CHP’li belediyeler işçi düşmanlığında AKP'yi aratmıyor

İstanbul’daki 4 CHP’li belediyede işten çıkarmalar ve işçi düşmanı uygulamalar devam ediyor.

Avcılar Belediyesi, Temizlik İşleri Müdürlüğü’nde çalışan 30 işçiyi sendika üyesi oldukları gerekçesi ile işten attı. Belediye-İş Sendikasına üye olan işçiler bu kararı yaptıkları yürüyüşlerle protesto ettiler. Ayrıca, 9 Haziran günü, işten atılan işçilere destek verdikleri gerekçesiyle 20 işçinin daha işine son verildi.

Mart ayının sonunda, yine CHP'nin elinde olan Beşiktaş Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü’nde görev yapan 3 öncü işçinin işine son verildi. 400 temizlik işçisinin bu işten çıkarmayı protesto amacıyla işe çıkmama kararı alması üzerine, Belediye Başkanı Murat Haznedar işyerine polisleri ve TOMA’ları çağırarak işçilere zorla işbaşı yaptırdı. Murat Haznedar, daha göreve gelir gelmez, Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nde çalışan 250 BELTAŞ işçisinin işine son vermek istemiş ama ilçe halkının yoğun tepkisi ve işçilerin mücadelesi sonucu geri adım atmıştı.

İşten atılan işçilere ne memurların yetkili sendikası TÜM-BELSEN ne de BELTAŞ’ta yetkili Genel-İş sendikası herhangi bir destekte bulunuyor. İşçiler ise, sendika bürokrasisinin bu işçi düşmanı tavrına rağmen Beşiktaş Belediye Binası önünde eylemlerini sürdürüyorlar.

Bakırköy Belediyesi’nde ise Yunus Emre Kültür Merkezi’nde çalışan 18 işçinin işine Mayıs ayında son verilmişti. Genel-İş Sendikası’nın yaklaşık 1 aydır belediye yönetimi ile yaptığı görüşmelerden olumlu sonuç çıkmaması üzerine, 6 işçi, Bakırköy Özgürlük Meydanı’na çadır kurarak eyleme başladı.

CHP’li belediyeler ile işçiler arasındaki gerginliğin bir diğer yansıması da geçtiğimiz günlerde Şişli Belediyesi’nde yaşandı. Sahte solun “ilerici” hatta “devrimci” maske takarak desteklediği DİSK ve Genel-İş bürokrasisi, açık bir satış sözleşmesini imzalama kararı aldı.

Bu karar, tam bir sendikal kepazelik örneğiydi. Sendika bürokratları, bu satış sözleşmesini, 31 Mart günü işçilerin yarıdan fazlasının çalıştıkları, birimlerden izin alamadıkları (daha doğrusu, sendikanın belediye yönetimindeki suç ortakları izin vermediği) için katılamadığı bir toplantıda, “alkış oylaması” adlı bir şarlatanlıkla, işçilere “onaylatma”yı da ihmal etmedi.

Bu satış sözleşmesinin “onaylanma”sına gelen süreç, işçiler için son derece öğreticidir.

Kent-Yol A.Ş. ve Belediye yönetimi ile Genel-İş Sendikası arasında sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler, 10 Mayıs günü belediye binası önünde eyleme başlamışlardı.

Belediye başkanı Hayri İnönü'nün işçilerin bu eylemine yanıtı, işçilerin etkili olduğu şube yönetimini devredışı bırakmak amacıyla, DİSK Genel Başkanı ve Genel-İş yönetimi ile görüşmek olmuştu. Bu görüşmenin ardından, “toplu sözleşme görüşmelerini ilerletme” bahanesiyle devreye giren Genel-İş Genel Merkezi eylemi sonlandırdı ve toplu sözleşme görüşmelerini yeniden başlattı.

Görüşmelerin uzaması ve sendika genel merkezinin müdahalesi işçilerin direncini kırarken, sendika bürokratları, işveren ile son görüşmeyi Genel-İş Sendikası Genel Başkanı Remzi Çalışkan ile genel merkez yöneticilerinin yapacağı açıkladılar. Böylece, şube başkanının, işyeri baş temsilcisinin ve işçi gözlemcilerinin görüşmelere katılması engellenmiş, bir oldu-bittinin önü açılmış oldu.

Bu tür satış sözleşmeleri, yalnızca söz konusu dört CHP'li belediye ile sınırlı değildir. Aynı işçi düşmanı politikalar, yönetiminde -AKP, MHP, HDP ya da bir başka düzen partisi- kim olursa olsun, bütün belediyeler için geçerlidir. Genel olarak belediyeler ve sendikalar ile gerçekte onlarla anlaşmalı olarak kurulan taşeron şirketler arasında, işçi düşmanlığı ve kar/vurgun temelinde kurulmuş yaygın bir kirli ilişkiler ağı söz konusudur.

Bir belediyenin yönetime gelen siyasi parti, ilçede vermek zorunda olduğu hizmetleri kendisini destekleyen ya da “kendi” adamlarına kurdurduğu taşeron şirketlere devretmekte; işçileri kendisinin işçi kolu işlevi gören sendikaya üye olmaya zorlamaktadır. Böylece, aslında herkesin bildiği ve sendikaların da dahil olduğu dizginlerinden boşalmış bir sömürü/vurgun çarkı oluşturulmaktadır.

Sermayenin hizmetindeki burjuva siyasi partiler ve onların uzantısı sendikalar arasında parçalanmış durumdaki belediye taşeron işçilerinin, patronların (belediyeler ve taşeron şirketler) saldırılarına karşı bazen bireysel bazen de küçük gruplar halinde, çoğu zaman polis şiddetiyle dağıtılan protesto eylemleri düzenlemeleri, uzun süredir gündelik bir olay haline gelmiş durumda.

Bu eylemlerin tamamı, bütün sahte sol örgütler tarafından “işçi örgütleri” olarak pazarlanmaya çalışan ama gerçekte işçi sınıfının çok küçük bir azınlığını (yüzde 7 gibi) barındıran sendikalar tarafından yalıtılmakta ve ezilmektedir. Dolayısıyla, taşeron işçilerinin sürekli kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarına karşı başarıyla mücadele edebilmeleri için, öncelikle, burjuva partileri, belediyeler ve sendikalar ile taşeronlar/patronlar arasında, devletin gözetimi altında oluşturulmuş bu çarkın dışına çıkmaları gerekmektedir.

Bu, işçilerin durumunu sürekli olarak daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayan sistem (kapitalizm) içi çözümler bulma arayışından vazgeçmek; bütün uzantılarıyla birlikte burjuva siyaset kurumundan kopmak; yalnızca işçi sınıfının öz gücüne dayalı kapitalizm karşıtı, devrimci ve enternasyonalist bir sosyalizm perspektifini benimsemek demektir.

Belediye taşeron işçileri, bu perspektif doğrultusunda, sermayenin ve siyasi iktidarların artan saldırılarına karşı işçi sınıfının diğer kesimleri ile ortak bir mücadele hattı oluşturmak için, sendikalardan bağımsız, sözleşmeli ya da kadrolu tüm işçileri ve kamu çalışanlarını kapsayan işyeri taban komitelerini örgütlemeli; diğer belediyelerdeki ve işkollarındaki işçiler ile sıkı bağlar kurmalıdır.