Bitlis’te grevdeki inşaat işçilerinin anlattıkları

Bitlis’te yapımı devam eden Çarşı-AVM’de çalışan yaklaşık 200 inşaat işçisi geçtiğimiz hafta içi yaptıkları bir açıklamayla greve çıktılar. TOKİ’nin taşeron firmalar aracılığıyla çalıştırdığı işçilerin yaptığı ortak açıklama ve gerçekleştirdikleri grev üzerinde durulmayı hak ediyor. Zira işçiler, bu açıklamalarında, tüm sınırlılıklara ve yanılsamalara rağmen, birçok “sol” grubun sendikalar ve BDP hakkında yaydığı yanılsamaları da gözler önüne seriyorlar. Yine bu grev, son dönemde artmaya başlayan bir “sendika dışı grev” örneği olması bakımından önem taşıyor.
İşçiler, TOKİ’nin tüm ülkeye yayılmış olan inşaatlarında kölece koşullarda ve düşük ücretle çalışıyorlar. Bitlis’teki AVM inşaatında çalışan işçilerin durumu da farklı değil. Açıklamalarında Özgünsan ve Adabağ taşeron şirketlerine bağlı olarak çalıştıklarını belirten işçiler durumlarını şöyle açıklıyorlar: “Günde yaklaşık 11-12 saat alın teri döken, yağmur çamur demeden kimi zaman da güneşin kavurucu sıcağı altında inşaat işçiliği gibi zor bir meslek icra eden emekçiler 3-4 ay gibi bir süredir emeklerinin karşılığını alamamaktadırlar. Bu güne kadar tek kuruş dahi almış değiliz.” İşçiler, devamında “Adeta vahşi kapitalizmin en barbar ve en hoyrat yüzü burada açıkça sergilenmektedir.” diyerek sendikacıların ve “sol” grupların uzun bir süredir unutmuş oldukları kapitalizm vurgusunu ön plana çıkarıyorlar.
Asıl patronun TOKİ ve devlet olduğunu belirten işçiler, içinde bulundukları durum konusunda tüm devlet yetkililerinin sessiz kaldığını ifade ediyorlar. “Dolayısıyla yaşanmakta olan; insan hak, onur ve haysiyetini ayaklar altına alan bu durum Türkiye’de adeta kanıksanmış bir durumdadır.” diyen işçiler tüm dünyada geçerli olan önemli bir noktaya değiniyorlar: kapitalist sömürü ve onun yarattığı sonuçların kanıksanmış olması. Bu “içler acısı” durumu kanıksamanın “demokratik kamuoyu”nu da kapsadığını belirten işçiler “Hele hele işçi sendikaları tarafından hiçbir denetime tabi tutulmadığı gibi adeta ciddiye bile alınmamaktadır.” diyerek çok açık bir gerçeği vurguluyorlar. 
Sendikalar, kapitalist sömürünün ortadan kaldırılmasıyla değil, sömürü oranının azaltılmasıyla ilgilenen örgütler olarak kurulmuş ve yükselmişlerdi. Kapitalizm altında ücret artışı ve sosyal hak kazanımının, ücretli emek sömürüsünü hiçbir şekilde tehdit etmediği biliniyor. Ancak sendikalar, uzunca bir süredir, işçilerin ekonomik ve sosyal kazanımlar elde etmeleriyle de ilgilenmemektedir. Kapitalist küreselleşme süreciyle birlikte mevcut sistemle her zamankinden fazla bütünleşen sendikalar, Bitlis inşaat işçilerinin belirttiği gibi işçilerin içinde bulundukları durumu “ciddiye bile almamaktadır.” Sınıf bilincinden uzak ve örgütsüz işçilerin içinde bulundukları koşullara karşı mücadeleye girdiklerinde ilk elde tanıştıkları ve ne olduğunu gördükleri bu örgütlenmelerin küçük-burjuva sol gruplar tarafından “kurtarıcı” olarak sunulması bu yüzden büyük bir ihanettir.
İşçiler açıklamalarının devamında şunları söylüyorlar: “Bitlis’te bulunan işçi sendikaları, belediyeler, BDP ve Ak Parti’ye açıkça çağrıda bulunuyoruz ve diyoruz ki; Gerçek anlamda emekçilerin hak ve hukukunu koruduğunuzu düşünüyor ve siyasi anlayışınızın  bunu gerektirdiğini söylüyorsanız buyurun Ak Parti ve BDP milletvekilleri teftişe gelin de emekçilerin emeklerinin karşılığını hiç alamadıkları gibi insani yaşam koşullarından da nasıl tamamen muaf tutulduklarını gözlerinizle görün. Bizce bunu yapmanız görevinizi en iyi şekilde yerine getirdiğiniz anlamına gelecektir. Bu hukuksuzluğun giderilmesi için başta Bitlis milletvekilleri olmak üzere belediyeler ve işçi sendikalarını göreve çağırıyoruz.” 
İşçilerin açıklamasının kimi yanılsamaları kapsayan bu bölümü, aynı zamanda grevci işçiler eliyle yapılan bir siyasi teşhiri içermektedir. AKP’nin işçi sınıfının çıkarlarına karşı bir parti olduğu açıkça ortadayken bu durum BDP söz konusu olduğunda özellikle “sol” tarafından farklı değerlendirilmekte. BDP’nin genel olarak işçi sınıfının, özel olarak da Kürt işçi ve emekçilerinin içinde bulunduğu koşullarla hiçbir şekilde ilgilenmemesinin nedeni, kuşkusuz, onun, meclisteki diğer partiler gibi burjuva karaktere ve programa sahip bir parti olması ve burjuvazinin çıkarlarını dile getirmesidir.
İnsanlık dışı çalışma koşullarına karşı mücadeleye soyunmak için sendikal bürokratik bir yapıya ihtiyaç duymadan, sendikacıların “yasallık” bahanesiyle karşılaşmadan ve bu “yasallığı” tanımayarak greve giden Bitlis inşaat işçilerinin dile getirdiği “emeklerinin karşılığını almak” ve “insani yaşam koşulları”nın önündeki tek engel mevcut kapitalist sömürü sistemi ve onun savunucusu siyasi partiler ve sendikalardır. 
Grevci işçiler, verdikleri bu önemli mücadeleyle, gasp edilen ücretlerini elde edebilir ve çalışma koşullarında iyileştirmeler sağlayabilirler. Ancak bunun için, onların kendi taban örgütlenmelerini (grev komitelerini) seçip bu komite etrafında sıkı bir birlik oluşturmaları ve mücadelelerini diğer işçilere yaymaları gerekiyor. Sonucu ne olursa olsun, bir başına, işçilerin sendikaya ihtiyaç duymadan ve yasal sınırları tanımadan birleşmeleri ve greve çıkmaları bile bir kazanımdır. 
Geçtiğimiz yıl gerçekleşen Gerede deri işçileri grevi ya da Gaziantep’teki tekstil işçilerinin sendika dışı militan grevleri, işçi sınıfının yüzde 95’ini oluşturan sendikasız işçilerin izlemesi gereken yolu göstermektedir. Bu tür mücadeleler, Antep’teki tekstil işçilerinin oluşturdukları komitelerde görüldüğü gibi, işçi sınıfının yeni türde kitlesel taban örgütlenmelerini oluştururken yararlanabileceği önemli deneyimlerdir. 
Bitlis inşaat işçilerinin bir kez daha dile getirdiği ve tüm işçi sınıfının özlemi olan “emeğinin karşılığını alacağı” yani sömürülmeyeceği ve “insani yaşam koşulları”na sahip olacağı bir dünya yaratmak için kapitalizme karşı, onu savunan tüm sınıflardan ve kurumlardan bağımsız devrimci sosyalist bir işçi sınıfı partisinin inşa edilmesi gerekiyor.