Washington ve Tel Aviv İran ile bir savaşa doğru kayıyor

Son birkaç gündeki gelişmeler, Ortadoğu’daki başlıca müttefiki İsrail ile sıkı uyum içinde çalışan ABD emperyalizminin İran ile doğrudan askeri çatışma yoluna girdiğini ortaya koymuş durumda.

Başkan Donald Trump’ın, yönetiminin 2015’teki İran nükleer anlaşmasının parçası olarak kaldırılan tek taraflı ABD yaptırımlarından vazgeçmeyi yenileyip yenilemeyeceği üzerine kararını duyurmak için son tarih olan 12 Mayıs’a yaklaşık on gün kala, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “İran’ın [nükleer programı hakkında] yalan söylediği”ne “kanıt” sağladığını iddia ettiği yapmacık bir sunum düzenlendi. O, konuşmasını, Trump’ın “doğru şeyi yapacağı”na, yani İran ile ABD, Britanya, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya arasında yapılan nükleer anlaşmayı (Kapsamlı Ortak Eylem Planı, JCPOA) iptal edeceğine güvenini dile getirerek sürdürdü.

Trump, Netanyahu’nun yapmacık sunumunu, kendisinin nükleer anlaşmayı “korkunç bir anlaşma” olarak kınamakta “yüzde 100 haklı” olduğunun doğrulanması olarak övdü.

Gerçekte ise, uluslararası nükleer uzmanları, Avrupalı temsilciler ve hatta İsrail’in eski istihbarat yetkilileri, Netanyahu’nun gösterisini bir saçmalık olarak ciddiye almadılar. İran’dan yüz binlerce dosya çaldığını iddia eden İsrail hükümeti, İran’ın, JCPOA şartlarını ihlal ettiği şöyle dursun, son 15 yıldır herhangi bir nükleer silah programına girdiğine ilişkin tek bir kanıt sunmadı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun biri bu Şubat ayında yayınlanan yinelenen raporları, Tahran’ın, anlaşma doğrultusunda uygulanan uranyum zenginleştirme üzerindeki sıkı kısıtlamalara ve davetsiz denetleme düzenine uyduğunu saptadı.

Netanyahu’nun gösterisi, Colin Powell’in 2003 yılında yaptığı ve bir ay sonra ABD’nin Irak’a karşı saldırısını meşrulaştırmak için kullanılmış olan Irak’ın var olmayan “kitle imha silahları”nı “tahmin değil, kanıt” olarak tanımladığı sunumu hatırlatıyordu. Powell, en azından, Irak’ın yasadışı işler yaptığına ilişkin sahte Amerikan iddialarının doğruluğunu kanıtlıyor gibi görünen yalanlar söylemişti; Netanyahu ise hiçbir şey sunmadı.

İsrail’in İngilizce yapılan sunumu, Netanyahu’nun yayına girmeden kısa süre önce konuştuğu Trump’a ve bir gün önce Tel Aviv’de onunla ve diğer yetkililerle görüşen ABD’nin yeni dışişleri bakanı Mike Pompeo’ya doğrudan danışarak gizlice hazırlanmıştı.

Trump yönetiminin, Washington’da açık bir şekilde ortaya çıkan tüm kaoslarının ve skandallarının arkasında, John Bolton’ın Ulusal Güvenlik danışmanlığı makamına yükselmesi ve Pompeo’nun, Senato tarafından, Demokratların gerekli desteğiyle dışişleri bakanı olarak onaylanması ile birlikte, bir savaş kabinesi bulunmaktadır. Her iki kişi de, İran’a karşı ateşli savaş savunucularıdır.

Bolton, İran ile yapılan 2015 nükleer anlaşmasını “büyük bir stratejik hata” olarak tanımlamış ve ABD’nin politikasının “İran’ı, 1979 İslam Devrimi’nin kırkıncı yıldönümünden önce bitirme” biçiminde olması gerektiğinde ısrar etmişti. Yeni ulusal güvenlik danışmanına göre, Tahran’da rejim değişikliği, doğrudan askeri harekat yoluyla desteklenmeliydi. Onun JCPOA anlaşmasından kısa süre önce New York Times için yazdığı bir yazının başlığı, “İran’ın Bombasını Durdurmak İçin İran’ı Bombala” idi.

İran'a karşı ABD-İsrail savaşı zaten başlamış durumda. Pazar gecesi, İsrail’in ABD’nin tedarik ettiği F-15 savaş uçakları Suriye’deki askeri üslere saldırı düzenledi ve iki düzine kadar İranlıyı öldürdü. Bu, Eylül ayından beri Suriye’ye yönelik bu türdeki beşinci İsrail saldırısıydı. Hedef alınanların hepsi İran varlıklarıydı. Tahran, Rusya ile birlikte, Washington ile müttefiklerinin yedi yıllık bir rejim değişikliği savaşında devirme peşinde koştuğu Esad hükümetinin başlıca müttefiki konumunda.

Ayrıca, İsrail’den gelen haberler, ülkenin Suriye ve Lübnan ile olan kuzey sınırına büyük çaplı bir tank, asker ve zırhlı personel taşıyıcı konuşlandırmasına işaret ediyor.

ABD’li bir üst düzey yetkili, Salı günü, NBC News’e, “Dünya genelinde en muhtemel sıcak savaş durumu olasılıkları listesinde, şu anda listesinin tepesinde Suriye’de İsrail ile İran arasında savaş bulunuyor.” dedi.

Washington ile Tel Aviv arasında bu tür bir savaşa hazırlık için sıkı işbirliği, başkentler arası ziyaretler gerçekleştiren ABD’nin ve İsrail’in üst düzey ordu ve güvenlik yetkilileri arasındaki olağandışı toplantı sağanağıyla apaçık hale getirilmiş durumda. Buna, Pompeo’nun, daha Dışişleri Bakanlığı’na adım atmadan Ortadoğu’ya gönderilmesi eklendi. Pompeo, orada, yalnızca Netanyahu ve diğer yetkililer ile görüşmekle kalmadı; aynı zamanda, ABD-İsrail savaş yöneliminin arkasında duracak bir gerici monarşik Arap rejimleri bloğunu pekiştirme girişimiyle Suudi ve Ürdünlü yetkililerle bir araya geldi.

Bu savaş yöneliminin arkasında, İran’ın bir nükleer tehdidi hakkında sözümona bir kaygı yatmıyor. İsrail’in kendi cephaneliği tahminen 200-400 nükleer savaş başlığı içerirken, Tahran’ın bu tür bir bombası yok ve üretmek için hiçbir zaman gerçek bir program başlatmadı. Gerçekte, söz konusu olan, açık emperyalist çıkarlardır.

İran, bir bölgesel güç olarak, ABD emperyalizminin petrol zengini ve stratejik açıdan yaşamsal Ortadoğu üzerinde egemenliğini ileri sürme yöneliminin önünde bir engel olarak durmaktadır.

Avrupalı devletler ise, bu konuda Washington ile giderek artan oranda çelişiyorlar. Fransa Devlet Başkanı Macron’un ve Almanya Başbakanı Merkel’in, Trump yönetimini İran nükleer anlaşmasını iptal etmemeye ikna etme ziyaretlerinin, yağcılıklarına rağmen görünüşe göre başarısız olmasının ardından, onlar ile Britanya Başbakanı May arasında hafta sonunda yapılan görüşmeler, anlaşılan o ki, anlaşmayı ABD olmadan kurtarma yönünde herhangi bir olasılık olup olmadığına odaklandı. Büyük bir bölgesel savaşın şiddet, siyasi kriz ve yeni bir sığınmacı akışı biçiminde Avrupa’ya yayılmasına ilişkin korkular ve belirli kar çıkarlarının tehlikeye girmesi söz konusu.

ABD bankaları ve şirketleri ABD’nin nükleerle ilişkili olmayan ekonomik yaptırımlarının devam etmesi nedeniyle İran pazarından büyük ölçüde dışlanmışken, Fransız petrol holdingi Total’in aralarında bulunduğu Avrupalı şirketler karlı anlaşmalar imzalamış durumdalar. Onların büyük kısmı, şimdiye kadar, Washington’ın nükleer anlaşmayı altüst edeceği ve İran’la iş yapan yabancı firmalara yaptırım uygulamaya başlayacağı korkusuyla çok az şey üretti.

