MESS metal işçilerini yatıştırma umuduyla ücret artışı yaptı

30 Ocak günü, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile üç sendika (Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş), 179 işletmedeki 130.000 işçiyi kapsayan iki yıllık bir toplu sözleşme anlaşmasını imzaladılar. Böylece, metal işçileri, geçtiğimiz üç yılın toplam enflasyon oranlarından çok düşük bir oran olan yüzde 24,6’lık bir ücret artışı elde ettiler.

MESS ile sendikalar, ücretler konusunda MESS’in başlangıçtaki yüzde 13,2 oranındaki artış önerisinden ve Türk Metal sendikasının yüzde 38’lik talebinden vazgeçmesinin ardından anlaştı.

Türkiye’nin en sağcı sendikalarından biri olan Türk Metal tarafından “yüzyılın anlaşması” olarak ilan edilen anlaşma, metal işçilerinin onlarca yıldır uğradığı kayıpları karşılamıyor.

Bir metal işçisinin açıkça ifade ettiği gibi, “Kazanıldığı söylenen şeyin büyük görünmesinin sebebi durumumuzun çok kötü olması”dır. Bu işçi, sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Ülkenin bütün yükünü kaldıran biziz, haftada 2 gün tatil ve diğer haklar, rahat çalışma yok… 4 kişilik bir ailenin geçimine yeter mi 2.500 TL ücret? Demir çelik işçisi 2500 TL mi hak ediyor?” Türk Metal’in bağlı olduğu Türk-İş’e göre, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı, bir ay için 5.238 lira.

Haberlere göre, metal işçilerinin bir kısmı, Kroman Çelik fabrikasında olduğu gibi, anlaşmayı reddedip başlangıçtaki talepleri için mücadele etmeye çalıştı.

İki yıllık anlaşma, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümetinin 2 Şubat’ta sektör genelinde yapılacak grevi yasaklamasından birkaç gün sonra gerçekleşti. Hükümet, 24 Ocak’ta, grevin “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle yasaklandığı, ThyssenKrupp, Bosch, Ford, Mercedes Benz, Renault ve Siemens gibi çok uluslu şirketlerin sahip olduğu fabrikaları da kapsayan 179 işyerini maddeler halinde sıralamıştı.

Ancak metal işçileri, hükümetin kararına büyük ölçüde meydan okumuş ve “OHAL patronlar içinse, grev bizim için” yazılı dövizler taşıyarak gösterilerine devam etmişlerdi. Bu, Erdoğan’ın geçtiğimiz Temmuz ayındaki "OHAL'i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere biz OHAL'den istifade ederek anında müdahale ediyoruz.” sözlerine bir göndermeydi.

Hükümet grevleri sürekli bir şekilde “milli güvenlik” bahanesiyle yasaklarken, metal işçileri birçok kez grev yasaklarına meydan okudular ve görünüşte yasadışı grevlere gittiler.

Birleşik Metal-İş sendikasını grev yasağını tanımayı reddetmeye ve mücadeleye devam etme sözü vermeye iten, metal işçileri arasındaki yükselen öfkeydi. Bu, işçi sınıfının, Suriye’de süregiden askeri harekat eliyle daha da gerileyecek olan, durmadan kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarına yönelik muhalefetini manipüle etmeye ve dağıtmaya yönelik göstermelik bir hamleydi. On binlerce metal işçisi, Mayıs 2015’te, Türk Metal’e karşı başkaldırarak fiilen greve çıkmıştı.

IndustriALL Global Union ve IndustriAll Europe genel sekreterleri Valter Sanches ile Luc Triangle, tamamen gözden düşen sendikaları yeniden cilalama girişimiyle, yapılan anlaşmayı bir açıklamayla selamladılar. Onlar, Türkiye’deki üyelerine (Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş) yönelik ikiyüzlü bir mektupta, “Türk metal işçilerinin bu zorlu görüşmelerdeki kararlı tutumunu kutluyoruz. Böylesi büyük bir zaferi mümkün kılan, sizin birliğiniz, mücadeleniz ve kararlılığınızdır” diye yazdılar.

IndustriAll, Türkiyeli metal işçilerinin kapitalizm ve NATO karşıtı bir başkaldırısını önlemeye kararlı olan Almanya’daki IG Metall ve ABD’deki Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) ile Birleşik Çelik İşçileri (USW) sendikalarının da üye olduğu bir örgüt. Şirket medyası ve sahte sol örgütler de aynı yolu tuttular ve anlaşmayı bir zafer olarak sundular.

Türkiyeli metal işçilerinin mücadelesi, açlık ücretlerine ve kötüleşen koşullara karşı son dönemde Sırbistan’da, Romanya’da ve Yunanistan’da patlak veren; Tunus ve İran yönetimlerini sarsan uluslararası sınıf kardeşlerinin artan militanlığının parçasıdır. Şu anda, Almanya’da on binlerce sanayi işçisi grevde. Egemen seçkinler, dünya genelinde, yeni ve daha büyük savaşları finanse etmek için iş güvencelerini ortadan kaldırmaya, işçilerin ücretlerini ve sosyal haklarını tahrip etmeye yönelmiş durumdalar.

