Türkiye’deki sığınmacılar ve sosyalist perspektif

İçişleri Bakanlığı’na bağlı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Türkiye’de biyometrik verileriyle kayıt altına alınan Suriyeli sığınmacı sayısını açıkladı. Açıklamaya göre, 28 Aralık 2017 tarihi itibarıyla Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı toplam 3 milyon 424 bin 237 kişiydi. Bunların 1 milyon 852 bin 563’ü erkek, 1 milyon 571 bin 674’i ise kadın. Oysa çeşitli bağımsız uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının açıklamalarında, gerçek sayının bu resmi rakamların çok üzerinde, 4 milyon civarında olduğu belirtiliyor.

Türkiye'de, Suriyeliler dışında, düzensiz göçmen diye anılan ve ekonomik nedenlerle yasal ya da yasadışı yollarla Türkiye'ye giriş yapmış eski Sovyetler Birliği ülkelerinden, Afganistan'dan, Irak'tan, İran’dan ve bazı Afrika ülkelerinden yaklaşık 300 bin sığınmacının daha olduğu tahmin ediliyor.

Ayrıca kayıt altına alındıklarında kendilerine Avrupa yolunun kapanacağını düşünen birçok Suriyeli sığınmacı da kayıt altına girmekten kaçınıyor. Bu kişiler Türkiye'de iş bulup çalışmayı veya Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşmayı hedefliyorlar.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin rakamlarına göre, dünyada en çok göçmen ve sığınmacının barındığı ülkelerden biri olan Türkiye, Suriye'deki altı yılı dolduran iç savaştan kaçanların yarıdan fazlasına ev sahipliği yapıyor.

Çeşitli kuruluşların açıkladığı rakamlar dikkate alındığında, Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 5’i sığınmacılardan oluşuyor. 510 milyona yakın nüfusa sahip Avrupa Birliği'ndeki toplam sığınmacı sayısı ise 1,5 milyon civarında.

Göç İdaresi’nin yaptığı açıklamalara göre, Suriye’den Türkiye’ye gelen sığınmacılardan 228 bin 251’i kamplarda barındırılırken, 3 milyon 424 bin 237 kişi kampların dışında, birçok kente dağılmış bir biçimde yaşıyor. Neredeyse tüm illere yayılan Suriyeli sığınmacılar, sayı olarak 537.829 kişi ile en fazla İstanbul’da bulunuyor. Geçici Barınma Merkezlerinin bulunduğu illerde Suriyeli nüfusun il nüfusuna oranı oldukça yüksek. Resmi rakamlara göre, bu oran, Kilis’te yüzde 100’e ulaşmış durumda.

En çok Suriyelinin yaşadığı iller:

ŞEHİR

SAYI

İL NÜFUSU İLE KARŞILAŞTIRMA

İstanbul

537.829

%3,63

Şanlıurfa*

462.961

%23,86

Hatay*

457.106

%29,39

Gaziantep*

350.067

%17,73

Mersin

191.684

%10,81

Adana*

171.685

%7,80

Bursa

134.490

%4,64

Kilis*

131.914

%100,83

İzmir

129.644

%3,07

Kahramanmaraş*

99.168

%8,91

* İşaretli illerde Geçici Barınma Merkezi bulunmaktadır.

Büyük devrimci Lev Troçki, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş programında, “Kapitalizm, insan soyunu bitirmeden ya da kanını akıtmadan önce, dünya atmosferini zehirli bir milli ve ırkçı nefret buharı ile kirletiyor.” diye yazmıştı. 1938 yılında yazılmış olan bu sözcükler, dünyanın hızla yeni bir emperyalist paylaşım savaşına sürüklendiği günümüzde de geçerlidir.

Yaşamlarını sefil koşullarda sürdürmeye çalışan Suriyeli sığınmacılar, yerleşik halk ile bütünleşme ve ortak yaşam kurmada ciddi sorunlarla karşılaşırken, yazılı ve görsel burjuva basının dışlayıcı ve kışkırtıcı söylemi eliyle körüklenen yabancı düşmanlığı, zaman zaman linç girişimlerine ulaşan çatışmalara varıyor.

Suriyeli, Afrikalı ve Asyalı göçmenlere yönelik popülist yabancı düşmanı söylem, “kaçak işçi” avına çıkan sendika bürokrasileri ve faşist partiler tarafından da büyük ölçüde benimsenmiş durumda. Dahası, muhalif düzen partilerinin ve sendikaların bir şekilde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine karşı kullanmaya çalıştığı argümanlar (“Türklerin işlerini çalma”, “hırsızlık, gasp, tecavüz vb. suçlara yatkın olma”, “misafir edildikleri ülkenin kurallarına uymama” vb.) ABD’deki ve Avrupa’daki neo-Nazilerden ödünç alınmıştır.

