TTK’de uyarı grevi
Madenciler ilk işareti verdi

Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) Zonguldak Üzülmez Müessesi’nde 21 Kasım gece vardiyasına inen işçiler dün sabah madeni terk etmeyerek grev başlattılar. Gündüz vardiyası için Üzülmez’e gelen işçilerin de madene inmeyerek katıldıkları grev, işçilerin açıklamasına göre, 2000 maden işçisinin desteğini aldı.
İşçiler, bu grevi, TTK’ye bağlı Üzülmez Müessesi’nde çalışan bir arkadaşlarının 16 Kasım günü işbaşında kalp krizi geçirerek ölmesi nedeniyle başlattıklarını ifade ettiler. Söz konusu maden işçisi, iş sahasında herhangi bir sağlık görevlisi bulunmadığı için ölmüştü. İşçiler, yaptıkları açıklamada, çalışma alanlarının “iş güvenliği” gerekçesiyle demir kafeslerle örüldüğünü, çok sıkı güvenlik tedbirleri alındığını belirterek, bunların işçilerin güvenliğiyle ilişkisi olmadığını; onları kontrol altında tutup daha fazla çalıştırarak TTK’nin daha fazla kar elde etmesini amaçladığını söylüyorlar. 
Grevciler, işçi güvenliği için gerekli önlemlerin alınmasını, gereksiz demir kafeslerin kaldırılmasını ve insan onuruna yakışır çalışma koşullarının sağlanmasını talep ediyorlar. İşçiler, sayıları giderek artan iş kazaları ve madenci ölümleri konusunda hem TTK’nin hem de yetkili sendika Genel Maden İşçileri Sendikası’nın (GMİS) “duyarsızlığından” şikayet ettiler.
Bununla birlikte, GMİS, birkaç saat içinde, işçilerin ağır çalışma ve sömürü koşullarına “duyarsız” kalmakla yetinmeyip, bu koşulları patronlarla (TTK ile) elele oluşturduğunu bir kez daha gösterdi. Grevden ancak öğle saatlerinde haberdar olan GMİS, örgütlenme sekreteri Osman Tutkun’u, işçileri “yatıştırmak” için, apar topar Üzülmez’e gönderdi. 
Osman Tutkun, bütün gücüyle grevi kırmaya çalışırken, TTK’nin Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Şimşek de GMİS Genel Başkanı Eyüp Alabaş ve diğer bürokratlarla görüşüyordu. Şimşek, işçilerin talebini kabul etti ve kapatılmış olan “kapıların kırılacağı” ve gerekli sağlık önlemlerinin alınacağı sözünü verdi. Sonunda, sendika bürokratlarının çabaları sonuç verdi ve maden işçileri, grevi sona erdirme kararı aldı.
Maden işçilerinin bir günlük grevinin birkaç ay öncesine dönelim. Geçtiğimiz Mayıs ayında, GMİS ve TTK arasında imzalanacak olan 25. Dönem Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşmaya varılamamıştı. TİS yasal süreci devam ederken, Türkiye’de Gezi protestolarının yaşanmakta olduğunu hatırlatalım. GMİS Türkiye’yi kuşatan gezi protestolarının maden işçileri üzerindeki etkisini ve tabandan gelen tepkileri 16 Temmuz günü aldığı göstermelik grev kararıyla etkisizleştirmişti. Ardından da, 60 günlük yasal süre içinde greve ihtiyaç duyulmadan, GMİS ve TTK arasında toplu iş sözleşmesi imzalanmıştı. Yaşanan bu son olayla birlikte, birkaç ay öncesine atıfta bulunmamızın sebebi şu: işçilerin biriken öfkesi, ne sendikanın almış olduğu göstermelik grev kararı ne de anlaşmaya varılan TİS ile yatışmamıştı. 2.000 dolayında maden işçisi, dün gerçekleştirdii ve anlaşıldığı kadarıyla sendikanın haberi bile olmayan grevle, hem TTK’ya hem de GMİS’e bu mesajı verdi.
Üzülmez Tesisleri’nde çalışan maden işçilerinin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri bu direniş, katılımcı sayısı ve süresi ne denli sınırlı olursa olsun, sendikadan bağımsız biçimde ve “yasal prosedür”ü hiçe sayarak gerçekleştirildiği için son derece önemlidir. 
Bu eylem, ilk olarak, işçi sınıfı içinde alttan alta biriken öfkeyi ve sendikal önderliklere olan haklı güvensizliğini gözler önüne sermektedir. Onun, sendika bürokrasisinin müdahalesiyle kısa süre içinde sona ermiş olması, işçilerin GMİS’e duydukları güvenin değil; kendi güçlerine güvensizliklerinin ve tereddütlerinin ifadesidir. Üzülmez madencilerinin bu güvensizliklerinin ve tereddütlerinin ardında da, onların bağımsız bir mücadele perspektifine, programına ve buna uygun bir örgütlenmeye sahip olmaması yatmaktadır. 
Madencilerin bu iş bırakma eylemi, özünde, bir bütün olarak işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu yansıtıyor. İşçiler, onlarca yıllık deneyimleriyle, sendikal önderliklerin sermayenin ve iktidarların hizmetinde olduklarını çok iyi biliyorlar. Onların söz konusu önderliklere zerre kadar güvenmediklerinin en yalın ifadesi, sendikalara mesafeli durmalarıdır (bunun en çarpıcı örneğini, Hava-İş bürokratlarının altı ay önce başlattığı ve işçilerin kitlesel katılımı olmaksızın kağıt üstünde sürmeye devam eden THY grevinde görüyoruz). Özetle, küçük-burjuva solcularının işçileri sendika bürokrasilerine yedekleme yönündeki bütün çabaları ardı ardına boşa çıkmış durumda. Buna karşılık, söz konusu sahte solun işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkisi, basitçe, sendikalara ilişkin “reformist” yanılsamalardan ibaret değil. EMEP’ten ÖDP’ye, TKP’den Pabloculara kadar bütün bir küçük-burjuva solu, on yıllardır izledikleri kimlik politikalarıyla, işçi sınıfının kolektif bilincinde son derece ciddi bir gerilemeye yol açtı ve onun bağımsız bir sınıf perspektifi geliştirme yeteneğini bir ölçüde köreltti.
Bununla birlikte, işçilerin bilinci üzerinde bu akımlardan çok daha etkili olan bir başka güç daha var: Kapitalist ekonominin işleyiş yasaları! Tüm dünyayı giderek daha fazla içine çeken ve herhangi bir düzelme belirtisi göstermeyen küresel kriz, bir bütün olarak sendika bürokrasisini ve küçük-burjuva solunu sermayenin kampına sürüklerken, işçi sınıfına, bütün bu geleneksel önderlikleri bir yana bırakıp kendi devrimci çözümlerini üretmekten ve yaşama geçirmekten başka bir seçenek bırakmıyor. Zonguldak Üzülmez madencilerinin eylemi, bu anlamda, Türkiye’de hızla yaklaşmakta olan fırtınalı sınıf mücadelelerinin ilk işaretidir. 
Türkiyeli emekçilerin, kaçınılmaz olduğu artık -iktidarın sözcüleri dışında- herkes tarafından kabul edilen ekonomik kırılma ile birlikte yaşanacak olan siyasi hesaplaşmada sermayeye başarıyla karşı koyabilmesi için güvenebileceği, kendisinden başka bir güç bulunmuyor.
Türkiye işçi sınıfının bu hesaplaşmadan başarıyla çıkması, her şeyden önce, onun kapitalizm karşıtı, devrimci ve enternasyonalist bir perspektifle donanmasına bağlı. Bu, onun, yalnızca aralarında 1991 başlarındaki Zonguldak Madenci Yürüyüşü’nün, Tekel, Telekom ve -en son- THY grevlerinin de bulunduğu önemli ulusal deneyimlerinden değil; aynı zamanda, Yunanistan, İspanya, İtalya, Portekiz, Mısır vb. ülkelerdeki işçilerin son yıllardaki mücadelelerinden de gerekli dersleri çıkarması anlamına gelir. 
Bütün bu tarihsel deneyimler, işçi sınıfının sosyalist bir programa ve onun üzerinde yükselen sosyalist siyasi önderliğine olan gereksinime işaret ediyor. İşçi sınıfının hızla artan yoksulluğa, işsizliğe, baskılara ve artan savaş tehlikesine başarıyla karşı koyması, yalnızca böylesi bir siyasi önderlikle mümkündür. Yalnızca uluslararası sosyalist bir işçi sınıfı önderliği, insanlığın karşı karşıya olduğu felaketlerin biricik nedeni olan kapitalizmin yıkılmasını ve üretimin kar amacıyla değil ama yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeniden örgütlenmesini sağlayabilir.