İşten atma saldırıları yaygınlaşıyor

2013 yılıyla birlikte işçi sınıfına yönelik işten atma saldırılarında yoğun bir artış yaşanmaya başladı. Türkiye’nin pek çok kentinden işçilerin toplu bir biçimde işten atıldıklarına ilişkin haberler geliyor. Bu durum aynı zamanda işçi sınıfının önüne siyasi ve örgütsel perspektif sorunlarını da koymaktadır.
Trabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi’nde çalışan 135 taşeron işçisi hastane yönetimi tarafından işten atıldı. İşçiler, 1 Ocak tarihinde hastane önünde eylem yaparak yönetimin almış olduğu işten çıkarma kararını protesto ettiler.  Eylem sırasında konuşma yapan Türk-İş Temsilcisi Hasan Basri Hatipoğlu, Trabzon ve çevre illerdeki işçilere ve diğer emekçilere, işten atılan 135 işçiye sahip çıkma çağrısı yapmak yerine, kuru bir konuşma yapmakla yetindi. Hatipoğlu, konuşmasının son bölümünde “Yazıktır, günahtır. Bu insanların aileleri var, çocuk okutuyorlar. Yeni yılın daha ilk gününde bu yapılanlar reva mı?” dedi.
Hatipoğlu’nun işçileri pasifizme ve kaderciliğe itmeye yönelik bu konuşması, özünde onun sınıf uzlaşmacılığına dayalı sendikal mücadele anlayışının da bir ifadesidir. O, işçileri “mağdur olmuş bir grup insan” biçiminde tarif ederek, işçilerin taşeron firmaya karşı direnme isteğini bilinçli olarak etkisizleştirmeye çalışmaktadır.
KTÜ Başhekimi Prof. Dr. Tevfik Özlü’nün işçilerin yanına gelerek yaptığı açıklama, 2008’den beri borç krizi ve durgunluk içinde olan dünya ekonomisinin, sermaye sınıfını, işten çıkarma biçimindeki, “tasarruf” tedbirlerine yönelttiğinin de bir kanıtı gibiydi. Özlü konuşmasında, “Bu, 2012 yılında ekonomik tasarruf etkileri ile alınmış bir karardır. Sizler özel şirket elemanlarısınız. 2012’de 340 kişi için sözleşme imzaladık ama 2013’te 272 kişiye düşürülmesine karar verdik. Bir kurumu yönetiyorsanız zor kararlar almak zorundasınız. Başhekim olarak kendi başıma böyle bir karar vermedim. Bu kurumun tek sorumlusu ben değilim. Hep birlikte toplandık, konuştuk ve borçların ödenmesi için bu kararı almak zorundaydık. 2012 sözleşmeleri bitti, 2013 sözleşmeleri imzalandı. Karardan geri dönmek mümkün değil.” dedi.
İzmir’deki Konak Doğum Hastanesi’nde temizlik personeli olarak çalışan 63 taşeron işçisinin işine 1 Ocak’ta son verildi. Yeni yıla hastane önünde giren işçiler, kendilerine herhangi bir çıkış bildirimi yapılmadığını söyledi. İşçiler ihaleyi kazanan taşeron firmasının, “özlük haklarınızdan vazgeçin, işe alalım” dediğini aktardı. Özlük haklarından vazgeçmeyi reddeden işçiler hastane önüne çadır kurarak mücadeleye devam edeceklerini söylediler. Hastane yeni gelen işçilerin bir bölümü ve güvenlik elemanları da arkadaşlarının işe geri alınmasını isteyerek onlara destek verdi.
İşten çıkarılan işçilerden Cihan Savar, basına verdiği bir mülakat sırasında taşeron firma sisteminin nasıl işlediğini anlattı. Savar, “1 Ocak’ta işe gittik, eski şirketin sözleşmesi bittiği için başka şirketle anlaşılmış. Onlar da yeni personelle birlikte gelmişler. Bize işbaşı yaptırmadılar. Biz temizlik işçisiyiz ama yapmadığımız iş yok. Ben 19 yıllık çalışanıyım hastanenin. Ameliyathanede yardımcı hizmet personeli olarak, danışmalıkta ve yemekhanede de çalıştım. Eski firma ‘Sağlık Bakanlığı’na dava açın’ diyor. Bize ‘sıfırdan çalışmaya başlayın’ diyorlar. Haklarımızdan vazgeçmiyoruz.”
İşten çıkarılan bir diğer işçi Azize Önal ise, "İhaleyi alan yeni taşeron firma, ipi boynumuza geçirdi, bizi intihar etmeye mahkûm etti. Burada herkes 800 liraya çalışıyor. Elektrik, su faturası, ev kirası derken ayın sonunu zor getiriyoruz. Çocuklarımızı zor okutuyoruz. İşimiz de yok artık. Hastane yönetimi de sahip çıkmıyor bize. Ne yapalım? Bu hastaneye 10 yıl, 20 yıl hizmet veren işçiler çıkartılıyor. Bizim sesimizi kim duyacak?" diyerek, duruma tepki gösterdi. Önal’ın sözleri, şirketlerin ve bankaların sadık bir hizmetkârı olan AKP’nin uyguladığı liberal ekonomik programa karşı işçi sınıfının genelinde birikmiş olan öfkenin bir ifadesidir. 2013 yılında da devam edecek olan işten çıkarmalar, işçi sınıfının AKP’de cisimleşen sermaye iktidarına karşı geliştireceği yeni direnişlerinin de ön bir habercisidir. Burada önemli olan bu direnişlerin yerel sınırlara hapsedilmiş, parçalı direnişler olmasının önüne geçmek ve tabandan işçi sınıfının birleşik mücadelesini örgütleyebilmektir.
Arçelik’in Çerkezköy, Çayırova ve Eskişehir fabrikalarından yüzlerce işçi son haftalarda topluca işten çıkarıldı. Arçelik yönetimi gerekçe olarak “daralma”yı gösterse de, Koç Holding’in son on yılda yüzde 600’ün üstünde büyüdüğü gerçeği karşısında bu gerekçe açık bir yalan olarak kendisini gösteriyor. Arçelik’teki kıyım, hem TİS sürecinde işçiler arasındaki huzursuzluğa (Eskişehir’deki işçiler 10 kilometrelik bir yürüyüş yapmışlardı) karşı şirketin bir tepkisi hem de ekonomik krize yönelik bir hazırlık olma niteliğinde.
Bursa’da üretim yapan Koç Grubu’na bağlı Tofaş Fabrikası, 7 Ocak tarihinden itibaren 3 olan vardiya sayısını 2’ye düşüreceğini ve 1000’e yakın işçiyi işten atacağını açıklamıştı. Tofaş Yönetim Kurulu işten çıkarmaların gerekçesini Avrupa’daki mali kriz ve otomobil siparişlerinin azalması olarak gösterdi.
Yılda 400 bin araç üretimine sahip, 6 bin işçinin çalıştığı Tofaş fabrikasında, 7 Ocak’tan itibaren vardiya sayısı 2’ye düşürüldü ve işçiler için işgünü süresi 9 saate çıkarıldı. Tofaş Yönetim Kurulu işten atmaların bahanesi olarak “siparişlerin azalmasını” gösterse de, geriye kalan işçilerin fazla mesailer hariç 9 saat çalıştırılarak aynı oranda üretim yapması hedefleniyor. Başka bir deyişle, Tofaş şirketi bir taşla iki kuş vurmayı planlıyor; bu yolla hem üretim maliyetlerinden (işçi ücretlerinden) kesintiye gidilecek hem de otomobil sektöründeki krize (küresel çapta yaşanan talep daralmasına) rağmen üretim kapasitesi daha az işçiyle aynı ölçüde sürdürülebilecek. Kısacası Tofaş firması bu şekilde kârına kâr katmaya devam edecek.
Türk Metal Sendikası’nın örgütlü olduğu Tofaş fabrikasında işçiler sendika yönetiminin işbirliği ile gerçekleştirilen işten atma kararına karşı tepkili. Zira Türk Metal Sendikası, muhalif işçileri işten atmak ve geri kalanları sindirmek için –özellikle TİS dönemerinde- “işten atılacaklar listesi” hazırlama alanında uzman olmaya bugün de devam etmektedir. İşten atılan işçilerin, işten atıldıklarının haberini işyeri yönetiminden değil de Türk Metal şube başkanından alması, Tofaş Fabrikası’ndaki patron-sendika işbirliğinin geldiği boyutu açıkça gözler önüne sermektedir.
Türk Metal Sendikası 3 No'lu Şube Başkanı Zafer Öztürk’ün işten atılmalara ilişkin basına yaptığı açıklama, onun hangi sınıf adına konuştuğunun da bir göstergesiydi. Tofaş’ın patronu gibi konuşan Öztürk, “2013 yılında Fransa, İtalya, Yunanistan bölgesinden yıllık 50 bin araba kaybettik. Bu yıl için 230 bin araç siparişimiz var. Siparişler düştüğü için çıkarmalar oldu. Sözleşmeli alınan ve askerlik yapmayanlar çıkarıldı. Bugün sözleşmelilere telefon edilmeye başlandı. Telefonda sözleşmelerinin uzatılmayacağı tebliğ edildi. 7 Ocak'tan itibaren 2'li vardiyaya döneceğiz. Haftanın 5 günü 9 saat 2'li vardiya olarak çalışacağız. 2013 yılı böyle geçecek. İlerleyen günlerde siparişler olursa çıkarılanlar tekrar işe döndürülecek.” dedi.
Avrupa’da da Kasım ayında Citroen’de 8 bin, Ford’ta 6 bin Opel’de ise 2600 işçi işten çıkartılmıştı. ABD’de ise sektörün daralması ve yaklaşık 115 bin işçinin işsiz kalması bekleniyor. TOFAŞ işçisinin kaderi, bir bütün olarak uluslararası işçi sınıfının kaderine bağlıdır. Kendisi gibi aynı sektörde çalışan Avrupalı işçileri de yaklaşık 3 ay önce IG Metall, ABVV-Metaal, CGT ve TUC sendikaları sektörü kurtarmak için bu çıkarmaların zorunlu olduğuna inandırmak için mücadele etmişti.
Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Almanya ve Britanya şubeleri ortak imzayla yaptıkları açıklamayla [1] otomotiv sektöründe çalışan işçileri işten çıkarmalara karşı uyarmış ve birleşik bir mücadele çağrısı yaparak, aksi halde işten çıkarmaların dalga dalga yayılacağı uyarısında bulunmuştu.
İşçi sınıfı, işten atma saldırılarını ancak birleşik ve örgütlü bir uluslararası mücadeleyle durdurabilir. İşçilerin sermaye sahiplerine karşı militan mücadele yürütmeksizin kısmi kazanımlar yoluyla haklarını koruyabilecekleri ya da geliştirebilecekleri yolundaki sendikalist-ekonomist tezler yalnızca birer aldatmacadır. Sahte solun her renkten temsilcileri bu somut gerçeği inkâr etseler de sendikalar, işçilerin mücadele örgütleri değil, şirket yönetimleri ve bankalar ile birlikte hareket eden ve işçilerin her türlü militan direnişini boğan bürokratik baskı aygıtları olduklarını otuz yıldır kanıtlıyorlar. Onlar herhangi bir direniş veya greve önderlik etmek zorunda kaldıklarında, bunu, mücadeleyi dar bir alana sıkıştırmak, en kısa zamanda bitirmek ve işçileri frenlemek amacıyla kullanmaktalar.
Kapitalizmin tüm insanlığı hızla yıkıma sürüklediği koşullarda işçi sınıfının acilen kendi bağımsız kitlesel taban örgütlerini yaratması gerekiyor. İşçiler, bu yolda işyeri ve fabrika komiteleri biçiminde kendi öz örgütlerini kurmaya başladıkça, gerçekte sermaye sınıfından daha güçlü olduklarının da adım adım bilincine varacaklardır. İşçi sınıfının gerçek birliğini ve devrimci gücünü ortaya çıkaracak olan bu süreç, aynı zamanda onun sermaye sınıfından bağımsız örgütlenmesinin de bir ifadesi olacaktır. Bu mücadelede Marksistlere düşen görev, bu perspektifi işçi sınıfı içerisinde ısrarla anlatmak ve işçi sınıfının bu süreçte başlıca ihtiyacı olan Marksist devrimci partisini inşa etmektir.

Dipnotlar

[1] Otomobil sektöründeki işleri savunmak adına Avrupa çapında bir mücadele için; SEP (Almanya ve Britanya), 21 Kasım 2012: