İTÜ’lü asistanların 50d’ye karşı direnişi sürüyor

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) rektörlüğü tarafından Ağustos ayında başlatılan asistan kıyımı son günlerde hızlanarak sürüyor. Bu, beklenmeyen bir saldırı değildi. Yaklaşık 6 aydır 50d’li asistanların işlerine son verilmesine karşı direnişlerini sürdüren İTÜ’lü asistanlar 15 Ekim günü gerçekleştirdikleri eylemde henüz 8 asistanın işten çıkarılmış olduğunu fakat bu sayının 90’ı bulabileceğini vurgulamışlardı [1].
15 Ekim’den sonra İTÜ rektörlüğü önüne kurdukları dayanışma çadırında direnişlerini sürdüren asistanlar bugün de İTÜ Maslak Kampüsü’nde öğretim görevlileri ve öğrencilerin de katılımıyla kitlesel bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirdiler. Yüzlerce kişinin katıldığı ve coşkulu geçen eylem 18 Ekim'de Yönetim Kurulu toplantısında alınan ve 7 Kasım’da kamuoyuna duyurulan kararlar sonrası 30’dan fazla asistanın daha işine son verilmesinin ardından gerçekleştirilmiş oldu.
Sınav kâğıdı okumak ve derslere girmek gibi bir yükümlülüğü bulunmayan asistanlar, tüm üniversitelerde bu işleri yapmaya zorlanıyorlar. Zorlanabilmelerini sağlayan şey de 50d’li olmaları; yani iş güvencesiz ve her an işten çıkarılma tehdidi altında çalışan sözleşmeli emekçiler olmaları. Bu durumda asistanlar, bir yandan baskı altında tutulup çalıştırılırken bir yandan da “azami süre” içerisinde öğrenimlerini tamamlayıp doktoralarını vermeye çalışıyorlar. 
Neredeyse tüm sektörlerde olduğu gibi, sermaye ve devlet güvencesiz çalıştırmayı yaygınlaştırmaya ve kadrolu çalışmayı tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor. İTÜ Yönetim Kurulu toplantısında da, asistan kıyımını derinleştirmeye yönelik kararlar alındı. 33a’ya (kadroya) geçiş kriterlerini belirleyen Yönetim Kurulu, asistanların da belirttiği üzere “asistan kıyımını resmileştirdi” ve “31 Aralık 2013 kadar geçerli olacağı” ibaresiyle bu saldırıyı 2014’e kadar tamamlamak amacında olduğunu ilan etti.
Yönetim Kurulu toplantısında alınan tüm kararlar açıkça İTÜ rektörlüğünün saldırı kararlılığını yansıtmaktadır. "Bölüm içindeki 33/A kadrolu araştırma görevlilerinin oranı toplam araştırma görevli sayısının %33'ünü geçemez." kararıyla belirlenen kota nedeniyle asistanlar artık 33a’ya geçisin önünün kapatıldığını ifade ediyorlar. 
Benzer biçimde, 33a’ya geçiş için öğretim görevlilerinin 2/3’ünün oyunun gerektiği kararı ile üyeleri fakülte dışından Yönetim Kurulu tarafından seçilecek Denetim Kurulu’nun üst kurul olarak oluşturulması hem saldırının derinleştirileceğinin hem de üniversitelerin yapısının değiştirildiğinin bir ifadesi. Öyle ki, özellikle Denetim Kurulu oluşturulması, üniversitelerin sermaye grupları ve şirketlerin yönetimine bırakılması yönünde bir adım anlamına geliyor. Bu adımların, Bologna Süreci çerçevesinde tüm üniversitelerde hayata geçirilmesi planlanıyor.
Bugün İTÜ’de yaşanan işten çıkarma saldırısı, asistanların hazırladığı “asistan kıyımı haritası”ndan da görüleceği gibi henüz bir başlangıç [2]. Ama yalnızca İTÜ’yle sınırlı bir başlangıç değil. Haritada, İTÜ’de çalışan 527 asistandan yalnızca 100 kadarının 33a’ya geçebileceği, geri kalan 420 asistanın ise işten çıkarılma saldırısıyla karşı karşıya bulunduğu ortaya konuyor. Daha önce İstanbul Üniversitesi’nde başlayan saldırı direniş sonucu geçici olarak geri çekilmişti; fakat bugün İTÜ tüm üniversiteler için deney alanı olarak kullanılıyor.
Bugün İTÜ rektörlüğü önünde gerçekleştirilen basın açıklamasının ardından, sürecin örgütleyicileri tarafından belirlenen basınla birlikte –rektörün Ankara’da olması nedeniyle- rektör yardımcısıyla temsilci düzeyinde görüşme yaklaşımına rektör yardımcısının verdiği “basın olmadan iki kişiyle görüşürüm” cevabı, sermayenin ve onun üniversitelerdeki temsilcilerinin saldırıda ne kadar kararlı olduğunu ve militan bir mücadele hattı benimsenmedikçe geri adım atmayacaklarını göstermektedir. Üniversite yönetiminin bu kararlı tavrına karşı, asistanların 17 Kasım’daki sınavları boykot kararına ek olarak, bugün eyleme katılan bilim emekçileri ve öğrenciler, düzenlemenin geri çekilmesi; işten atma saldırısının durdurulması ve atılanların işe geri alınması hedefiyle hiç şüphesiz rektörlüğü işgal edebilecek durumdaydı ve bu, görüşmelerle saldırıların durmasını beklemekten çok daha kararlı ve etkili bir yaklaşım olurdu.
Bu durum, saldırıya karşı mücadelenin nasıl olması gerektiği sorununu da bir kez daha ortaya koyuyor. Asistanlar, dünya ve Türkiye’deki diğer tüm işçi ve emekçiler gibi sermayenin bütünlüklü saldırısının hedefi konumundalar. Bu yüzden mücadeleyi rektörlüğe veya YÖK’e karşı verilen bir mücadele olarak belirlemek ve üniversite yerelleriyle sınırlı tutmak, sermayenin ve devletinin saldırı programının parçalı direnişlere karşı hayata geçirilmesi anlamına gelecek. 
Üniversite çalışanları ve öğrencilerin oluşturacağı ortak mücadele/örgütlenme hattını, bugünden tüm üniversitelere yaymak ve güvenceli-güvencesiz bütün işçileri bu mücadelede birleştirmek gerekiyor. Sermaye sınıfının saldırısına işçi sınıfının sosyalist-devrimci bir program etrafında birleşerek karşı koyuşuyla yanıt verilmesi, bunun için de geçici kazanımların değil kapsamlı ve devrimci dönüşümlerin hedeflenmesi ve militan bir mücadelenin verilmesi gerekiyor.

Dipnotlar

[1] 50d uygulaması ve üniversitede güvencesizlik: İTÜ eylemi; Zeynep Sencer, 17.10.2012: