“21 Aralık Grevi”ne dair notlar
Kısa bir süre önce, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türk Tabipleri Birliği'nin (TTB) çağrısıyla alınan 21 Aralık 2011 tarihli “grev” kararı hayata geçirildi. Ağırlıklı olarak İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Manisa, Mersin gibi büyük şehirlerde, iş yerlerinin önünde basın açıklamaları ve kent meydanlarında gösteriler düzenlendi. Kamu çalışanları taleplerini, Ankara’da Abdi İpekçi Parkı’nda, İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda, İzmir’de Konak Meydanı’nda ve diğer kent meydanlarında dile getirdiler.
“Grev”e katılan işçiler, emekçiler ve çeşitli sol yapılar, eylemler boyunca, grevli toplu sözleşme hakkı, eşit işe eşit ücret, güvencesiz çalıştırmaya son verilmesi, kadrolu iş güvencesi, asgari ücretin 1000 TL olması, TBMM’nin hükümete KHK (Kanun Hükmünde Kararname) yetkisi vermesine ve son dönemde iyice artan keyfi gözaltılar ile tutuklamalara son verilmesi gibi talepleri gündeme getirdiler. Buna karşın, greve güçlü bir katılım sağlandığını söylemek abartı olur; bu durum aynı zamanda, ülke çapındaki eylemlerin “cansız ve sönük” geçmesiyle de kendisini gösterdi.
“Grev” çağrısı, özellikle KESK bürokrasisinin, sendika tabanında büyüyen hoşnutsuzluğu bir nebze olsun dizginlemek için aldığı bürokratik bir karar olma özelliğine sahipti. Grev çağrısının bu temelde alındığının en somut göstergesi -daha önceki “grev”lerde de olduğu gibi- iş yerlerinde kayda değer bir çalışmanın yürütülmemesi ve bunun sonucunda katılımın beklenenin altında kalmış olmasıdır. İstanbul gibi, binlerce kamu emekçisinin yaşadığı dev bir metropolde bile, kendi şubelerini seferber etmeyen, üyelerini alana taşımayan bir KESK, eylem öncesi yaptığımız değerlendirmede de vurguladığımız gibi grev kararını en başta kendisi uygulamamıştır.
1990’lı yıllarda hız kazanan yeni-liberal saldırılara karşı, emekçilerin “tabandan yükselen” militan mücadelesi ve sokak direnişleri ile kurulmuş olan KESK; kısa bir zaman sonra, ulusalcı-reformist sol yapıların ve Kürt siyasi hareketinin emek alanındaki temsilcilerinin öncülüğünde, doğaları gereği sistemin çarklarına su taşıyan diğer sendikaların yolunu tutmaktan kurtulamamıştır. 21 Aralık’ta gerçekleşen “grev”, bu sürecin vardığı son noktanın sadece genel bir fotoğrafıdır.
Şimdi bu “olumsuz fotoğraftan” birkaç kare aktaralım: İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda nicelik olarak oldukça düşük bir katılım yaşandı; daha da önemlisi, emekçilerin mücadele isteği ve azmi, ne yazık ki alana damgasını vuramadı. Çapa ve Sirkeci güzergahları olmak üzere, iki koldan alana girildi. Sirkeci Tren Garı önünde toplanan kortejlerin yürüyüş güzergahı, o bölgenin en yalıtık, en tenha ve dar sokaklarıydı. Diğer taraftan, son süreçte yaygın tutuklama terörüne maruz kalan BDP'lilerin ve özellikle KESK içerisinde örgütlü olan Kürt emekçilerinin alanda oldukça sınırlı yer aldığı gözlendi; BES (Büro Emekçileri Sendikası) içerisinde ise, milliyetçi bir grubun provokatif bir biçimde, büyük bir Türk bayrağı ile emekçileri etnik temelde ayrıştırmaya çalışması, İstanbul'daki eyleme ilişkin önemli notlardan sadece bir kaçıydı. Bu olumsuz fotoğrafa ilişkin karelerin sayısı daha da çoğaltılabilir. Ülke genelinde aynı şekilde olmasa bile, benzer karelerin yaşandığı da kuşkusuz bir sır değil.
Bu durum, elbette bir tesadüfler zincirinin halkası değildir. KESK’in, TTB ile birlikte “grev” gibi oldukça iddialı bir ad altında gerçekleştirmeye çalıştığı bu eyleme DİSK, BDP ve CHP’den tutun da, irili ufaklı ulusalcı-reformist sol yapılara kadar uzanan geniş bir yelpazeden tebrik mesajları yağdı. İnsan bu mesajları okuyunca: “acaba aynı ülkede mi yaşıyoruz?” sorusunu kendine sormadan edemiyor. Örneğin DİSK, şayet “grevi destekliyorsa” neden alanlarda değildi? Tek bir çağrıyla onbinlerce insanı meydanlara dökebilecek olan bir BDP, eğer grevi “destekliyorsa” neden alanlarda yoktu? İşin garipliğine bakın ki, 2012 Genel Bütçe Yasası’na onay veren BDP ve CHP’den başkası da değildi. Bu süreçte KESK bürokrasisi, grev tarihi açıklamak dışında, neredeyse tabanda hiçbir örgütleme faaliyetine girişmediği genel grev yalanını emekçi kitlelere yutturmaya çalışmaktan başka hiçbir işlev görmedi.
Sonuç yerine
Kapitalizm tüm dünyada krizle bağlantılı olarak can çekişmeye devam ederken, burjuva devletler ve hükümetler, sistemi, onun mezar kazcısı olan işçi sınıfından koruyabilmek için her yolu deniyorlar. Bu yüzden, AKP hükümetinin politikaları da, şimdiye kadar görüldüğü üzere, dünya üzerindeki diğer burjuva devletlerin ve hükümetlerin, sermaye sınıfı lehine, işçi sınıfı aleyhine uyguladığı yeni liberal politikalardan pek de farklı sonuçlar doğurmamaktadır. Şimdiye kadar, ekonomik krizden görece “muaf” olan siyasi iktidar, sahte ekonomik büyüme oranlarıyla ayakta durma çabası içinde; AKP hükümeti, işçi sınıfına karşı çok ciddi bir saldırı hazırlığı içerisinde, bu gerçeği kavramaksa elzem.
Önümüzdeki süreçte, burjuvazi tarafından krizin bütün faturasının işçi sınıfına çıkarılabilmesi için, sendika bürokrasisine önemli görevler düşecektir. Bu gidişata karşı, işçi sınıfının silkinmesi, sendika bürokratlarının kendisi üzerinde yarattığı umutsuzluk ve yılgınlık havasından bir an önce kurtulması ve üretimden gelen toplumsal gücünün bilincine varması gerekiyor.
Bunun için de bugün yapılması gereken başlıca şeylerden biri, egemen sınıfa karşı işçi sınıfının devrimci sloganları ve programının militan bir pratikle işyerlerinde ve alanlarda yankılanması, tabandan örgütlenmiş grev ve direniş süreçleri ile bir mücadele aracı olarak grevin sendika bürokratları tarafından içinin boşaltıldığı her pratikte burjuvazinin ve sendika bürokratlarının işbirliğinin deşifre edilmesidir. İşçi sınıfının bağımsız devrimci politikasını ve partisini örgütleme görevi yerine getirilmedikçe, grev silahının adına yakışır bir şekilde kullanılması söz konusu olmayacak.