Türkiye egemen sınıfının ve AKP iktidarının metal işçilerine verdiği küçük tavizler, onların Suriye’deki iç savaşa müdahale sırasında halk içindeki savaş karşıtı duyguları da güçlendirecek olan bir işçi sınıfı seferberliğini göze alamamaları ile bağlantılıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye istilasına yönelik her türlü muhalefet işaretini bastırıyor. Salı günü, Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) merkez konseyinin 11 üyesi, “Savaş Bir Halk Sağlığı Sorunudur” başlıklı, savaşa karşı çıkan bir açıklama yayınladıkları için gözaltına alındı.

“Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur.” uyarısında bulunulan açıklama şöyle devam ediyordu:

Her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir.

Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birincil görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz.

Savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır.

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Dünya Tabipler Birliği (WMA), TTB üyelerinin gözaltına alınmasını kınadı ve Türk makamlarını “doktorların önderlerini derhal serbest bırakmaya ve sindirme kampanyasına son vermeye” çağırdı. Açıklama, “dünya genelindeki ulusal tabip birliklerini, Türkiye’nin sağlık, örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlüğü haklarını kapsayan insani ve insan hakları yükümlülüklerine tam saygı göstermesini savunmaya” davet etti.

TTB’ye yönelik cadı avı, Erdoğan’ın, 29 Ocak’ta AKP Genel Merkezi’nde yapılan Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’ndaki konuşmasında, birliği “vatan hainliği” ile suçlamasının ve “terörist seviciler” ilan etmesinin ardından başladı. O, “İnanın bunlar aydın falan değil, bunlar mankurt sürüsüdür. Bunlar zihinlerini ve imkanlarını, ideolojilerini karşıtlığı üzerine oturttukları, bunu da adeta varlık sebepleri gibi gösterdikleri emperyalizmin emire vermiş uşaklardır.” demişti.

Erdoğan’ın sözlerini bir emir olarak alan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, gazetecilere, derhal, hükümetin TTB’ye karşı suç duyurusunda bulunacağını söyledi. Sağlık Bakanı Ahmet Demircan da, doktorları kınayarak, “Tabipler Birliği, Türk tabiplerini temsil eder noktada değildir.” dedi. Demircan, “Bu sadece basit, milletin karşı karşıya kaldığı saldırıya karşı basit bir açıklama olarak algılanmaması gerekir. Böyle bir açıklama yapmanın hukuki bir sorumluluğu vardır... Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bir saldırıda, böyle bir şeyi yapması kabul edilebilir değildir.” diye belirtti.

25 Ocak’ta, eski bakanları, milletvekillerini, gazetecileri, oyuncuları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerini içeren 170’den fazla aydın, milletvekillerini Afrin operasyonunu sona erdirmeye ve sorunları diyalog yoluyla çözmeye çağıran bir mektup yayınlamıştı.

Mektupta, “Ülkemizde ve bölgemizde savaş değil sulh ve sükûn istiyoruz. Sınırlarımızı korumanın ve beka sorunu yaşamamanın en iyi yolunun karşılıklı dostluk ve iyi komşuluk bağlarını güçlendirmek olduğuna inanıyoruz… Türkiye’ye bir tehditte bulunmayan, Suriye toprağı olan Afrin’e silahlı müdahalenin bölgemize ve ülkemize barış ve güvenlik değil, daha büyük sorunlar, yıkım ve acı getireceğini, Kürt yurttaşlarımızı da yürekten yaralayacağını biliyoruz.” deniyordu.

Türkiye’nin Afrin’deki ABD destekli Kürt güçlerine (YPG) yönelik askeri harekatı ikinci haftasına girerken, Türkiye genelinde en az 311 kişi Suriye operasyonunu eleştiren sosyal medya paylaşımları nedeniyle “terörü teşvik” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında, gazetecilerin, aydınların ve sıradan insanların yanı sıra, meclisteki ikinci büyük muhalefet partisi olan HDP’nin yerel yöneticileri de var.

Bu arada, Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’nin Afrin harekatını eleştiren sosyal medya paylaşımlarını “en büyük alçaklık” olarak suçladı. Yıldırım, 29 Ocak’ta Ankara’da düzenlenen bir konferansta, “sosyal medya sorumsuz medya değildir… Burada yaşanan, işlenen suçların hesabı da sorulmaya başlanmıştır. Barış için Zeytin Dalı Harekatı’na leke sürmek isteyenlere asla fırsat vermeyeceğiz.” dedi.

2 Şubat 2013

İngilizce özgün metin