Bu boşluğu dolduran Çin, İran ile önemli ekonomik bağlar kurdu. Bunlar arasında, kısa süre önce Pekin hükümetinin Çinli firmalara enerji tesislerini, barajları ve taşımacılık merkezlerini kapsayan altyapı projeleri başlatmaları için 10 milyar dolar kredi limiti açması da var. Pekin, İran’ı, Çin’i Avrupa’ya bağlayan dev “Kuşak ve Yol” projesinin son derece önemli bir parçası olarak görüyor ve petrol ithalatının giderek artan bir kısmının Washington eksenindeki Suudi Arabistan gibi bölgesel üreticilere kaymasından kaygılı. 2016’da, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, gelecek on yılda ikili ticareti 600 milyar dolara çıkarma planlarını ilan etmişlerdi.

ABD emperyalizmi, her yerde olduğu gibi, İran’da da, ekonomik egemenliğinin gerilemesine askeri saldırganlığa başvurma yoluyla karşı koymaya çalışıyor. Avrupalı kapitalist devletler ABD’nin askeri eylemlerine katılsalar da (özellikle Britanya ile Fransa’nın Suriye’ye 14 Nisan’da yapılan füze saldırısına katılmaları), onların emperyalist müdahalenin ganimetinden bir pay alma umutları, Amerikan köpeğinin kuyruğu olarak hizmet etme yoluyla hiçbir zaman gerçekleşemez. Onların, kaçınılmaz olarak, dünyanın yeniden paylaşımı uğruna birbirlerine karşı bir mücadele için kendi yeniden silahlanmalarına dönmeleri gerekiyor. Bu süreç, şimdiden oldukça ilerlemiş durumda.

Washington ticaret savaşı gümrük vergilerinin uygulanmasını erteleyerek Avrupa’yı yatıştırmaya çalıştığı ve Kore yarımadasındaki gerilimleri geçici olarak azalttığı ölçüde, Ortadoğu’daki savaş hazırlıklarına daha iyi yoğunlaşacaktır.

İsrail ile İran arasında Suriye’de başlayan bir savaşa doğru gidiş, ABD’nin bu ülkedeki, İran ve Rusya destekli hükümet yanlısı güçler ile bir çatışmaya doğru evrilmekte olan süregiden askeri müdahalesi ile beraber gelişiyor.

ABD Savunma Bakanı General James Mattis, Pazartesi günü, şu anda Suriye’de konuşlu bulunan 2.000’den fazla ABD askerinin yakın zamanda hiçbir yere gitmeyeceğini belirtti. Mattis, “Diplomatlar barışı elde etmeden önce çekilmek istemiyoruz. Savaşı kazanırsınız, ardından da barışı.” dedi.

Gerçek şu ki, YPG milislerine dayanan vekil kara güçleriyle takviye edilmiş olan ABD askeri kuvvetleri, Suriye topraklarının Türkiye ve İran ile kuzey sınırında bulunan ve ülkenin yaklaşık üçte birinden oluşan bir Amerikan nüfuz bölgesini güvenceye almak için yerinde kalıyor. Bölge, aynı zamanda, ülkenin petrol ve doğalgaz rezervlerini kapsıyor. Bu ABD gücü, şimdi, sözde IŞİD’le savaşma görevinden, Rusya ve İran destekli Suriye hükümetinin bu toprakların ve kaynakların denetimini yeniden kazanma girişimlerine karşı koymaya yönlendiriliyor.

Aynı zamanda, Rusya’nın, Suriye’ye gelişmiş hava savunma sistemleri sağlama konusunda Şam’la görüşme halinde olmasıyla birlikte, Rus kuvvetleri ile ABD ve İsrail güçleri arasında bir çatışma olasılığı durmadan büyüyor.

Suriye’deki gelişmeler ve İran ile çatışma tehditleri, ABD’deki ve dünya genelindeki emekçiler için ciddi bir uyarı oluşturmaktadır. Dünya kapitalist sisteminin krizi eliyle yönlendirilen Amerikan egemen sınıfı ve ona önderlik eden ordusu, nükleer silahlarla yürütülecek bir dünya savaşına hazırlanıyor.

2 Mayıs 2018

İngilizce özgün metin