Uluslararası siyasi çatışmalar Türkiye ekonomisini dibe çekiyor

Türkiye ekonomisi, uluslararası siyasi çatışmalar ve gerilimler eliyle, hızla derin bir krize doğru itiliyor. Geçtiğimiz hafta, dolar 3.97 TL, Avro ise 4,67 TL ile Türk Lirası karşısında tarihlerinin en yüksek değerlerine ulaştılar. AKP hükümeti TL’nin değer kaybını “Türkiye’yi kıskanan, çekemeyen, emperyalist güçlerin dış komplolarına, siyasi oyunlarına” bağlasa da, gerçek, Türkiye kapitalizminin yapısal özelliklerinde ve Türk burjuvazisinin yabancı sermayeye bağımlılığında yatmaktadır. 

Gelinen noktada, Türk burjuvazisinin sermaye yetersizliği yabancı sermayeye/kaynaklara bağımlılığı arttırmışken, ihracata dayalı büyüme de ithalata daha fazla bağımlı hale gelmiştir. AKP hükümeti popülist bir söylemle IMF’ye olan borcu bitirmekle övünse de, bu, Türkiye’nin dış borç sorununu çözmenin çok çok uzağındadır. Türkiye ekonomisinin gittikçe kötüleşen rakamlarına kısaca bakarsak, bu bağımlılığın ve döviz kurundaki değişikliklerin sonuçlarının boyutunu daha iyi kavramış oluruz.

Son açıklanan rakamlara göre, Türkiye’nin dış borç stoku 432,4 milyar TL ile milli gelirin yüzde 51,8’ine denk geliyor. 2003 yılından itibaren ilk defa yüzde 50’yi aşan oran, geçtiğimiz yıl yüzde 48,8’di.

Yılın ilk 9 ayında Türkiye'nin ihracatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10,5 artarak 115,1 milyar dolara, ithalatı ise yüzde 15,5 artışla 168 milyar 961 milyon dolara yükseldi. Söz konusu dönemde dış ticaret açığı, yüzde 27,9 artış göstererek 53 milyar 829 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 68,1 oldu. Cari açığın milli gelire oranı ise geçtiğimiz yıl yüzde 3,8 iken, 2017 yılı için yüzde 4,7 oldu.

2016 yılında doğrudan yabancı yatırım girişi 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisiyle bir önceki yıla göre yüzde 29,9 azalarak 12,3 milyar dolara düşmüştü. 2015 yılında bu rakam 17,6 milyar dolardı. 2017 ilk dokuz ayı ise 2016’yı aratır düzeyde. Ocak-Eylül döneminde doğrudan yatırım girişi yıllık yüzde 18,8 azalarak 7,3 milyar dolar seviyesine geriledi.

2017 Eylül sonu itibarıyla, kısa vadeli dış borç stoku, 2016 yıl sonuna göre yüzde 12,5 oranında artışla 110,3 milyar dolar olarak gerçekleşti. Döviz rezervleri ise 96 milyar TL ve altın rezervleri ile birlikte 119 milyar dolar seviyesinde. Uzun süredir kısa vadeli borçların döviz rezervlerine oranı başa baş gidiyor; bu da, Merkez Bankası’nı, artan kurları frenlemesi için piyasaya dolar satma seçeneğine başvurmaya zorluyor. Ancak bunun da bir sınırı var.

Geçtiğimiz günlerde Japon kredi derecelendirme kuruluşu JCR Eurasia Rating Başkanı Orhan Ökmen, Türkiye’de hem ekonomik hem siyasi anlamda gerilimin arttığını belirterek bir çöküşün sinyallerini verdi. “Başta inşaat sektöründe olmak üzere seri iflas riski büyüyor” diye konuşan Ökmen’e göre, genel nakit sıkışıklığı, tedarikçi zinciri aracılığıyla hem yatay hem de dikey olarak sektörler ve firmalar arasına ve ekonominin geneline yayılarak kritik boyutlara yükselmiş ve seri iflas olasılıklarını bir hayli artırmış durumda.

Bu tabloya, çift hanelere ulaşmış bir enflasyon, yüzde 13’ün üstünde bir resmi işsizlik, artan faizler ve seçimler yaklaştıkça daha da artacak olan büyük bütçe açığı da eklenmeli. Bunlar, AKP’yi iktidara getirenden daha derin bir ekonomik krizin habercileridir.

1990’lardaki ve 2000’lerin başındaki bir dizi ekonomik krizin ardından iktidara gelen ve ardılı olduğu koalisyon hükümetinin ekonomi programını sürdüren AKP iktidarı, uluslararası konjonktür sayesinde, Türkiye ekonomisinin küresel sermayeye açılmasını, daha önce hayal bile edilemeyecek seviyelere çıkardı. AKP hükümeti, bugün “emperyalist”, “faiz lobileri” ve “dış mihraklar” olarak tanımladığı küresel sermaye odakları ile sıkı işbirliği sayesinde, yaklaşık 15 yıl boyunca, Türkiye ekonomisi ve burjuvazisi için önemli bir büyümeye başkanlık etti. Resmi rakamlara göre, 1984-2002 döneminde sadece 14,6 milyar dolar olan doğrudan yabancı sermaye girişi, AKP iktidarları altında geçen 2003’ten günümüze kadarki yaklaşık 15 yıl içinde 187,5 milyar dolara çıktı.

Buraya kadar verdiğimiz rakamlar, bize, özellikle finans sektöründe büyük ölçüde dışa bağımlı hale gelmiş olan Türkiye ekonomisinin içine girdiği sarmal hakkında bir tablo sunuyor. Peki, ne oldu da son birkaç yıla kadar AKP’ye ekonomide “altın” çağını yaşatan ivme tersine döndü? Bunun nedenleri, küresel ekonomik dinamiklerde ve onların yön verdiği siyasi altüst oluşlarda yatıyor.

Türkiye’ye ve onun gibi “gelişen” piyasalar olarak adlandırılan ülkelerde yabancı sermaye akışının ters yöne hareket etmesinin ve döviz kurlarının bu ülkelerde yükselmesinin nedenlerinden biri, ABD ve birçok emperyalist ülke merkez bankaları tarafından 2008 krizi sonrası uygulamaya konan parasal genişleme politikasından vazgeçilmesiydi.

2008 krizi sonrasında, ABD Merkez Bankası (Fed) öncülüğünde, tüm büyük merkez bankaları, piyasaya, yani mali oligarşinin cebine, maliyetini işçi sınıfından çıkaracak şekilde ucuz para sürdüler. Bu para yatırıma dönüşmeden, özellikle faizin daha yüksek olduğu gelişen piyasalara aktı. Ancak karşılıksız para arzının yarattığı balonun mali sistemi daha büyük bir krize doğru sürüklendiğini gören ve içeride ciddi işçi sınıfı protestolarıyla sarsılan ABD egemen sınıfı, kısa süre sonra ondan vazgeçtiğinin işaretlerini vermeye başladı. Trump yönetimi altında cisimleşen bu politika değişikliği, dünyada artan siyasi ve ekonomik krizin etkisiyle, daha önce “yükselen” ekonomilere akın etmiş olan sermayenin, güvenilir bir liman sayılan ve faiz oranlarının artmaya başladığı emperyalist ülkelere dönmesini hızlandırdı.

Bu süreç, sözde “yükselen piyasalar”ın tamamını etkilese de, TL bu ülkeler içinde en çok değer kaybeden para birimi olarak öne çıkıyor. Bunun en önemli nedeni, Türkiye’nin, dış politikada, emperyalist müttefiklerinden uzaklaştığı ciddi bir eksen kayması yaşamasıdır.

