Kriz, işsizlik fonu ve sosyalist perspektif

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Şubat tarihinde TOBB’un organize ettiği Türkiye Ekonomik Şurası toplantısında patronlara hitaben yaptığı konuşmanın ardından, 687 sayılı KHK ile İşsizlik Sigortası Kanunu’nda değişiklik yapılarak, hükümetin referandum öncesinde patronlara “işgücü maliyetini düşürme” sözü yerine getirilmiş oldu. Yapılan değişikliğe göre, Şubat ayından itibaren istihdam edilecek her bir işçinin sigorta primi ve vergi indirimi desteği (toplamda ayda 773,41 TL) İşsizlik Fonu’ndan karşılanacak, yalnızca net asgari ücret patronlar tarafından ödenecek. Yani aslında, hükümetin “istihdam seferberliği” kampanyası adı altında, İşsizlik Fonu’nun Türkiye egemen sınıfının çıkarları doğrultusunda yağmalanması hız kazanıyor.

2017 yılı Ocak ayında açıklanan resmi rakamlara göre, 2016 Ekim ayında yüzde 11,8 düzeyine ulaşan işsizliği sözde azaltmaya, iç piyasayı canlandırmaya ve kapitalizmin derinleşen kriz koşullarında patronlara muazzam teşvik olanakları sağlamaya yönelik yeni istihdam paketi, 2017 yılı Şubat-Aralık ayları arasında İŞKUR’a kayıtlı 1,5 milyon işsiz işçinin istihdamını hedefliyor. Gizli işsizlerin hesaba katılmadığı 3,5 milyonun üzerinde işsizin yarısının istihdamı anlamına gelen bu sayı, kapitalizmin derinleşen krizinin tehlike çanlarının işareti olan büyüyen işsizler ordusunun geldiği boyutu gözler önüne seriyor.

Hükümetin hedeflediği istihdamın maliyeti 12 milyar lira gibi bir bütçeyi kapsıyor. 2002 yılından beri yıllardır işçilerin ücretlerinden zorunlu olarak kesintilerle elde edilen 103 milyar liralık paranın biriktiği İşsizlik Fonu’ndan karşılanacak olan bu para, şu ana kadar işsizlik ödeneği almaya hak kazanan 5 milyon 123 bin kişiye toplamda ödenen paraya neredeyse denk. Sermayenin çıkarları doğrultusunda İşsizlik Fonu’na el koyan hükümet, işsiz işçilerin fondan yararlanması için şartları zorlaştırırken, fonun kapitalistler için yağmalanmasında kolaylaştırıcı işlev görüyor. Ayrıca, bu fon, uzun zamandır GAP’ın finansmanında da kullanılıyor.

İşten çıkarılan işçiler, son üç yıl içerisinde en az 600 gün ve son dört ayda kesintisiz olarak sigorta primlerinin ödenmiş olması ve patronlar tarafından çıkarılması şartıyla işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Tüm işsizleri kapsamayan işsizlik ödeneği, sigorta primine göre 6, 9 ve 12 ay gibi sürelerde en yüksek asgari ücret kadar ödenmesinin ardından otomatik olarak kesiliyor. İşsizliğin devam etmesi durumunda İşsizlik Fonu’ndaki milyarca liralık birikime rağmen işçilerin işsizlik ödeneği alması engelleniyor.

İşsizlik Fonu’nun yönetilmesinde, nerede, nasıl ve niçin kullanılacağı konusunda işçi sınıfı karar sahibi olmazken, sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcisi AKP hükümeti istedikleri gibi fonu yönetiyor ve yağmalıyor. OHAL koşullarında, İşsizlik Fonu’nun yağmalanması gibi sermaye sınıfının işçi sınıfı karşıtı saldırıları ve talepleri, KHK’ler yoluyla hızlı bir şekilde yürürlüğe giriyor. OHAL’in, daha başından itibaren burjuvazinin çıkarları doğrultusunda işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarını ortadan kaldırmaya yöneleceği bir sır değildi (bknz: OHAL, kaçınılmaz olarak işçi sınıfına yönelecektir).

Yeni istihdam paketi teşviki, Türk-İş tarafından yapılan 2017 yılı Şubat ayı açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasına göre, dört kişilik bir aile için açlık sınırının 1502 TL, yoksulluk sınırının 4.894 TL olduğu koşullarda, milyonlarca işçiyi 1402 TL olan asgari ücretle sefalet koşullarına mahkum ediyor. Enflasyon ve kur artışından dolayı işçi sınıfının reel ücreti ve alım gücü zaten düşerken, asgari ücretle çalışanların sayısının artmasıyla birlikte işçi sınıfının ortalama ücretleri de düşmektedir. Bu bağlamda, hükümetin “istihdam seferberliği” kampanyası, aynı zamanda, burjuvazinin işçi sınıfının ücretlerine yönelik kapsamlı bir saldırısına hizmet etmektedir.

İşsizlik Fonu’nun sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda yağmalanması, işçi sınıfının reel ve ortalama ücretlerinde gerilemeler yaşanması, asgari ücretin vergiden muaf edilmesi talebinin görmezden gelinmesi, referandum sonrasına bırakılan kıdem tazminatı hakkının gasp edilerek fona dönüştürülmesi ve onu izleyecek diğer saldırılar, geçmişte olduğu gibi bugün de, yalnızca Türk-İş, Hak-İş ve DİSK gibi sermeye adına gönüllü gardiyanlık yapan sendikaların işbirliği sayesinde gerçekleşebilmektedir.

Kapitalizmin küresel krizi derinleşirken, her bir ülkedeki sendikaların rolü, işçilere krizin yükünü sırtlanmayı dayatmak ve onların her türlü muhalefetini çeşitli yollarla bastırmaktır. Kapitalist sistemin organik parçası ayrıcalıklı bir orta sınıfın üyeleri olan sendika bürokratlarının bu emek polisliği rolünün Türkiye’deki son örneğini, OHAL’e ve grev yasağına rağmen greve giden metal işçilerinin mücadelesinin DİSK/Birleşik Metal-İş tarafından satılmasında görmüştük.

AKP hükümeti, İşsizlik Fonu’nu, gayrimeşru biçimde nasıl ki sermaye sınıfının çıkarları için yağmalıyorsa, benzer bir durum, çalışmaları devam eden ve bu yıl içerisinde tamamlanması öngörülen Kıdem Tazminatı Fonu için de geçerli olacak. Milyonlarca işçinin ücretlerinden yapılan kesintilerin Kıdem Tazminatı Fonu’na aktarılması yoluyla oluşturulacak milyarlarca lira büyüklüğündeki fon, banka ve şirketler tarafından yönetilerek sermayenin çıkarlarına tabi kılınacak ve işçilerin kıdem tazminatı hakkı da gasp edilmiş olacak. Hükümet-sermaye-sendikalar işbirliği ile işçi sınıfının kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesine yönelik hazırlıkların altında yatan asıl gerçek budur.

Küresel kapitalist krizin derinleştiği koşullarda, tüm dünyada hükümetler, işçi sınıfının ücretlerine ve sosyal haklarına yönelik saldırıyı yoğunlaştırıyor, işsizlik ve yoksulluk hızla artıyor, toplumsal eşitsizlik görülmemiş boyutlara ulaşıyor. Temsil ettikleri egemen sınıfın diktatörlük ve savaş yöneliminin ayrılmaz bir parçasını oluşturan bu toplumsal karşı-devrim programını uygulayan hükümetler, hem burjuva muhalefet hem sendikaların desteğiyle ilerliyorlar. Geçtiğimiz on beş yıldır olduğu gibi, bu saldırılarda da ne CHP ne HDP ne de onların yedeğindeki sözde muhalif sendikalar işbirliği dışında bir şey yapacaktır.

İşçi sınıfının bu kapsamlı saldırıyı durdurmasının tek yolu, egemen sınıfın savaş-diktatörlük-toplumsal karşı-devrim programına karşı, hem burjuva muhalefetten hem de sendikalardan bağımsız olarak kendi siyasi programını ve hareketini geliştirmesidir.