50d uygulaması ve üniversitede güvencesizlik: İTÜ eylemi

15 Ekim günü İstanbul Teknik Üniversitesi araştırma görevlileri, güvencesiz çalışma şartlarını akademiye dayatan 50d uygulamasına karşı bir eylem düzenledi. Eylem, Taksim’de okunan basın açıklamasıyla başladı ve yürüyüşün ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu yerleşkesinde düzenlenen dayanışma şenliğiyle sürdü. “YÖK gitsin, biz kalıyoruz” ve “güvenceli iş, güvenceli gelecek istiyoruz” sloganının öne çıktığı eylem, araştırma görevlilerinin bütün bir gece üniversitede kalmalarıyla devam etti. Üniversite çevresinden İTÜ ve İstanbul Üniversitesi öğrencileri ve araştırma görevlileri oldukça sınırlı bir destek verdiler. Bir de akademi dışından eylemin destekçileri vardı: Türkiye İstatistik Kurumu’nda 4c olarak bilinen, geçici personel kadrosuyla çalışanlar.
50d 
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde geçtiğimiz Ocak, İstanbul Teknik Üniversite’sinde ise Haziran ayında yeniden gündem yaratan 50d uygulaması aslında birkaç yıl önce de gündem oluşturmuştu. 2008 Kasım ayında, Yüksek Öğrenim Kurumu’nun (YÖK) 50d statüsündeki araştırma görevlilerinin -iş güvencesi altında bilimsel araştırmalarına devam edebilecekleri- 33a kadrosuna geçmelerinin önüne bir engel olarak koyduğu kadro ilanı şartı araştırma görevlilerini ayağa kaldırmıştı. Bu gelişmenin üzerine Eğitim-Sen, YÖK’ün bu kararının iptali için Danıştay’a dava açmış ve karar iptal edilmişti.
Ancak torba yasa adıyla bilinen 6111 numaralı kanunun 25 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından, 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kurumu Kanunu’nda bazı değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin okulla ilişiğinin kesileceği azami bir süreyi öngörüyordu. Şunu belirtelim ki, 50d statüsünde çalışan araştırma görevlileri, 33a kadrosunda çalışanlarla aynı iş tanımına sahip ve aynı işleri yapmaktalar. Buna rağmen mevcut 50d statüsü doktora ve yüksek lisans öğrencilerini üniversitenin bir çalışanı gibi değil, burslu öğrenciler nezdinde değerlendirilmesine sebep olmakta. Üniversitelerin küresel kapitalist işleyişe eklemlenme sürecini hızlandırma çabasındaki YÖK, yıllardır bu eşitsiz ortamı güçlendirmeye çalışıyor ve 50d’li araştırma görevlilerinin 33a’ya geçmesini engelliyordu. Bu kez, YÖK, torba yasaya dayandırdığı adımını, üniversite rektörlüklerine dayatarak, doktorada azami 6, yüksek lisansta ise azami 3 yılı dolduran çalışanların üniversite ile ilişiğini kesiyor. 
İstanbul Teknik Üniversitesi’ne haziran ayında ulaşan YÖK kararı sonrasında bugüne dek 8 araştırma görevlisinin okulla ilişiğinin kesildiğini İTÜ’lü araştırma görevlilerinin basın açıklamasından öğreniyoruz. Onlar tehlikenin altını çiziyorlar; “90’a yakın araştırma görevlisinin de önümüzdeki günlerde aynı kapsamda işten atılması söz konusu”.
Dayanışma şenliğinden notlar
Yeniden İTÜ’lü araştırma görevlilerinin dayanışma şenliğine dönelim.  Basın açıklamasının ardından, İTÜ yerleşkesine, bir dönem İTÜ rektörlüğü de yapmış bilim insanı Mustafa İnan’ın meşhur sözünün,  (“Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?”) asıldığı kapıdan içeriye sloganlar atarak girildi. Tüm gece okulu terk etmeyecek olan araştırma görevlileri düzenledikleri şenliği açılış konuşmalarıyla başlattılar. 
 İTÜ araştırma görevlileri adına konuşan Aykut Kılıç, mücadelelerinin yeni başladığını ifade ederken, YÖK’ün rektörlüklere dayattığı kararın tuhaf sonuçlarından bahsetti. Üniversite ile ilişiği kesildiği halde çalışmaya devam eden araştırma görevlilerinin varlığı, üniversitelerde yaşanan güvencesizliği net olarak gösterdi. Kılıç, üniversitelerin dönüşümüne karşı mücadelenin bir arada verilmesi gerektiğini ifade etti. 
İstanbul Üniversitesi araştırma görevlilerini temsilen konuşan Levent Dölek, sorunun evvela bir “ekmek mücadelesi” olduğunu ifade etti. Bilimsel çalışmaların sağlıklı olması açısından iş güvencesinin önemini, Onur Hamzaoğlu’nun bilimsel araştırması* sonucunda egemenlerin onu nasıl tehdit ettiği örneğiyle verdi. Üniversitelerdeki dönüşümün bilimsel çalışmaları doğrudan etkileyeceğini, YÖK’ün dayatmalarının bahsi geçtiği gibi özgürleştirici değil, egemenlerin istediği şekilde “bilimsel tezlerin” oluşturulacağından bahsetti. Dölek de konuşmasında bir arada mücadeleyi vurguladı, ancak, “sanki biz parça başı üretim yapıyoruz da iş güvencemiz olduğu zaman performansımız düşecek!” sözleriyle bir arada mücadele fikriyle doğrudan çelişti. 
Üniversite emekçilerinin de başına musallat edilen güvencesizliğe karşı mücadelenin, yalnızca akademik çevrelerin ortak hareketiyle aşılamayacağı ortada. Fabrika işçisinden, kamu personeline, eğitim emekçisinden, bilim insanlarına dek yaygınlaştırılan güvencesiz çalıştırma, sorunu ortak kıldığı gibi çözümün de ortak bir mücadelede olduğunu işaret ediyor.
İstatistik Kurumu’nda 4c’li çalışanları temsilen konuşan Serpil Ercan, kardeşinin İTÜ’de 50d’de çalıştığını, güvencesiz çalıştırmanın son yıllarda arttığını ve aynı sorunlara karşı ortak bir mücadele verilmesi gerektiğinin altını çizdi. Ercan, “İnanıyorum ki biz 4c’liler kazandığımızda siz de kazanacaksınız ve siz 50d’liler kazandıkça biz de kazanacağız, mücadeleyi birlikte büyütelim!” sözleriyle konuşmasına son verdi.
Eğitim-Sen temsilcisinin, Tiyatro Sanatçısı Orhan Aydın’ın konuşmaları ve Sanatçı Ufuk Karakoç’un sazıyla, Bilgesu Erenus’un gitarı ve “Nereye Payidar?” oyunu doğaçlamasıyla ve Kesmeşeker, Zardan Adam gibi müzik gruplarının da desteğiyle dayanışma şenliği sabaha dek sürdü.
Şenlikten arda kalanlar ve bugün hakkındaki sorular
Şenliğin ardından evlerimize dönerken, kulaklarımızda bir slogan kalıyor; “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!”. Bu bilindik sloganın basın açıklaması ve şenlik boyunca en çok atılan slogan olmasının tesadüf olmadığı, ortak mücadeleye duyulan yakıcı ihtiyacı yansıttığı düşüncesindeyiz.
50d uygulaması ilk kez gündeme geldiğinde İstanbul Üniversitesi araştırma görevlileri yüksek katılımla bir direniş örgütlemişler, ancak mücadele İÜ yereliyle sınırlı kalmıştı. Öyle ki sürecin örgütleyicileri, çeşitli sol öğrenci gruplarının aktif destek ve katılım önerisini geri çevirecek kadar “kendi sorunlarıyla” yani İÜ’de 50d’nin uygulanıp uygulanmamasıyla ilgileniyorlardı. Bu yüzden ne İTÜ’deki ne de İÜ’deki binlerce araştırma görevlisi eylemde yoktular. Dün İÜ’de olduğu gibi bugün de İTÜ’de mücadele yerele hapsediliyor, ortak bir mücadeleyi örgütleyecek bir perspektif yerine kısmi bir direniş sürece egemen oluyor.
Hâlbuki meselenin bu olmadığını, üniversite özelinde nasıl ki eğitim ticarileştiriliyorsa, yemekhaneler özelleştiriliyor ve işçileri taşeronlaştırılıyorsa, bunun tüm dünyada ve tüm iş kollarında bütün işçileri kapsayan bir dönüşüm olduğunu görmek gerekiyor. Bugün İTÜ’lü asistanların mücadelesi de, sürecin örgütleyicisi olan başta Eğitim-Sen olmak üzere kurumların dar görüşlülüğü ve bölünmüş mücadele perspektifiyle damgalanıyor. “Güvenceli iş ve güvenceli gelecek istiyoruz” sloganının kapitalizmde işçi sınıfının çoğunluğu için yalnızca bir hayal olduğunu ve bu hedefe ancak sosyalizmde ulaşılabileceğini açıkça dile getirmekten korkan reformist “sosyalist”lerin bu yüzden bu mücadelelere verebilecekleri hiçbir şey bulunmuyor. Büyük hayaller yayılan ve bu yüzden nesnel olarak yenilmesine destek oldukları TEKEL direnişinin üzerinden henüz çok geçmedi. Sermaye sınıfının sömürüsü ve saldırıları, onun ‘yargı’sına başvurularak elde edilen geçici “durdurma” kararlarıyla değil, emekçilerin kitlesel mücadelesiyle ortadan kaldırılabilir.
50d uygulaması, yalnızca İÜ, İTÜ ya da YTÜ araştırma görevlilerinin sorunu değil; bu, bir bütün olarak uluslararası işçi sınıfına yönelik küresel kapitalist işleyişin dayattığı sermaye saldırısının bir parçası. Bu yüzden, bunu kapitalizmden bağımsız bir hükümet/YÖK politikası olarak ele almak daha baştan mücadelenin yenilmesi demek olacaktır. Konuşmalarda öne çıkan “kazanma” vurgusunun yalnızca ortak örgütlenme ve sosyalist-enternasyonalist bir perspektifle mümkün olduğunu; bu ortak örgütlenmenin de yalnızca güvencesiz çalışanlar ya da güvencesizleştirilen emekçileri değil, tüm işçileri kapsayacak yeni türde kitle örgütlenmeleri olması gerektiğini tüm alanlarda vurgulamak gerekiyor. Sermayenin işçi sınıfını bölen saldırılarına karşı reformizm ve sendikalizmi aşan birleşik ve sosyalist bir yanıt örgütlenmedikçe saldırıların püskürtülmesi mümkün olmayacak.

Dipnotlar

* Kocaeli’ne bağlı Dilova İlçesi’nde kansere bağlı ölüm vakalarındaki artış üzerine araştırma yapan Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Profesörü Onur Hamzaoğlu, bilimsel araştırmasının sonuçları sebebiyle hem üniversite rektörlüğünde mobing uygulandı hem de Dilovası’nda kansere yol açan fabrika atıklarının sorumlusu patronlar tarafından tehdit edildi. Hamzaoğlu’nun araştırmasının sonucu ise, yeni doğum yapmış annelerin sütünden ve yeni doğmuş bebeklerin dışkılarından aldığı örneklerdeki laboratuar sonucunda yüksek derecede arsenik bulunması ve bunun sebebinin çevrede atık kontrolünü yapmayan fabrikalardı.