25 Kasım Eylemi Üzerine
“Demokrasi Açılımı” emekçiye kapalı; çözüm emekçilerin ortak mücadelesinde
İki büyük sendika konfederasyonu, KESK ve Kamu-Sen’in çağırısıyla 25 Kasım günü yapılan iş bırakma eylemine yüz binlerce kamu çalışanı katıldı (KESK Başkanı Sami Evren Beyazıt Meydanı’nda yaptığı konuşmada, uyarı grevine, 2 milyon 338 bin kamu emekçisinden 2 milyona yakınının katıldığını söyledi). Eylem süresince tren seferleri büyük ölçüde dururken, öğretmenler derslere girmedi, otoyol gişeleri, vergi daireleri ve postaneler çalışmadı, birçok hastanede acil servisler dışında sağlık hizmeti verilmedi. DİSK’in ve Türk-İş’in yanı sıra çok sayıda meslek odasının ve siyasi partinin destek verdiği eylemin ana talebi “toplu sözleşmeli grev hakkı” ve “AB standartlarında çalışma yasaları” idi.
25 Kasım’daki bir günlük iş bırakma eyleminin en önemli ürünü, hükümetin “demokratik açılım” paketinin işçi sınıfını ve emekçileri kapsamadığını gözler önüne sermesi oldu. Eylem öncesinde, kamu çalışanlarının katılımını engellemek için tehditler yağdıran hükümet, birçok kentte polisi eylemcilerin üzerine sürdü.
Kamu çalışanlarını grevden iki gün önce ona katılmamaları yönünde “uyaran” Başbakan Erdoğan, Libya’ya giderken yaptığı açıklamada, “Bu eylem yasadışıdır”diyerek tavrını net bir şekilde gösterdi ve “neticesine katlanırlar” diyerek açık bir tehditte bulundu. Büyük sermayenin çıkarlarını savunmak için iktidara gelen Erdoğan’ın çiftçiden işçiye, sel mağdurlarından çevrecilere kadar hakkını arayan her kesimi tehdit ettiğini biliyoruz. O, 2008 1 Mayısı’nda, “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” diyerek polisi işçilerin ve sosyalistlerin üzerine saldırtmıştı.
Erdoğan’ı, AKP Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik izledi ve partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında, eylemlerin vatandaşın hayatını zehir etmemesi gerektiğini ve sendikaların olaya ideolojik yaklaşmaması gerektiğini savundu. Bir günlük iş bırakma eylemine “yasadışı, bölücü ve radikal grupların” katıldığını özellikle vurgulayan Çelik’in amacı, diğer emekçi kesimleri ve orta sınıfları kamu çalışanlarının karşısına çıkartmaktı. Aynı yolu, bir açıklama yayınlayarak grevin ‘insan haklarına aykırı’ olduğunu savunan Sağlık Bakanlığı da izledi. Sağlık Bakanlığı’nda göre, “Hiçbir hak arama gerekçesi sağlık hizmetlerinin aksatılmasını mazur gösteremez”di. Bakanlık, H1N1 salgınına gönderme yaparak, “ Böyle çok önemli ve olağanüstü bir dönemde hak arayacağız diye sağlık hizmetlerinin aksatılmasına müsamaha göstermemiz beklenemez”dedi. Peki, “açılım”ın ekonomik ve sınıfsal özünü görmezden gelerek hükümetin “demokratikleşme çabaları”nı destekleyen liberal “sol”, AKP iktidarının kamu çalışanlarının iş bırakma eylemi karşısındaki bu tepkisinden sonra ne diyecek? Bu açılımcı “sol”un söyleyecek bir şey bulabileceğini sanmıyoruz. O, büyük olasılıkla üç maymun rolüne soyunacak.
Sendikaların ikiyüzlülüğü
İktidarın bu tehdit ve baskı politikasına karşı söyleyecek bir şeyleri olanlar arasında ilk sırayı, bir kez daha sendika bürokrasileri kaptı. İstanbul Beyazıt Meydanı'nda konuşan KESK Başkanı Sami Evren, taleplerinin karşılanmaması durumunda grevi büyütecekleri tehdidinde bulundu. Benzer bir tehdidi, Ankara’daki mitingde “İktidar, kamu emekçilerinin bu uyarısını da dikkate almaz, hak gasplarına devam eder, sermaye yanlısı politikalarında inat edecek olursa bilmelidir ki, emekçiler için daha geniş ve kapsamlı bir mücadele dönemini başlayacaktır” diyen KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek dile getirdi.
Evren, konuşması, sendika bürokrasisinin ikiyüzlü karakterini sergilemesi açısından son derece eğiticiydi. Evren, Erdoğan’a şöyle seslendi: “Yıllardır emekçilerin sorunlarına kulaklarınızı tıkadınız, emek örgütlerini görmezden geldiniz, bu ülkenin çalışma yaşamını çağdışı sendika yasalarla yönetmekte ısrar ettiniz. Emekçileri işçi memur diye ayırdınız, sözleşmeli, kadrolu 4-B, 4-C diye ayırdınız, kurum işçisi taşeron işçisi diye ayırdınız, Kamu Personel Reformu adı altında, performansa dayalı ücret adı altında emekçileri her fırsatta bölmeye çalıştınız. Emekçilerden sakındığınız kaynakları sermayenin eline verdiniz. Siz bu grevi hak ettiniz.”Konuşmasında, 25 Kasım grevini sadece kamu çalışanları için değil işten atılan işçiler için de yaptıklarını söyleyen Evren, halkın desteğine de değindi ve “Bugün halk bizim yanımızdaysa özelleştirmeden, verilen kamu hizmetlerinden şikayetçi olduğu için yanımızdadır” dedi. Evren konuşmasını, “İktidar kamu emekçilerinin bu uyarısını da dikkate almaz, hak gasplarına devam eder, sermaye yansını politikalarında inat edecek olursa bilmelidir ki emekçiler için daha geniş ve daha kapsamlı mücadele dönemini başlatacaktır.” diyerek tamamladı.
KESK bürokrasisi, konfederasyonun web sayfasında Evren'in ağzından yayınlanan “25 Kasım Grev Değerlendirmesi”nde de, greve katılan kamu emekçilerine yönelik bir soruşturma karşısında kararlı bir “hukuk mücadelesi” vereceklerini; “toplu sözleşme ve grev hakkı konusunda, sendikal haklar konusunda, yüzdelik zamlarla sürdürülmeye kalkışılan mevcut uygulamaya son verilmesi konusunda asla geri adım atmayacaklarını”açıkladı.
Kamu çalışanlarının sendikal örgütlenme mücadelesini yakından izleyen herkes, ilk bakışta kulağa son derece hoş gelen bütün bu sözlerin, gerçekte, KESK bürokrasisinin yıllardır izlediği ihanet politikasını örtbas etme çabasından ibaret olduğunu görmektedir. KESK bürokrasisi, kamu çalışanlarının grevli toplu sözleşmeli sendikal hak mücadelesini kitlesel militan eylemler yoluyla başarıya ulaştırmak yerine, her fırsatta yüzünü siyasi iktidarlara dönmüş ve onunla uzlaşma peşinde koşmuştur. Bugün karşı karşıya olunan durum, KESK yönetiminin, “abisi” DİSK bürokrasisinin kuyruğunda yıllarca izlediği bu politikanın sonucudur. Dolayısıyla, Evren, yukarıda bir bölümünü aktardığımız konuşmasında, AKP hükümetini suçlarken, hem KESK’in yakın ilişki içinde olduğu AKP öncesi hükümetleri aklamakta hem de KESK yönetiminin bütün bu konularda patronlarla (hükümetlerle) işbirliği içinde olduğu gerçeğinin üstünü örtmektedir.
KESK bürokrasisi, burjuva hükümetler kamu emekçilerini sözleşmeli, kadrolu 4-B, 4-C ya da kurum işçisi taşeron işçisi diye ayırırken; Kamu Personel Reformu’nu ve performansa dayalı ücret uygulamasını başlatırken neredeydi? KESK yıllardır sürdürülen grevli toplu sözleşmeli sendikal haklar mücadelesi 4688 sayılı yasanın çıkışı ile birlikte “rafa” kaldırılırken ne yaptı? Evren ve diğerleri, küreselleşmeci sermayenin hizmetindeki AKP’den hesap sorabilmek için, önce, bizzat KESK’e üyelerinin önemlice bölümünü kaybettiren işbirlikçi politikalarının hesabını vermeliler.
KESK her ne kadar zaman zaman aldığı eylem kararları ile kimi talepleri gündeme taşısa da, kamu emekçilerinin büyük bir kısmı için anlamını yitirmiştir. Siyasi baskıların yoğun olarak yaşandığı ve sendikal örgütlenmenin hükümetlerin siyasi görüşüne göre el değiştirdiği kamu sektöründe, “orta yol” tutturmak neredeyse olanaksızdır. Ya sınıf mücadeleci bir çizgi izleyeceksiniz ya da iktidarlarla işbirliği içinde olacaksınız. KESK, kuruluş ve yasallaşma sürecindeki militan tavrını –onunla birlikte de kamu çalışanlarının aktif desteğini- yitirdiği ölçüde burjuva hükümetlerin işbirlikçisi konumuna düşmüştü. AKP hükümetinin kurulması ile birlikte özellikle eğitim, sağlık gibi alanlarda onun siyasi çizgisine yakın olan MEMUR SEN Konfederasyonu öne çıktı; KESK önderliğinin yıllardır izlediği politikaların etkisiyle ona güvenmeyen ve hiçbir sonuç alınamayan “eylem”lerden bıkan çok sayıda kamu çalışanı bu konfederasyona bağlı sendikalara geçti.
Kamu emekçilerini yeniden eyleme ve alanlara iten asıl etmen kuşkusuz, yaşanan krizin yol açtığı ekonomik yıkım ve yoksulluktur. Ancak KESK ve Kamu Sen yöneticilerinin bu bir günlük işi bırakma eylemini örgütlemesinin ardında, Memur Sen’in “toplu görüşmeye“ son kez katılması ve “toplu sözleşme” hakkını içeren bir yasa talebini öne çıkarması; hükümetin de 4688 sayılı yasada grev ve toplu sözleşme hakkı yönünde değişiklik yapılabileceğini belirtmesi yatmaktadır. Özetle, KESK ve Kamu Sen yöneticileri inisiyatifi Memur Sen’e kaptırmak istememekte ve “biz de varız” demektedirler.
Ortak mücadele şart
Özellikle yirmi yıldır kamu sektöründe yaşanan gelişmeler; sermayenin yıllar önce askeri diktatörlük döneminde başlattığı ve şimdi de AKP iktidarı eliyle sürdürülen yeni liberal politikalar eliyle aldığı mesafe; kamu çalışanlarının bölünmüşlüğü ve sendikal önderliklerin burjuva partileriyle ilişkileri, hükümete karşı sonuç alıcı bir eylemin örgütlenmesini neredeyse olanaksız hale getirmiştir.
Kamu emekçileri, öncelikle, kamuda çalışan örgütlü veya örgütsüz tüm kesimleri ortak eylemin içine çekmenin yollarını bulmalıdırlar. Bu kesimleri ortak bir mücadeleye çekmek de, yalnızca “ortak çalışanlar yasası ve ortak örgütlenme” talebi doğrultusunda olabilir. Fakat KESK’in kuruluş dönemine damgasını vuran bu talep, öncelikle sendika bürokratlarının işine gelmediği için, bizzat onlar tarafından unutulmaya terk edilmiştir.
Kamu emekçileri, “ortak çalışanlar yasası ve ortak örgütlenme” talebini yükselttikleri ölçüde emekçilerin diğer kesimleriyle yakınlaşacak; o ölçüde de sermayeyle, hükümetlerle ve onların emrindeki sendika bürokrasileriyle karşı karşıya geleceklerdir. Onların bu kaçınılmaz karşı karşıya gelişten başarıyla çıkması sermayeye, hükümetlere ve sendika bürokrasilerine karşı mücadeleye bütünsel bir çerçeve sunan sosyalist bir programın / önderliğin oluşup gelişmesi ile yakından ilintilidir.