Belediyelerdeki yağmanın ve vurgunun faturası işçi sınıfına çıkartılıyor

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, TBMM’deki üç parti (Adalet ve Kalkınma Partisi-AKP, Cumhuriyet Halk Partisi-CHP ve Milliyetçi Harekete Partisi-MHP) arasında oluşturulan “ulusal uzlaşma”nın işçi sınıfı düşmanı karakteri, her geçen gün daha açık hale geliyor. Saldırılar, yalnızca direniş çadırlarının yıkılması gibi polisiye önlemlerle ya da şimdiden binlerce işçinin sessiz sedasız işten çıkartılmasıyla sınırlı değil.

İşçi sınıfına yönelik en kapsamlı ve yıkıcı saldırılar, bankalara ve büyük şirketlere milyarlarca liranın akıtılmasını amaçlayan yeni vergiler, fonlar ve teşvikler üzerinden gerçekleşiyor. Zaten sefalet içinde yaşayan işçi sınıfından kapitalistlere ve şirket yöneticilerine devasa bir servet aktarımını ifade eden bu adımların sonuncusu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, sözde “kaynak sıkıntısı yaşayan belediyelerin ‘gelir’ problemini çözmek üzere” hazırlamış olan yeni yasa tasarısıdır.

Basında yer alan haberlere göre, henüz Bakanlar Kurulu’nun gündemine gelmemiş olan teklifin yasalaşması durumunda, “belediyelerin yıllık gelirlerinde 40 milyar liralık ek kaynak” yaratılacak.

Bu yasa tasarısına göre, “yol harcamalarına katılım payı” uygulamasına son verilecek ve mevcut motorlu taşıtlar vergisinden, “ulaşım ve yol hizmetlerinde kullanılmak üzere”, yüzde 10’luk bir “yol ve trafik katkı payı” alınacak (bu, mevcut durumda, yılda 1 milyar lira dolayında). Tasarı, ayrıca, cep telefonu ve internet faturaları üzerinden yüzde 1’lik bir “belediye vergisi” alınmasını içeriyor. 

“Atık ücreti”nin kaldırılmasını ve çevre temizlik vergisinin (ÇTV) artırılmasını, ÇTV’nin ne kadar olacağının da belediye meclisleri tarafından belirlenmesini öngören tasarıya göre, bu verginin yüzde 30’u büyükşehir belediyelerine verilecek. Zaten büyük ölçüde emekçiler tarafından ödenen ÇTV’nin arttırılmasının, işçi sınıfına ek bir yük getireceği ortada (konutlarda tüketilen her bir metreküp su için büyükşehirlerde 27 kuruş, diğer illerde 21 kuruş olarak alınırken, fabrikalarında milyonlarca metreküp su tüketen ve çevreyi kirleten patronların ödediği ÇTV, yıllık 21 lira ile 2.600 lira arasında).

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın tasarısı, sebze-meyve hallerinde belediyelere ödenen rüsum oranlarının “kanunla belirlenecek sınırlar içinde” belediye meclisleri tarafından belirlenmesini ve emlak vergisinde -özelikle büyükşehirlerdeki aşırılıkları önlemeye yönelik- kimi değişiklikleri kapsıyor.

Yasa tasarısı, ayrıca, halen “devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdeki” madenlerden alınan devlet payının Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na aktarılan yüzde 50’lik bölümünün de belediyelere verilmesini öngörüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bir diğer önerisi, Büyükşehirlerde alınan kültür ve tabiat varlıkları katkı payının yüzde 70’inin büyükşehir belediyelerine, yüzde 30’unun ise ilçe belediyelerine verilmesi.

Bu yasa tasarısının, bütün bu alanlarda alınan vergilerde, dolayısıyla da taşıttan suya, sebze-meyveden konuta kadar tüm alanlarda fiyat artışına yol açarak işçi sınıfı üzerindeki ekonomik baskıyı daha da arttıracağından kimsenin kuşkusu olmamalı. Yani, bu tasarının öngördüğü “gelir artışı”, emekçilerin yaşamlarını kolaylaştırmayacak, aksine daha da zorlaştıracak.

Söz konusu yasa tasarısının amacı, neredeyse tamamı iflas etmiş durumdaki belediyelerin “ekonomik durumunu iyileştirmek” ve “daha nitelikli hizmet sağlamak” değildir. Tersine, bu yasa tasarısı, belediyelerin merkezinde yer aldığı rüşvet, yolsuzluk ve vurgun bataklığının devamını sağlamak; yani, bir avuç vurguncu kapitalist ile rüşvetçi yönetici için, işçi sınıfının sırtından ek kaynak yaratmaktır.

Kapitalist toplumda her zaman bir rüşvet ve yolsuzluk odağı olan belediyeler, özellikle korumacı “sosyal devlet”in tasfiye edildiği son 20-30 yıl içinde, neredeyse tamamı işçi sınıfından alınan vergilerle oluşturulmuş kamu kaynaklarının bankalara ve şirketlere aktarılmasında son derece önemli bir rol oynadılar. Onlar, devletin, “tüm yurttaşlara” nitelikli eğitim, sağlık, konut, iş vb. sağlama “anayasal görev”lerinden bütünüyle arınarak ülkenin tüm kaynaklarını sermayenin dizginsiz yağmasına açtığı bu süreçte, hızla, bankaların ve şirketlerin doğrudan aracısı haline geldiler.

Belediyeler, son birkaç on yıl içinde, bir yandan bütün temel hizmet alanlarını taşeron şirketlere devrederken, aynı zamanda, merkezi iktidarın politikalarına uygun olarak emlak sektöründe oluşturulan trilyonlarca dolarlık bir vurgun ağının da merkezine yerleştiler. İşçi sınıfından bankalara ve şirketlere devasa bir servet aktarımını ifade eden bu sürece, kaçınılmaz olarak, yaygın bir rüşvet ve yolsuzluk eşlik edecekti. Nitekim kabaca bu 30 yıl içinde, belediyelerin yapması gereken işleri üstlenen yeni bir taşeron kapitalistler grubu ile birlikte, bütün partilerden belediye başkanlarının ve yöneticilerinin (özellikle de büyük kentlerdekilerin) akıl almaz zenginleşmesine tanık olundu.

Bugün bütün belediyeleri iflasın eşiğine getirmiş olan şey, “gelirlerin azlığı” değil; işçi sınıfından kesilen vergilerden oluşan kamu kaynaklarının, en tepesinde uluslararası bankaların-şirketlerin ve Türkiye burjuvazisinin yer aldığı ve belediye başkanlarından taşeronlara kadar uzanan suçlu bir caniler çetesi tarafından yağmalanmasıdır.

Peki, herkesin bildiği bu gerçekler Ankara’daki iktidar ve merkezi bürokrasi tarafından bilinmiyor mu? Elbette biliniyor. Ama Ankara’daki devlet bürokrasisi, bu vurgun ağına karşı çıkmaz, çıkamaz. Çünkü onlar, bu ağın yönetimindeler. Onların görevi, belediye yöneticilerinin edindiklerinden çok daha büyük çıkarlar uğruna, bunun sürdürülmesi için gerekli yasal düzenlemeleri yapmak ve bu vurgunu ortaya çıkartanların sesini susturmaktır.

15 Temmuz darbe girişiminin kitlesel direniş eliyle püskürtülmesinin ardından ortaya çıkan siyasi atmosfer, yalnızca darbe girişiminin doğrudan hedefinde yer alan AKP iktidarına değil ama bir bütün olarak burjuvaziye ve burjuva siyaset kurumuna önemli bir fırsat sağlamış durumda. Darbe karşısındaki kararlı tutumuyla yalnızca burjuva muhalefeti değil ama işçi sınıfının da geniş kesimini kendisine yedeklemiş görünen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı, FETÖ karşıtı operasyonların ortasında, ekonomik krizin bütün faturasını işçi sınıfına çıkartan yasaları birbiri ardına geçiriyor.

Banka ve şirket patronlarının ekonomik saldırı programının burjuva muhalefetin de onayıyla hızla hayata geçirilmeye başlanması, işçi sınıfını bekleyen çok daha kapsamlı saldırıların habercisidir.