Metal “grevi” üzerine bir değerlendirme
15 Nisan 2011’de, DİSK’e bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası, kamuoyuna MESS’le 2010-2012 Grup Toplu İş Sözleşmesi’ni imzaladığını açıkladı. Böylelikle Birleşik Metal-İş’in uygulamaya koyduğu “grev kararı” fiili olarak sonlandırılmış oldu.
Gelinen noktaya ilişkin, “Metal İşçileri Tarih Yazdı – İşbirlikçi Dayatmacı Toplu Sözleşme Düzeni Yıkıldı” üst başlığıyla yazılı açıklama yapan Birleşik Metal-İş Genel Yönetim Kurulu, açıklamasında, uyuşmazlık kapsamında olan bütün işyerlerinde MESS ve Türk Metal işbirliği ile metal işçilerine dayatılan ücret zammının “çok üzerlerine çıkıldığı” (Sendikadan yapılan resmi açıklamaya göre ortalamada 5,35 grup zammının %82 üzerinde) ve metal işçilerinin verdikleri mücadele ile “30 yıllık toplu sözleşme düzeninin yıkıldığı” belirtildi [1].
Açıklamada, “Yıllarca kendi kurdukları düzeni tüm metal işçilerine ‘en iyi sözleşme imzalandı’ yalanı ile yutturmaya çalışanlar bu dönem metal işçilerinden gerekli yanıtı almışlardır” denilirken, “22 Mart günü Eskişehir Doruk işçilerinin grevi ile yükselen mücadelenin, Arfesan’da anlaşma sağlanması ve grevin kaldırılmasıyla tamamlandığı, 15 Nisan günü MESS ile yapılan anlaşmayla da sürecin sona erdiği” bilgisine yer verildi.
Bu mücadelenin “kazanılmasında” en büyük pay sahibinin metal işçileri olduğunun belirtildiği açıklamada, metal işçilerinin mücadelesiyle dayanışma gösterenlerin de “zaferde aynı ölçüde pay sahibi” oldukları söylendi. “Metal işçilerinin zaferi, işçi sınıfı mücadelesine yeni bir soluk getirmiştir. Birleşen, inanan, kararlılıkla mücadele eden ve sınıf dayanışmasını güçlendiren işçilerin yenilmeyeceği bir kez daha ortaya çıkmıştır” denilen yazılı açıklamada, artık “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” vurgulandı [2].
Ek protokollerin gölgesinde bir “grev”
Metal toplu iş sözleşmesi sürecinin bugünü dünden belliydi. Süreci ek protokollerle bitirmek niyetinde olan Birleşik Metal bürokrasisi, bir taraftan “grev günü” gelen fabrikalara grev pankartı asmak için hazırlık yaparken, diğer taraftan ise aynı fabrikaların patronlarıyla kapalı kapılar arkasında tek tek görüşme halindeydi. Sonuç olarak, MESS’le masaya oturan Birleşik Metal-İş, Türk Metal’in imzaladığı sözleşmenin bir benzerinin altına imza atmış oldu. Böylelikle Birleşik Metal-İş üyesi işçiler daha önce Türk Metal’in imzaladığı ücret zamlarına benzer bir zam almış oldular. Şu haliyle Türk-Metal’in ve Birleşik Metal’in imzaladığı toplu iş sözleşmeleri arasında iddia edildiği gibi büyük bir farklılık yoktur.
Gelişmeleri yakından takip eden Marksist devrimciler ile bu sonucu “zafer” ve “Türk-Metal’e atılmış bir tokat” olarak değerlendiren çeşitli sol çevreler arasında uzlaşmaz bir karşıtlık olduğunu tespit etmek gerekiyor. Bazı sol çevreler, Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin Türk Metal üyesi işçilere kıyasla “çok daha yüksek bir ücret zammı” elde ettiği gibi hayali bir durumdan hareketle, bütünüyle sendikalist-ekonomist bir yaklaşım sergilerken, şimdiye kadar gelişmeleri titizlikle analiz eden Marksist devrimciler, Birleşik Metal-İş’in Türk Metal’den öz ve biçim olarak hiç de farklı olmayan bir sözleşmeye imza attığı tespitini yapmaktadır.
Ayrıca bu süreçte, çeşitli sol çevreler “zaferin” grevle değil, sadece “grev tehdidiyle” elde edildiği gibi akla hayale sığmayan politik argümanlar öne sürmüş, bu yolla Birleşik Metal-İş’in MESS’in “fiyakasını bozduğu”, onu “korku ve paniğe sürüklediği” gibi komik denebilecek türden iddialar ortaya atmıştır. Materyalist sosyalizmi, idealist sosyalizmden ayıran, birincisinin maddi-ekonomik gerçekliği, ikincisinin ise soyut insan düşüncesini temel almasıdır. Bu yüzden, bazı sol çevrelerin “grev tehdidiyle bu kadarını elde ettik, eğer greve çıksaydık kim bilir neler kazandırdık?” türünden felsefi soyutlamalar yaparak, kendilerince durumu idare etmeye çalıştıkları kanaatindeyiz.
