Bir 21. Yüzyıl Don Kişot’u: Ulus-ötesi Şirketlere Karşı Tek Kişilik “Direniş”

Türkiye’nin sanayi şehirlerinden biri olan Düzce’den gelen bir haberle yazımıza başlayalım. Deri ve Sanayi Anonim Şirketi’nde (DESA) 22 yıldır konfeksiyon işçisi olarak çalışan Emine Aslan adında bir işçi, sendikalı olduğu gerekçesiyle yaklaşık 4 ay önce tazminatsız işten atıldı. DESA’da “gizli” örgütlenen işçiler, “içlerinden birinin bu örgütlülüğü patrona iletmesi” nedeniyle, önce 28 Nisan’da 41 sendikalı işçi, daha sonra da 2 Temmuz tarihinde Emine Aslan işten çıkarıldı.
Emin Aslan “sendikalaşmanın yasal olduğunu ama işten tazminatsız çıkarmanın suç olduğunu” söyleyerek 138 gündür Düzce’deki DESA fabrikasının önünde direniş yapıyor. Kendisine neden grev yaptığını soran gazetecilere bir çırpıda anlatıyor ne derece ağır koşullarda çalıştıklarını. Sabah 8.30’da mesailerinin başladığını, akşam ise mesainin 7 ve 10’a dek sürdüğünü ifade ediyor. Kalitesiz, zehirli maddelerle çalıştıkları ve bunların sağlıklarını olumsuz etkilediğini, yemek arasına, iş yoğunluğu dolayısıyla akşam çıktılarını, işittikleri azarları, karşılaştıkları baskıları anlatıyor ve bunca sıkıntının karşılığının yalnız asgari ücret olduğunu söylüyor. Üstelik kendisi işten atıldığında haziran ayı maaşı ve mesai ücretleri de verilmemiş Emine Aslan’a.
Gelelim küresel kapitalizmin Emine Aslan için aldığı(!) tedbirlere. Emine Aslan direnişe başladığında 11 yaşındaki kızı kaçırılmaya çalışılmış. Sonrasında, Emine Aslan’a direniş gerçekleştirdiği kaldırımı işgal ettiği gerekçesiyle 62 lira para cezası kesilmiş. Dahası direniş yaptığı alana demir direkler koyulduğunu belirten Emine Aslan, belediyenin de sık sık bulunduğu yere çöp döktüğünü ifade ediyor. Buna bir de Emine Aslan’ın patronlar tarafından tehdit edildiğini eklemeliyiz.
Görüldüğü üzere sermaye sınıfı bugün tek bir işçinin dahi hak arama mücadelesi karşısında çılgına dönüyor. Çünkü mevcut krizin ortasında kendisine karşı ortaya çıkacak en basit tepkiyi bile kaldıramayacak durumda.
DESA fabrikasındaki Deri-iş’in sendikalaşmasına dönecek olursak, Deri-iş yaklaşık on ay önce DESA’da örgütlenmeye başladı. Nisan ayında sendikalı 41 işçinin işten atılmasıyla birlikte greve giden sendikanın Genel Başkanı Musa Servi de dahil 41 işçi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların serbest bırakılmasından sonra yapılan eylem, 28 Ağustos günü Nişantaşı’nda bulunan DESA Mağazası’nın önünde “DESA mallarının alınmamasına” yönelik bir basın açıklamasıydı.
Bugün grev 146 gündür DESA’da sürüyor ama hiçbir kazanım elde edilmediğini belirtmemize gerek yok. Sendika’nın yukarıda bahsi edilen eylem dışında bir etkinliği de bulunmamakta. Yalnızca Türk-iş üyesi bazı sendikalar, grevcilere maddi destek sağlıyor. Buna ek olarak Deri-iş’in resmi sitesinde 10 Ekim tarihinde Alman parlamentosu üyesi Sol Fraksiyon İç Politika sözcüsünün bir mektubu yayınlanıyor. Mektupta Ulla Jelpke, “Deri-iş’in grevini basından takip ettiğini ve işçilerin taleplerinin acilen karşılanması gerektiğini” vurguluyor. DESA’ da süren grevde bu mektup dışında bir “gelişme” olmadığını ekleyelim.
Sendikaların, “direne direne kazanacağız” sloganları altında 41 işçinin 4 ayı geçkin bir zamandır tek bir kazanım bile elde edememelerinin nedenini incelersek bugün artık küresel kapitalizmden küçük bir kazanım dahi olsa alabilmenin yolunun uluslararası bir mücadeleden geçtiğini bir kez daha görürüz. Çünkü işçi sınıfının karşısındaki güç uluslararası örgütlenmiş sermayedir.
DESA’nın resmi sitesindeki bilgiler ışığında onun uluslararası bir şirket olduğunu görüyoruz. DESA, bünyesinde üç farklı uluslararası şirketi barındırıyor. 49.221.969.86 YTL sermayeye sahip Desa, Dkny Jeans, Samsonite ve Aerosolos ile birlikte çalışıyor. Bunlardan ilki Aerosolos, 1987 de New Jersey’de kurulmuş ve bugün Portekiz’den yönetilen bir uluslararası şirket. Aeroslos, üretimini Türkiye, Orta Asya ülkeleri ve Afrika ülkeleri gibi emek ücreti düşük, sosyal hakları olmayan ve vergi cenneti diye tabir edilen ülkelerden karşılıyor. Bunun nedeni gün gibi ortada. İşçi ücreti ve sosyal haklarının düşük olduğu ülkeler onların maliyetlerini düşürür ve karlarını katlar.
Samsonite adlı çok uluslu şirket ise, 1910 yılında Amerika’da kurulmuş bir şirket. 1965 yılında en çok tanınan deri üreticisi haline gelen bu şirket küresel ekonomi ile birlikte alanında en güçlü (en çok sömüren) kurumlardan biri haline gelmiştir. Bu şirket ise üretimini Suriye, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye gibi ülkelerden karşılıyor. (Küresel kapitalizm nerede daha çok kar sağlarsa oraya yerleştiriyor üretim araçlarını Sınırlar patronlar, sermayedarlar ve çokuluslu şirketler için mevcut değil. Sınırlar yalnızca bizler, işçi sınıfı için geçerli). Dkny jeans ise aynı şekilde uluslararası bir şirket ve bugün o da Desa ile birlikte çalışıyor.
Gelelim DESA’ya. DESA, 1970’lerin sonunda bir aile şirketi olarak kurulsa da aslında küreselleşen üretimin ortasında birçok ülkede bayiliğe sahip, yine birçok ülkeden yatırım ortakları bulunan ulus-ötesi bir şirket. DESA, iş ahlakını açıkladığı web sitesinde, milliyetçiliği de elden bırakmıyor. Şöyle anlatıyor kuruluş amacını; ‘ülkemizin varlığı bizim de varlımızdır. Bu yüzden öncelikle ülkemiz için çalışıyoruz.’ Bu cümleleri ulus-ötesi bir şirketten duymak hiç şaşırtıcı değil aksine kapitalizmin temel çelişkisini bir kez daha ortaya çıkarıyor.
Bu bilgilere uzunca yer vermemizin sebebi, sendikacıların iddia ettiğinin aksine yalnız Türkiye’deki Deri-iş’e bağlı işçilerin “direnmesiyle” bir kazanım elde etmenin imkânsız olduğudur. DESA, en basitinden, Deri-iş’in baskılarıyla işçilerin ücretlerini arttırmak istese dahi ücretlerin ulusal piyasalarda değil uluslararası ölçekte belirlendiği gerçeği DESA’nın bu adımı atmasının mümkün olmadığını gösterir. Ayrıca bu gerçeklik bugün, sendikalara yüklenen bütün anlamları da ortadan kaldırır. Ulusal ekonomilerde patronlar için bir “baskı” organı olarak işlev gören sendikalar, üretimin küreselleşmesi ve “ulusal ekonomi”lerin ortadan kalkması ile birlikte bu işlevini tamamıyla yitirir. Dahası DESA’nın birlikte çalıştığı uluslararası diğer şirketlerin de ulusal düzeydeki sendikal mücadeleyle bu ücret artışını kabul etmesi beklenemez. Çünkü DESA’nın ücretleri arttırması durumunda maliyetler yükseleceğinden bu ulus-ötesi şirketler Türkiye’de çalışmakta oldukları DESA ile ilişiklerini kesip, emeğin çok daha ucuz olacağı bir başka ülkeye yerleşecektir.
Sonuç olarak Emine Aslan’ın işine iade edilmesi için açtığı davanın ilk duruşması 24 Kasım’da görülecek. Davanın sonucu ne olur bilinmez ama Emine Aslan’ın mücadelesinin onurlu olduğunu belirtelim. Fakat her gün tek başına, aldığı birçok tehdide rağmen onun Desa’nın önünde direnişini sürdürmesi bir çözüm sağlamayacaktır. Sadece Emine Aslan’ın değil 43 arkadaşının verdiği mücadelede ne DESA’daki koşulları ne de kapitalizmin artan saldırılarını ortadan kaldırabilir. Ulus-ötesi bir şirket olan DESA’da sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin verdikleri azimli mücadele ancak uluslararası bir mücadeleyle birleştiğinde anlam/gerçeklik bulur.
Bugün Emine Aslan’ın yaşadıklarından ve Deri-iş sendikasının verdiği mücadelenin yetersizliğinden de görüleceği üzere bireysel, yerel mücadele yöntemleri işçi sınıfının içinde yaşadığı koşulları değiştirmeye yetmeyecektir. İşçilerin bugün içinde bulundukları koşullar bir bütün olarak kapitalist mülkiyet ilişkilerinin bir sonucudur. Bu mülkiyet ilişkilerini kaldırmayı program olarak kabul etmeyen hiçbir örgütlenme, ücretli emek sömürüsünü ortadan kaldıramayacaktır. Dolayısıyla sendikaların, kapitalizmin, yani ücretli emek sömürüsünün üzerine kurulu bir örgütlenme oldukları unutulmadığı takdirde, işçileri gerçek kurtuluşa yani kapitalizmin yıkımına götüremeyeceği apaçık ortadadır.
Özellikle küreselleşme öncesi dönemde olduğu gibi, ücretli emek sömürüsünün sendikalarla iyileştirilmesi, ekonomik kazanımlar gibi sonuçlar, bugün küreselleşmenin ulaştığı boyutlar göz önüne alındığında –hele ki ulusal düzeyde bir mücadele pespektifiyle- mümkün değildir. Bu (yani yalnızca ekonomik mücadele dahi) ve asıl olarak da işçi sınıfının kurtuluşu; bütün ülkelerin işçilerinin Marksist bir dünya partisi altında örgütlenmesi ve sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz sosyalizmi kurmak için mücadele etmeleriyle mümkün olacaktır.