2008 küresel krizinin ardından hızla artan işsizlik ve yoksulluk, aynı ABD’de ve Avrupa’da olduğu gibi, Türkiye’de de yabancı düşmanlığını popülist sağcı politikaların başlıca unsuru haline getirdi. İşçi sınıfının artan işsizliğe, yoksulluğa ve toplumsal eşitsizliğe yönelik öfkesini asıl hedef olması gereken kapitalizmden uzaklaştırarak başta Suriyeliler olmak üzere sığınmacılara yöneltmeye yönelik gerici çabalar, en çarpıcı ifadelerini açık linç ve pogrom girişimlerinde buluyor. Burjuva medyaya da yansıyan olaylarda açıkça görüldüğü gibi, sığınmacılara yapılan saldırılar çoğu durumda jandarmanın ve polisin gözü önünde gerçekleşiyor ve bu saldırıları yapan faşistler gözaltına bile alınmıyorlar.

Öte yandan, milyonlarca yoksul sığınmacıyı Avrupa Birliği ile pazarlıklarında bir araç olarak kullanan AKP iktidarı, Ege Denizi üzerinden Avrupa’ya insan kaçakçılığına uzun süre göz yummuş; yüzlerce insanın ölümüne yol açan bu insanlık suçu, ancak AB ile varılan üç milyar avroluk kirli “sığınmacı anlaşması”ndan sonra kısmen azalmıştır. Bununla birlikte, binlerce sığınmacı, Avrupa’ya bir ölüm yolculuğunu, artık çok daha fazla para vererek, göze alacak denli çaresiz olmayı sürdürüyor.

Suriyeli sığınmacıların “suç kaynağı” olduğuna ilişkin gerici propaganda, baştan sona zehirli yalanlar üzerine kuruludur. İçinde yaşamak zorunda kaldıkları korkunç koşullara rağmen, Suriyelilerin Türkiye’de işlenen suçlar içindeki payı, nüfusları ile karşılaştırıldığında, Türkiyeli suçlulardan çok daha azdır. İçişleri Bakanlığı’nın bir raporuna göre, “Suriyeliler’in karıştıkları olayların Türkiye'deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014 – 2017’de yıllık ortalama yüzde 1,32'dir. Bu olayların önemli bir kısmı kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanan olaylardır. Ayrıca 2017'de Suriyeliler’in karıştıkları suç olaylarında, nüfuslarındaki artışa rağmen bir önceki yılın ilk 6 ayına oranla yüzde 5’lik bir azalma olmuştur.”

Türkiye’de yaşamak zorunda kalan Suriyeli sığınmacıların ezici çoğunluğu AKP iktidarının uygulanabilir bir göç politikasının olmaması nedeniyle bütünüyle kaderine terk edilmiş durumda. 2011 yılında Türkiye’ye geldiklerinde karşılaştıkları zorlu ve insanlık dışı koşullar, kimi iyileştirmelere rağmen büyük oranda sürüyor.

Bu arada, Suriyeliler arasındaki sınıf farklılıkları Türkiye’de de devam ediyor; hem de çok daha keskinleşmiş biçimde.

İşçi sınıfı ya da yoksul köylü kökenli Suriyelilerin küçük bir azınlığı "hapishaneden farksız" kamplarda yaşarken, ezici bir çoğunluk büyük kentlerin kenar mahallelerinde, suyu, ısıtması hatta pencereleri bile olmayan terk edilmiş yıkıntılarda, sokaklarda, parklarda ya da fahiş fiyatlara kiralamak zorunda kaldıkları evlerde insanlık dışı koşullarda yaşam mücadelesi veriyor.

İç savaştan kaçarak Türkiye’ye yerleşmiş olan Suriyeli burjuvalar ise kendileriyle birlikte kaçırdıkları paralarla satın aldıkları lüks konutlarda refah içinde yaşıyorlar. Onlar, milyonlarca Suriyeli emekçinin yaşadığı zorunlu göç felaketini fırsata çevirmiş durumdalar. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) rakamlarına göre en az bir Suriyeli ortakla kurulan firma sayısı 2016 yılı sonunda 6 bine ulaşmış durumda.

Tahminlere göre, 500 binden fazla Suriyeli işçi, hiçbir sosyal hakka sahip olmadan son derece düşük ücretlerle ve tamamen keyfi çalışma koşullarında Türkiyeli ya da Suriyeli patronlar tarafından acımasızca sömürülüyor. Yapılan araştırmalar Suriyelilerin yüzde 41’inin günlük hane halkı gelirinin 20-29 TL, yüzde 21’inin ise 30-39 TL arasında olduğunu gösteriyor. İş bulamayan kadınlar ve çocuklar ise büyük kentlerin caddelerinde, yollarında her türlü aşağılamaya ve tehlikeye açık şekilde dileniyor, mendil veya su satıyor ya da fuhuşa sürükleniyor.

Suriye’yi harap eden vekil savaşının en ateşli destekleyicisi olan AKP iktidarı, ABD emperyalizminin milyonlarca insanı yerinden yurdundan etmesinin ve yüz binlercesini öldürmesinin başlıca suç ortağıydı. O, şimdi, kapitalist üretim biçiminin işçiler arasında yarattığı acımasız rekabeti bir fırsat olarak değerlendiren patronların yoksul Suriyelilerin içinde bulunduğu durumdan olabildiğince yararlanması için elinden geleni yapıyor.

Kapitalistler, medya ve burjuva partileri Suriyelileri şeytanlaştırarak işçi sınıfını bölmekte ve onun dikkatini gerçek hedeflerden uzaklaştırmaktadır. AKP iktidarı, canını kurtarmak için Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan Suriyeli sığınmacıları kapitalist sömürü düzeninin çarkları içinde ezilmeye mahkum etmektedir.

Yabancı düşmanlarının son derece yaygın ve temelsiz argümanlarından biri olan “işlerimizi elimizden alıyorlar” söylemi, kapitalistlerin kendi yarattıkları felaketlerden nasıl acımasızca yararlandıklarını gizlemenin bir yoludur. Burjuvazi ve devlet, en düşük ücretlerle ve hiçbir sosyal hakkı olmaksızın sömürdüğü göçmen işçileri, işçi sınıfını bölmede başarıyla kullanıyor. Bu, göçmenlerin bulunduğu tüm ülkelerde izlenen, kapitalizm ile yaşıt, gerici bir politikadır.

İşçi sınıfının bilinçli kesimleri bu gerici, milliyetçi söyleme teslim olmamalı; sınıf dayanışmasını ön plana çıkartarak hedefe sermayeye karşı birlikte mücadeleyi yerleştirmelidir. Unutulmamalıdır ki, Ortadoğu’daki milyonlarca insanın evini terk etmesine yol açan savaşların, iç savaşların ve yoksulluğun temel nedeni, başta AKP olmak üzere tüm düzen partilerinin savunduğu emperyalist sistemdir.

Sermayenin “işçi gardiyanları” olan sendikalar, bu süreçte özel bir rol oynuyorlar. Sendikalar, Suriyelilere yönelik faşist saldırılara karşı çıkmak ve onların insanca yaşama hakkını savunmak şöyle dursun, açıkça yabancı düşmanı argümanlar eşliğinde, sığınmacı karşıtı kampanyaya katılmışlardır. Onlar, işçi sınıfının kapitalizmi ve iktidarı hedef alması gereken öfkesini göçmen işçilere yöneltmekte; bu yolla, çalışma ve yaşam koşullarının daha da geriletilmesine, sömürünün artmasına hizmet etmektedirler.

Hali vakti yerinde küçük burjuvaların “yardımsever” çabaları, tek tek katılımcılarının niyeti ne olursa olsun, bu durumu değiştirmemekte; tersine, ona yol açan kapitalist sistemin sürdürülmesine ve siyasi iktidarların sorumluluklarından muaf tutulmasına hizmet etmektedir.

Sermayenin hizmetindeki iktidarın ve sendikaların birlikte sürdürdüğü bu gerici politikalara karşı, bütün milliyetlerden, dinlerden, kültürlerden emekçilerin, diledikleri ülkede ve diledikleri sürece, yerleşik işçiler ile eşit koşullarda çalışma ve yaşama hakkını savunmak; sermayenin, iktidarın ve sendikaların göçmen işçi düşmanlığına karşı çıkmak gerekiyor. Bunu, yalnızca işçiler yapabilir.

Bizler, bütün sığınmacılara ve göçmen işçilere, yerleşik emekçiler ile eşit hakları içeren (yurttaşlığa geçme de dahil) yasal statü tanınması için mücadele veriyor; yerleşik işçiler ile sağlıklı biçimde kaynaşabilmeleri için, onların kültürel varlıklarının korunup geliştirilmesini ve ortak düşmanları olan burjuvaziye karşı sosyalizm mücadelesi uğruna birlikte örgütlenmelerini savunuyoruz.

Sığınmacı trajedisine son vermenin tek yolu, küçük burjuva “göçmen” ve “insan hakları” politikalarından değil; savaşlara ve onların nedeni olan kapitalizme karşı mücadele etmekten geçmektedir.

Kapitalizmin milyonlarca insanı daha sığınmacı haline getirmesini önleyebilecek tek akılcı çözüm, işçilerin, ekonomik yaşamın sosyalist yeniden örgütlenmesi uğruna mücadelede uluslararası ölçekte birleşmesidir.

İşçi sınıfının dinsel, etnik ve ulusal sınırların ötesinde birleştirilmesini gerektiren bu mücadele, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve ulus devlet temeli üzerinde yükselen kapitalist sisteme son verilmesini; üretimin ve toplumsal yaşamın, dünya çapında demokratik bir planlama çerçevesinde yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere, toplumsal mülkiyet temelinde sosyalist yeniden örgütlenmesini hedeflemek zorundadır. Bunun yaşadığımız bölgedeki ifadesi, emperyalistler eliyle yüzyılı aşkın süre önce çizilmiş yapay sınırların ortadan kaldırıldığı bir Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadeledir.