Türkiye’deki nükleer silahlar ve tırmanan savaş tehlikesi

Türkiye’de nükleer silahların varlığı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Araştırma Hizmetleri Başkanlığı’nın hazırladığı raporla açıklandı. TBMM Araştırma Hizmetleri Başkanlığı’nın hazırladığı rapora göre Temmuz 2017 itibarıyla, dünya çapında 14 ülkede, 15 bin civarında nükleer silah olduğu tahmin edilirken, nükleer silah stokunun çok büyük bir kısmının (yüzde 93) Rusya ve ABD’nin elinde olduğu belirtiliyor.

Bu iki ülkeye ek olarak Britanya, Fransa, Çin, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore’de de nükleer silahlar bulunuyor. Rapordaki verilere göre Rusya’nın 7 bin, ABD’nin 6 bin 800, Fransa’nın 300, Çin’in 260, Britanya’nın 215, Pakistan’ın 130, Hindistan’ın 120, İsrail’in 80 ve Kuzey Kore’nin 10 nükleer silahı var. Kendisine ait nükleer silah sahibi olmayan beş NATO üyesi ülkede (Belçika, AlmanyaİtalyaHollanda ve Türkiye) ise 6 hava üssünde yaklaşık 150 ABD nükleer silahı konuşlandırılmış durumda. Mevcut nükleer silahlar, bir savaş durumunda kullanıldığında, dünyadaki insan ve diğer canlıların varlığını bir değil, birkaç kez ortadan kaldırmaya yetecek güce sahip.


1952 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) resmen üye olduktan sonra, Türkiye’ye, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne (SSCB) karşı nükleer silahlar (füze ve top) yerleştirildiği biliniyor. Türkiye ile NATO arasında son yıllarda yaşanan gerilimlerin ardından, kimi NATO yetkilileri yerleştirilmiş olan bu silahların geri alınmasını tartışmaya açmış ama herhangi bir sonuç elde edememişlerdi.

Amerikan Bilimciler Federasyonu’nun (FAS) NATO tarafından da temel alınan verilerine göre, Türkiye’de Adana’daki İncirlik Hava Üssü’nde bulunan nükleer silahların, Washington ile Ankara arasında 1950’lerin sonlarında gerçekleşen görüşmeler sonucunda 1960’larda yerleştirilmiş olan 50 adet B61-12 tipi bomba olduğu tahmin ediliyor.

1960’lı yılların başlarında Türkiye’de bulunan NATO üslerine yerleştirilen nükleer silahların sayısı özellikle ABD ile SSCB arasında yaşanan Küba krizi ile birlikte artış göstermiş, Adana’da bulunan İncirlik Hava Üssü’ne nükleer başlık taşıyan Jüpiter füzeleri yerleştirilmişti. ABD’nin NATO şemsiyesi altında SSCB’ye karşı yerleştirdiği bu füzeler, daha sonra Küba krizinin sona ermesi ile geri çekilmişti. ABD ile SSCB arasında yaşanan bu sıcak süreç sonrasında, Türkiye’de NATO’ya ait nükleer silahların olduğu basında zaman zaman yazılsa da resmi olarak hiçbir zaman açıklanmamıştı.

Örneğin, 2011 yılında Türk basınında yer alan haberlere göre, 2001 yılında Türkiye 90 adet B61 bombası varmış ve bunların 10-20 tanesi Türk hava kuvvetlerindeki F-16A/B uçakları tarafından taşınabilecek şekilde tasarlanmış. Diğerlerinin kullanılabilmesi için ise ABD savaş uçakları tarafından taşınması gerekiyormuş. 1 Aralık 2011 tarihli Vatan gazetesi, “Atomic Scientists” adlı dergide Robert S. Norris ve Hans M. Kristensen tarafından yayınlanan bir araştırmada, ilk kez, “Türkiye’deki B61-12 türü nükleer bomba türlerinin 2017 yılı itibariyle B61-3/4 tipi yeni modelle değiştirilecek olduğu”nun açıklandığını yazmıştı.

Türkiye’deki ABD-NATO üslerinde nükleer silahlar olduğunun TBMM raporu ile resmi olarak açıklanması, burjuva basında çok küçük başlıklarla geçiştirilirken, meclisin gündeminde hiç yer almadı. Bu durum, militarizmin ve savaş hazırlıklarının tırmandırılması konusunda egemen sınıfın farklı hizipleri arasında var olan mutabakatın ifadesidir.

Bir başka ifadeyle, ABD emperyalizminin başını çektiği küresel savaş yönelimine bütünüyle eklemlenmiş olan egemen sınıf ve siyasi temsilcileri, bu silahları boşuna barındırmıyorlar ve zamanı geldiğinde kullanmakta tereddüt etmeyecekler.

Bir zamanlar “barış” ve “silahsızlanma” adına mangalda kül bırakmayan, hatta militarizme ve savaşa karşı “sosyalizm mücadelesi”nden söz eden çok sayıda “solcu” partinin ve çevrenin TBMM raporu karşısında sergilediği suskunluk da anlamlıdır.

Bu suskunluk, eski Stalinistlerden, gerillacılardan ve Pabloculardan oluşan sahte solun temsil ettiği sınıfsal çıkarları açığa vurmaktadır. Onlar, küçük burjuvazinin, yazgısını emperyalizminkine bağlamış olan hali vakti yerinde kesimlerinin siyasi sözcüleridir. ABD emperyalizminin SSCB’nin Stalinist bürokrasi tarafından dağıtılmasının ardından giriştiği savaşlara ve askeri müdahalelere “insan hakları” ve “demokrasi” maskesi takmayı görev edinmiş ve aynı maskelerle burjuva partilerin arkasına yedeklenmiş olan bu sahte solcuların, Türkiye’deki nükleer bombalara karşı çıkacağını düşünmek için hiçbir neden bulunmuyor.

II. Dünya Savaşı sonrası kabaca kırk yıllık döneme damgasını vurmuş olan “Soğuk Savaş” döneminden kalan bu nükleer bombaların komşu ülkelerin halklarına karşı kullanılacağı gerçeği apaçık ortadayken sergilenen bu suskunluk canicedir ve açık bir suç ortaklığıdır.

Türkiye’deki egemen sınıf, ABD emperyalizminin kendi küresel egemenlik hesapları bağlamında yeniden biçimlendirmeye çalıştığı Ortadoğu’daki tüm yerel egemen sınıflar gibi, bir yandan kendisini tehdit altında hissederken, aynı zamanda, yaşanmakta olan altüst oluştan kendi hedeflerine ulaşmak için yararlanmaya çalışıyor. Sürekli değişen ittifaklar ve baş döndüren manevralar ile damgalanan bu gerilimli süreç Ortadoğu’yu her an patlamaya hazır bir barut fıçısına dönüştürmüşken, başta CHP ile MHP olmak üzere tüm siyaset kurumu, kimi taktiksel farklılıklara rağmen, AKP iktidarının militarizmi ve savaş hazırlıklarını tırmandırma gündeminin arkasında durmaktadır.

Türkiye ve tüm bölge devletlerinin dişlerine kadar silahlanması, burjuva medya uzmanlarının ya da akademisyenlerin iddia ettiğinin tersine, Ortadoğu’da şimdilik vekiller aracılığıyla sürmekte olan savaşın topyekün bir savaşa dönüşmesi tehlikesine karşı “caydırıcı” bir önlem değildir. Tersine, bu silahlanma, en küçük bir kıvılcımın tüm Ortadoğu’yu cehenneme çevireceği ve insan uygarlığının varlığını ortadan kaldırabilecek bir üçüncü dünya savaşına yol açabileceği dinamikleri hızlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Bu, bir bütün olarak egemen sınıfın üyelerinin ya da siyasi temsilcilerinin niyetlerinden bağımsız, temelleri kapitalist sistemde yatan nesnel bir süreçtir.

Ama bu, başını ABD’nin çektiği ve tüm emperyalist devletlerin içine girdiği savaş yöneliminin önlenemez bir yazgı olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, Washington’ın, hızla gerileyen küresel egemenliğini askeri yollarla yeniden dayatmak, emperyalist rakiplerine boyun eğdirmek ve Rusya ile Çin’i kuşatıp parçalamak amacıyla tırmandırdığı militarizm ve üçüncü bir dünya savaşı tehlikesi önlenebilir.

Ancak ABD emperyalizminin tırmandırdığı jeopolitik gerilimleri yatıştırmanın ve savaş tehlikesini önlemenin yolu, her biri kendi dünya egemenliği uğruna savaşa hazırlanan rakip emperyalistlerin, Rusya ile Çin’deki oligarşik burjuva diktatörlüklerin ya da Türkiye’nin de aralarında yer aldığı daha güçsüz burjuva devletlerin güçlenmesi değildir. Tüm bu devletler, küresel emperyalist sistemin organik bileşenleri olarak yer aldıkları aynı kapitalist sistemin ekonomik ve toplumsal yasalarına tabi olduklarından, birbirlerine rakip hatta düşman bile olsalar, kapitalizmin savunucularıdır. Ölümcül bir kriz içindeki kapitalizm ise insanlığa barış, demokrasi ve ilerleme değil ama savaş, diktatörlük ve çöküş vaat etmektedir.

Bu toplu yıkımı ve insanlığın nükleer bir soykırıma sürüklenmesini durdurabilecek tek toplumsal güç, “ulusal çıkarlar” yalanı arkasına gizlenmiş kar ve egemenlik dürtüsünün yön verdiği kapitalizmde ve emperyalist savaşlarda hiçbir çıkarı olmayan işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfının tırmanan silahlanmaya ve savaş tehlikesine karşı başarılı bir şekilde mücadele edebilmesi için, gerçekte olduğu haliyle, yani her türlü ulusal, dinsel, etnik, kültürel vb. farklılıkları aşan uluslararası bir sınıf kimliğiyle sahneye çıkması ve kapitalist sisteme karşı mücadeleye girmesi gerekiyor.

Bu, militarizme ve savaşa karşı mücadelenin, sosyalizm uğruna mücadele ile birleştirilmesi demektir.