4688 sayılı yasa ile toplusözleşme olamaz!

Kamu emekçilerinin 1990'lı yıllarda başlayan grevli toplusözleşmeli sendika mücadelesi 25.06.2001 tarihinde yasallaşan 4688 Sayılı kamu emekçileri sendika yasası ile "son" buldu. Son buldu diyoruz, çünkü bu yasa ile yıllardır toplusözleşmeli bir yasa için meşru "militan" bir mücadele yürüten kamu emekçileri, bu aşamada yasaya uyum süreci içine girerek, mücadele hattını terk ettiler.

Bu yeni süreçte, enerjisini kendisini yasaya uyarlamaya harcayan sendika yöneticileri süreci göstermelik eylemlerle geçiştirdiler. Yeni yasa ile birlikte sendika yöneticileri özledikleri profesyonelliğe sesiz sedasız geçiş yaptılar. On yılı aşkın bir süredir sınıf hattı üzerinden yükselen kamu emekçileri mücadelesi, artık Avrupa Birliği (AB) sürecine bağlı olarak yürütülmeye başlanmıştır. AB'nin demokratikleşme adı altında Türkiye'ye dayattığı yasal değişikliklere endekslenmiştir. Kendi üyesine güvenmeyen sendika bürokratları, AB'nin baskıları ile yapılacak olan yasa değişikliğine bel bağlar duruma gelmişlerdir.

Bu sesiz sedasız yapılan politika değişikliği sonucunda da KESK ve ona bağlı sendikalar birer birer "yetki"yi kaybetmişler ve hızlı bir şekilde erimeye parçalanmaya başlamışlardır. Zaman zaman yapılan göstermelik eylemler bu sonucu değiştirmeye yetmemiştir.

AB'nin eğitim fonlarından beslenmeye başlayan ve toplugörüşme aldatmacasına ortak olarak, üyelerin güvenini iyice boşa çıkarmışlardır. Uygulanan bu politikalar, ülkenin içinde bulunduğu ruh halini de yansıtmaktadır. AB'ye uyum adı altında demokrasi mücadelesini, sendikal hakları bu sürece havale eden siyasal partiler, işçi sendikaları konfederasyonları, gelinen bu durumdan sorumludurlar.

Bunun en somut örneği Tüm Bel Sen'nin son dönemde uygulamaya koyduğu sendikal politikalarda ortaya çıkmaktadır. Bu politikanın temeli toplusözleşme adına kendi üyesine güvenmek yerine, protokol mantığını öne çıkartarak belediye başkanlarının insafına sığınmaya dayanmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan protokollere "toplusözleşme" adını verme de bu anlayışın yansımasıdır. Hiçbir yasal dayanağı olmayan ve yalnızca ekonomik maddeler içeren bu protokoller, belediye başkanlarının insafına terk edilmektedir. (Elbette zaman zaman bu tip protokoller imzalanabilir; fakat burada en büyük tehlike, üyelerin bilincinde yaratılan yanılsamadır.)

Mücadele yerine sendika bürokratlarına havale edilen ve yalnızca ekonomik (parasal) yönü öne çıkartılan, sendika üyesini hiçleştiren bir mantığın toplusözleşme olarak adlandırılması hem bu süreçte bedel ödeyen kamu emekçilerine hem de işçi sınıfının yüzyıllardır vermiş olduğu mücadeleye hakarettir.

Sonuç olarak; sendika bürokratlarını aşarak, sınıf bilinçli işçiler, sınıf hareketinin önüne yeni bir mücadele hattı koymalı ve sendika bürokratlarına rağmen, ortak mücadele organları yaratarak, mücadeleyi yeniden yükseltmelidirler. İşyerlerinden başlayarak oluşturulacak mücadele hattı önüne, sınıfın parçalanmışlığının giderilmesini, sendikal demokrasinin hayata geçirilmesini ve özelleştirmeye karşı mücadeleyi koymalıdır.

İşçi sınıfının parçalanmışlığına son!

Yaşasın ortak çalışanlar yasası!

Yaşasın ortak, birleşik mücadele hattı!