8 Ekim Ankara mitingi üzerine kısa bir değerlendirme

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) çağrısıyla Ankara, Sıhhiye Meydanı’nda gerçekleşen mitinge yaklaşık 25-30 bin kişi katıldı. “İnsanca yaşam için eşit, özgür ve demokratik bir Türkiye” ana sloganının kullanıldığı mitingin çağrı metninde, “emekçilerin ve ezilenlerin sokak meclisini” kurma vurgusu yapılmıştı. İşçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına yönelik sermaye saldırılarına karşı mücadelenin yükseltilmesi gerekliliğinin dile getirildiği çağrı metninde, ayrıca toplumsal yaşama damga vuran güncel sorunlara da (Örneğin HES’lere karşı mücadele/liste epeyce kabarık) yer verildi.
Ankara dışından gelenleri taşıyan otobüslerin, sabah saatlerinde şehre girmesiyle başlayan miting hazırlıkları, neredeyse saat 11:00’e kadar kitlenin Ankara Garı önünde toplanmasıyla devam etti. Sendika şubelerinin, çeşitli siyasi parti ve kitle örgütlerinin kortejlerini oluşturmasıyla birlikte, saat 11:30’da Sıhhiye’ye doğru yürüyüşe geçildi. Yürüyüş kollarında kimi kortejlere coşku ve düzen hakimken, kimi kortejlerde katılımın zayıflığı ve genel bir dağınıklık gözlendi. Alana girişlerin tamamlanmasından ve kitlenin alanı doldurmasından sonra, mitingin (çağrı metninde yer alan) temel sloganlarının alandaki genel havayla bağdaşmadığı görüldü. Öğrenci-gençlik kesimleri dışında, mitinge katılan kitlenin genel olarak “isteksiz” ve “bıkkın” bir ruh hali içinde olduğunu söylersek, biliyoruz ki kimseye haksızlık etmiş olmayız. O gün tesadüfen oradan geçen bir kişiyi alanda gezdirseydiniz, o bile size bu yalın gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya koyardı.
Sermaye sınıfının işçi ve emekçilere yönelik saldırılarına karşı, topyekûn bir direniş hattı örgütleme perspektifinin ve bu perspektifi hayata geçirebilecek gücün çok uzağında olan sendikaların, oldukça “kabarık bir talepler listesi” hazırlayarak, sınıfın ekonomik krizle bağlantılı gerçek gündemini bulanıklaştırmaya çalıştığı anlaşılıyor. Her fırsatta işçilerin, emekçilerin “temsilcisi” olduğunu söyleyen sendikaların, somut bir ya da birkaç talebi önüne koyması, bu talepler için emekçileri harekete geçirmesi, örneğin kıdem tazminatı gaspı konusunda militan eylemler örgütlemesi ve sonuç alıncaya kadar mücadelenin arkasında durması gerekirken, sendikaların bugün seçtiği temel mücadele yöntemi,  tüm talepleri bir çuvala doldurup, hepsini bir seferde başından savma yönteminden başka bir şey değildir.
Yürüyüş sırasında ve miting alanında, HES’lere, doğanın katledilmesine, kadına yönelik şiddete, Kürt halkına ve Kürt siyasetçilerine dönük saldırılara, NATO’nun Malatya’da inşa etmekte olduğu yeni radar üssüne ve ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik tehditlerine karşı yükselen tepkiler (gelecek açısından) oldukça anlamlı olmakla birlikte, bu sorunların esas kaynağının küresel kapitalist-emperyalist sistem olduğu ve tüm bu saldırıları bertaraf edebilecek yegâne devrimci gücün Marksist bir dünya partisi öncülüğünde kenetlenmiş bir işçi sınıfı olduğu gerçeği, daha önceki mitinglerde olduğu gibi, bu mitingde de, sendikal bürokrasinin ve onun kuyruğundaki küçük burjuva sol akımların görmezden geldiği en temel gerçek olmaya devam etti. Halbuki alana hakim olan sendikacılar sözde “talepler bombardımanıyla” ve kürsüden yaptıkları yüzeysel konuşmalarla, diğer küçük burjuva sol gruplar ise 60-70’li yıllardan kalma “devrimci” şarkılar, ya da sosyalist solun efsane isimlerinin adlarının geçtiği “sert” ve “radikal” sloganlar ile -her zaman ki gibi- günü kurtarma gayreti içindeydiler. Özetle, daha önceki mitinglere egemen olan tablo, işçi sınıfının Marksist önderliğinin var olmadığı koşullarda, kendini bir kez daha tekrarladı ve bu durumda zaten farklı olmasını da beklemek saçma olurdu.
Elbette sermaye saldırıları, bir dizi cılız eylem, sendika ve meslek örgütünün yılda bir-iki kez “Ankara’ya yürümesi” ile asla savuşturulamayacaktır. Sendikaların, tabandan gelen basıncı başından savmak amacıyla, emeğe dönük saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde başvurduğu “evrensel taktik” olmayı sürdüren böylesi mitingleri, sınıf için anlamlı ve gerçek hedeflerle örtüşür hale getirecek olan yegane şey ise, işçi sınıfının maddi üretim süreçlerindeki militan eylemliliği ve emekçi kitlelerin yaşamın her alanında göstereceği yaratıcı direniş biçimleri olacaktır. Kuşkusuz bütün bunlar, sınıfa bu yolda rehberlik edecek öncü bir örgütlenmeyi ve sınıfı sermayeye karşı mücadelesinde yenilmez kılacak olan öz örgütlenmeleri (işçi konseylerini) mutlak bir ihtiyaç haline getirmektedir. İşçi sınıfının tarihsel deneyimi kanıtlamaktadır ki, burjuvazinin işçi hareketi içindeki uzantıları konumundaki ulusalcı-reformist-oportünist önderlikler, sınıfın, parti ve öz örgütlenme noktasında içine girdiği en küçük devrimci düşünce ve eylemi dahi, daha doğmadan yok etmek için elindeki tüm gücü harcamaktan geri durmayacaktır.
8 Ekim mitingine ilişkin göze çarpan bir diğer olgu da, Kürt siyasi hareketine bağlı örgütlerin hiçbirinin (kitle örgütleri içindeki üyelerini kapsam dışında bırakırsak) Sıhhiye Meydanı’nda olmamasıydı. Bu durum, ne yazık ki sınıf hareketi ile Kürt siyasi hareketi arasındaki kopukluğun bir başka görünümü olarak karşımıza çıkmaktadır. Milyonlarca insana hitap eden bir sosyal hareketin, doğal olarak kendi gündemini yaratmak istemesi, onun kendi programatik ve stratejik yönelimlerini bilenler açısından, bir noktaya kadar “doğal bir durum” olarak kabul edilebilir. Hâlbuki Kürt işçileri-emekçileri ve devrimci mücadeleye gönül vermiş militan Kürt öğrenci-gençliği, 8 Ekim’de Ankara’daki yerini kesinlikle almalıydı. Çünkü hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır ki, Kürt halkının politik özgürleşmesi, Kürt işçilerinin-emekçilerin ekonomik-sınıfsal kurtuluşu ile mümkündür. Bu da ancak işçi ve emekçi kitlelerin toplumsal devrimci-sosyalist program ve eylemi ile gerçekleştirilebilir. Kapitalizmi ortadan kaldırmadan ulusal baskı ve eşitsizliği tam manasıyla ortadan kaldırmak da mümkün değildir.
Solun değişik kesimlerinin, böylesi mitinglerin ardından katılım sayısına ya da miting alanındaki “renkli görüntülere” yaptığı methiyeler, genellikle işçiler, emekçiler ve öğrenciler-gençler arasında sınıf mücadelesinin gelişimi ve dinamiklerine ilişkin yaygın yanılsamaları  güçlendirmekten öte bir işlev görmüyor. Marksistlere düşen görev, var olan maddi gerçekliği -hoşumuza gitse de gitmese de- olduğu gibi aktarmak ve mevcut durumu düzeltmenin devrimci araçlarının yaratılmasına katkı sunmaktır. Ne yazık ki, sosyalist hareketin geneli açısından konuşacak olursak, her zamanki gibi bu miting de, solun büyük kısmı tarafından “başarılı geçen bir miting” olarak değerlendirildi (Mitingin üzerinden üç koca gün geçmiş olmasına rağmen konuya ilişkin, haber yazıları dışında, eleştirel bir değerlendirme yazan yok) . İşçi sınıfı ve emekçiler açısından, sermayenin saldırılarını geriletme ve bir sonraki mücadele için güç toplama noktasında 8 Ekim Mitingi, ne yazık ki sendikal bürokrasinin ve onun dümen suyunda ilerleyen küçük burjuva solunun “günü kurtarma” faaliyetinden öteye geçememiş bir miting olarak “tarihteki yerini” almıştır.
8 Ekim Mitingi gibi eylemlerin, kapitalizme-emperyalizme karşı mücadele sorununu çözmeye yetmediğini, bunun için süreklilik arz eden bir mücadele hattının ve bu mücadeleyi inşa edecek olan bir Marksist önderliğin gerektiğini, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine gönül vermiş olan her samimi devrimci kavramak zorundadır. Bu tespitten hareketle 8 Ekim Mitingi’nin, işçi sınıfı ve toplumun ezilen, baskı gören tüm bileşenleri açısından, maddi temeli olmayan iyimser düşüncelerin pompalandığı değil, var olan sendikalist-ulusalcı-reformist örgütlülüklerin ve perspektiflerin tarihsel sınırlılıklarının farkına varıldığı bir eylem olarak ele alınması gerekmektedir. Aksi halde geleceğin mücadeleleri bugünden inşa edilemeyecek, sınıfın kapitalizme-emperyalizme karşı mücadele etme isteğinin ürünleri olan militan kitlesel devrimci eylemler yerine, “günü kurtaralım” mantığı ile yapılan eylemler yoluyla emekçiler için hiçbir ciddi kazanım veya mevzi elde edilemeyecektir. Sınıf ve sosyalizm mücadelesinin, uluslararası burjuvazi karşısındaki kesin ve evrensel zaferi, bu temel gerçeğin hiçbir zaman akıldan çıkarılmamasına bağlıdır.