, yaklaşık 320.000 Filistinlinin yurttaşlık haklarının reddedildiği Kudüs üzerindeki egemenliğinin tanınmasını ve Amerikan büyükelçiliğinin oraya taşınmasını, “barış sürecini ilerletmek için fazlasıyla gecikmiş bir adım” olarak sundu. Bu, hepsi işgal altında bulunan topraklardaki yasadışı İsrail yerleşimlerinin ateşli destekçileri olan Trump’ın damadı Jared Kushner, onun şirketinin eski üst düzey avukatları Jason Greenblatt ve David Friedman ve ABD’nin İsrail büyükelçisi tarafından yönetilen bir “süreç”tir.

Trump, konuşmasını, kaba bir şekilde, 2016’da hem sağcı Hıristiyan Protestanların hem de kampanyasına finansman sağlayan varlıklı küçük bir Amerikan Siyonistleri grubunun desteğini kazanmak için verdiği kampanya sözlerinin “yerine getirilmesi” olarak betimledi. O, yönetiminin dört bir yandan krizlerle sarıldığı koşullarda, bu “taban”ı pekiştirmek istiyor.

Bununla birlikte, onun Filistinlilere yönelik siyasi saldırganlık eylemi, özünde, Ortadoğu genelindeki, özellikle de İran’a karşı savaş yönelimi ile bağlantılıdır. Trump’ın konuşmasını yaptığı gün, Pentagon, Suriye’de konuşlandırılmış 2.000 (önceden reddedilen sayının dört katı) ABD askeri olduğunu ve onları IŞİD’in bozguna uğratılmasının ardından geri çekmeye niyeti olmadığını kabul etti.

Trump’ın konuşmasının ardından, ABD’nin politikasındaki değişikliğin, dini duygulara başvuran El Kaide gibi İslamcı gruplarla birlikte yeni terör saldırılarını kışkırtacağı yönünde çok sayıda uyarıda bulunuldu. Bu, hiç kuşkusuz, her türlü yeni terör eylemine dışarıda savaşın ve içeride demokratik haklara yönelik saldırıyı yoğunlaştırmanın bahanesi olarak dört elle sarılacak olan ABD ordusunun ve istihbarat aygıtının hesaplarına dahil edilmiştir.

Trump’ın konuşması, tüm Arap yönetimlerinin ve Washington’ın Batı Avrupa’daki eski müttefiklerinin neredeyse tamamı tarafından kınandı.

Avrupa burjuvazisi, Washington’ın tek taraflı kışkırtıcı adımını, onları karlı yatırımlara ve pazarlara erişmekten mahrum bırakacak İran karşıtı bir politikayı ilerletirken, sınırları içindeki Müslüman nüfusu kışkırtma riski yaratan, kendi çıkarlarına aykırı bir adım olarak görüyorlar. Aynı zamanda, özellikle Alman ve Fransız hükümetlerinden gelen tepki, onların, Trump’ın hamlesini Ortadoğu’da ve başka yerlerde kendi bağımsız büyük güç çıkarlarını (askeri yollar dahil) izlemenin gerekçesi olarak kullanacaklarını açıkça ortaya koydu.

Arap yönetimlerine gelince; onların protestoları her zamankinden daha az inandırıcıdır. Suudi monarşisi, General Sisi’nin polis devleti diktatörlüğü, Ürdün’ün Haşimi monarşisi ve Mahmud Abbas’ın Filistin Yönetimi, hepsi, ABD’nin Kudüs politikasındaki değişiklik hakkında önceden bilgilendirilmiştir.

Suudi diktatörü Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın, ABD-İsrail “barış” şartlarını dikte etmek için, Abbas’ı geçtiğimiz ay Riyad’a çağırmış olduğu yönünde güvenilir haberler söz konusu. Bu “barış”, Kudüs’ün tamamını ve Batı Şeria’daki yerleşimlerin neredeyse hepsini İsrail’e bırakacak, Filistinli sığınmacıların geri dönme hakkını reddedecek ve bir Filistin “devleti”ni, sınırları İsrail’in denetimi altında kalacak, birbirinden kopuk küçük yerleşim yerlerinden oluşan derme çatma bir yapıya indirgeyecektir. Haberlere göre, Abbas’a, ya bu ucubeyi kabul etmesi ya da “kovulma”, yani Filistin Yönetimi’nin (FY) bağımlı olduğu Suudi parasından mahrum kalma yönünde ültimatom verildi.

Geçtiğimiz 70 yılda Filistinlilere sayısız kez ihanet etmiş olan Arap yönetimlerinin, Trump’a ve Netanyahu’ya karşı çıkmakta hiçbir çıkarı yoktur. Suudi Arabistan ve Körfez’in diğer gerici Sünni monarşileri, İran’a karşı onlarla birleşmek istiyorlar.

Kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nin yönetiminin paylaşılması üzerine FY ile görüşme halinde olan Filistin’deki İslamcı grup Hamas da farklı değildir. Hamas, Trump’ın kararının “cehennemin kapılarını açacağı” uyarısında bulunsa da, sadece Filistin burjuvazisinin emperyalistler ve İsrail ile bir anlaşma peşinde koşarken kendisini dinsel köktencilikle kamufle eden bir başka hizibini temsil etmektedir.

Netanyahu Trump’ın kararını “tarihi bir dönüm noktası” olarak övmüş olsa da, bu karar, gerçekte, Filistin halkının onlarca yıldır bastırılmasını maskelemek ve meşrulaştırmak için kullanılmış olan “barış süreci” ve “iki devletli çözüm” olarak bilinen siyasi kurguların mezarına dikilmiş bir mezar taşıdır.

Trump’ın adımı, Filistin halkının özlemlerinin ve Siyonist devlet tarafından ezilmesinin sona ermesinin emperyalizm ile burjuva Arap yönetimleri arasındaki anlaşmalar ve manevralar yoluyla sağlanabileceği yönündeki iddiaların sahtekarlığını bir kez daha açıkça ortaya çıkarmıştır.

Süregiden çok sayıda savaş ve artan İsrail-Filistin gerilimleri ile damgalanan tırmanan Ortadoğu krizi, burjuva milliyetçiliğinin tarihsel iflasını gözler önüne sermektedir.

Siyonist biçimiyle burjuva milliyetçiliği, Musevi Soykırımı’nın dehşetlerinden kaçan Museviler için bir yurt kurma temelinde meşruiyet iddia etmişti. Ancak o, dünyadaki en eşitsiz toplumlardan birini yönetirken, Musevi halkını Filistinlilerle ve bölgenin diğer halkları ile karşı karşıya getiren sömürgeciliğe ve yayılmacılığa dayalı askerileştirilmiş bir devlet yaratmıştır. Bu devletin kurulmasının, Musevi halkı için, Lev Troçki’nin uyarmış olduğu gibi, “kanlı bir tuzak” olduğu kanıtlanmıştır.

Filistin milliyetçiliği de, Ortadoğu’da yeni ve küçük bir devlet kurma biçimindeki burjuva milliyetçiliği programı temelinde Filistin halkının demokratik ve toplumsal özlemlerini karşılamaktan bütünüyle aciz olduğunu göstermiştir. O, Filistin halkının demokratik ve toplumsal özlemlerini karşılamak yerine, işgale yönelik direnişi bastırırken, Abbas’ın ve onun yabancı yardım sözleşmelerinden ve CIA harçlıklarından yararlanan yakın yardımcıları ile milyonerlerin dışında başka hiç kimsenin çıkarlarını temsil etmeyen Filistin Yönetimi’ni kurmuştur.

Filistinlilerin onlarca yıldır maruz kaldığı baskıya, yoksulluğa ve şiddete son verme ve bölgesel bir savaş tehlikesini durdurma görevi, güçlerini tüm ulusal ve dinsel sınırların ötesinde emperyalizme ve onun hem İsrailli hem Arap yerel ajanlarına karşı ortak bir mücadelede birleştirmesi gereken işçi sınıfına aittir.

Bölgeye yön veren siyasi kurguların kapitalizmin çözümsüz krizi eliyle körüklenen çöküşü, Musevi ve Arap işçi sınıfını kapitalizmi dünya çapında ortadan kaldırma mücadelesinin parçası olarak Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadelede birleştirme acil gerekliliğini gündeme getirmektedir.

8 Aralık 2017

İngilizce özgün metin