2011’deki Mısır Devrimi’nin ardından yapılan seçimde iktidara gelen Müslüman Kardeşler’in önderi Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik ABD destekli askeri darbe, Libya’ya yönelik ABD-NATO saldırısında ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve ABD’nin Suriye’deki paylaşım savaşında başlıca vekil güç olarak Kürt milliyetçisi PYD/YPG’yi seçmesi, Ankara ile Batılı müttefikleri arasında şiddetli bir çatışmaya yol açtı. Türkiye’nin 65 yıldır üye olduğu NATO’nun ekseninden uzaklaşarak Rusya’ya ve Çin’e yakınlaşma arayışının kızıştırdığı bu uzaklaşma, toplumsal eşitsizliğin, işsizliğin ve yoksulluğun ürkütücü boyutlara ulaştığı koşullarda, ülke içindeki toplumsal bölünmeleri ve çatışmaları daha da kızıştırdı. Son yıllarda Türkiye’de yaşanan tüm önemli siyasi gelişmeler, yalnızca uluslararası alanda yaşanan bu eksen kayması temelinde anlaşılabilir.

Egemen sınıf içinde geleneksel Batı (NATO-AB) ekseninde kalmayı savunan kesimler ile Erdoğan önderliğindeki hizip arasında yaşanan siyasi iç savaşın doruk noktası 15 Temmuz 2016 darbe girişimiydi. Buna, AB ülkeleri ile yaşanan gerilimler, ABD ile patlak veren gözaltı ve vize krizi, İran'a yönelik ABD yaptırımlarını ihlal etmekle suçlanan Reza Zarrab davasına ilişkin gelişmeler, Rusya ile yapılan S-400 hava savunma sistemi anlaşması vb. de eklenmeli. Hepsi aynı sürecin parçası olan bu gelişmeler, bugüne kadar ABD ve AB sermayesinin kontrolünde gelişen Türkiye ekonomisinin altını oyarken, aynı zamanda Batı sermayesi ile palazlanmış Türk burjuvazisinin bu durumdan büyük kaygı duymasına neden oluyor.

Bu durum, küreselleşmenin ulaştığı boyutta, ulusal bir ekonomi ile uluslararası siyasi arenada yaşananlar arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir. Önümüzdeki günlerde, Türkiye’de alttan alta yaşanmakta olan ekonomik krizin, uluslararası siyasi gelişmeler sonucunda kırılma noktasına gelmesi hiç de düşük bir olasılık değildir.

Ekonomideki ve genel olarak siyasi atmosferdeki durumun emekçi kitlelerdeki yansıması, son yapılan bir ankette ifadesini buldu. Dünya gazetesinin yaptırdığı ankete göre, üçüncü çeyrekte, “Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli mesele sizce nedir?” sorusuna, katılımcıların yüzde 53’ü “ekonomi” yanıtını verdi. “Gelecek 5 yıl içinde ülkenin genel durumunun bugünkünden daha iyi” olacağını düşünenlerin oranı ise yalnızca yüzde 27 idi ki bu oran, ikinci çeyrekte yüzde 46’ydı.

Yukarıda betimlediğimiz mevcut tablo, AKP hükümetinin, diğer ülkelerdeki hükümetler gibi, içinde bulunulan durumdan çıkış yolu olarak kemer sıkmaya ve toplumsal saldırıya başvurmaktan başka bir seçeneğinin olmadığı anlamına gelmektedir. Artık söz konusu olan, geçmişteki “güzel günler”in ekonomik büyümesi ve “istikrar” değil; büyük bir ekonomik çöküş ve ona eşlik edecek kitlesel işçi hareketleridir.

Egemen sınıf ve AKP hükümeti, en çok bundan korkmakta ve tam da bu yüzden, sözde “ekonomiyi toparlama”ya yönelik işçi düşmanı toplumsal saldırıları, açık bir diktatörlük ve polis devleti inşası ile eşzamanlı olarak sürdürmektedir.

Ortadoğu’da şimdilik vekiller üzerinden sürdürülen paylaşım savaşından bağımsız düşünülemeyecek olan bu süreci belirleyecek olan şey, işçi sınıfının ona egemen sınıfların tüm kesimlerinden ve onların siyasi partilerinden bağımsız, enternasyonalist ve sosyalist bir perspektif ve önderlik ile müdahale edip edemeyeceğidir.