Ancak sendikal bürokrasinin ve onun takipçiliğini yapan sendikalist-ekonomist solun “zafer” ve “kazanım” olarak sunduğu tablo, metal işçisini tatmin etmemiştir. Çünkü pekala daha güçlü bir grev örgütlenebilir ve bugün elde edilen kırıntıların ötesinde daha ileri bir sonuç elde edilebilirdi. Özellikle de sendikal bürokrasinin sürecin en başında önüne koyduğu “30 yıllık MESS-Türk Metal düzenini yıkma” hedefine, bugüne kadar ortaya konulan uzlaşmacı tutum ile ulaşılamayacağı belliydi. Kuşkusuz bu hedefe varmanın yolu, Türk Metal’in imzaladığı sözleşmenin bir benzerine imza atmamaktan ve böylelikle satış sözleşmesini yırtıp atmaktan geçiyordu. Elbette metal işçilerin açısından daha iyi bir toplu iş sözleşmesi imzalanabilirdi, metal işçisi bunu yapabilecek kararlılığa ve coşkuya sahipti. Ancak bu büyük potansiyel sendikal bürokrasi tarafından heba edilmiştir. Sendikalar, kapitalist toplum içinde oynadıkları “hakem rolü” gereği, bu potansiyelleri değerlendirme noktasında, genellikle kıllarını bile kıpırdatmazlar. Sürecin en başında, işçilere “biz inandık, siz de inanacaksınız” diyen Birleşik Metal-İş bürokrasisi, gerçekte grevin başarısına en az inanan kesimdi. Ne yazık ki bu sürecin seyri, en baştan metal işçisinin taban basıncını geriletmek için sendikal bürokrasi ve MESS işbirliğiyle kurgulanmış ve bugünkü kaçınılmaz sonuca ulaşılmıştır.
Bu süreçte Birleşik Metal-İş bürokrasisinin ufku ek protokollerin ötesine geçememiştir. Birleşik Metal-İş yönetimi, bütün mücadele stratejisini gidilebilecek son noktaya değil, gidebileceğini düşündüğü noktaya varma üzerine kurmuştur. Sürece damgasını vuran stratejinin özü, MESS’i dize getirecek bir grev örgütlemek değil, bütünüyle ek protokoller elde etmek üzerine kurgulanmıştır. Birleşik Metal-İş yönetiminin mücadele etme seviyesi ve taktik yönelimleri bu uzlaşmacı stratejiye göre şekillenmiştir. Dolayısıyla lafta “grev kararı” alınmış olmasına rağmen bütün sürece ruhunu veren şey mücadele değil, sınıf uzlaşmacılığıdır. Bu yüzden grev kararı, gerçek manada uygulamaya konmadan apar topar sonlandırılmıştır.
Birleşik Metal yönetimi bu uzlaşmacı stratejisiyle, “grev kararını” en baştan anlamsız bir hale getirmiştir. Öyle ki, greve bütün fabrikalarda eş zamanlı başlamak yerine (dünyada eşine az rastlanır bir şekilde) tek tek, sırayla başlanmıştır. Bu metal işçisinin gücünü bölen bir taktiktir [3]. Grevi, MESS’i köşeye sıkıştıracak fabrikalarda başlatmak yerine, sadece ek protokollere direnen fabrikalar öne koyulmuştur. Örneğin greve ilk çıkan Doruk, greve en hazırlıksız fabrika iken, fabrikanın patronu, ek protokole en uzak patrondu. Bu yüzden greve ilk çıkan Doruk Fabrikası işçileri, grev pankartını asarken dahi, grevin başarısına inanmayan bir ruh hali içindeydi. Bu durumun sorumluluğu bütünüyle Birleşik Metal-İş yönetiminin omuzlarındadır. Çok açıktır ki Birleşik Metal-İş yönetiminin mücadele stratejisi, grevi yaymak, MESS’i zorlamak ve Türk Metal tabanında yer alan mücadeleci işçileri kazanmak hedefi üzerine hazırlanmamıştı.
Üstünden atlamadan belirtmek gerekir ki, Birleşik Metal-İş’in stratejisi, sadece grev kararının uygulanış biçimiyle değil, bu sürecin her evresinde, bilinçli olarak metal işçisini ek protokollere biat ettirmek üzerine kuruluydu. Bürokrasi bu konuda, hiçbir konuda olmadığı kadar planlı hareket etmiştir. Önce tabandan gelen basıncı denetim altına almış, sonra da kademe kademe metal işçisinin grev kararlılığını ve coşkusunu kırmış, işçilerin ve kendi kuyruğundaki sendikalist-ekonomist solun bütün dikkatini ek protokoller üzerine yoğunlaştırmasını sağlamıştır. Oysa ki metal işçilerinin saflarında net bir biçimde grev kararlılığı ve coşkusu yükselmişken, sınıf bilinci açısından en geri fabrikalarda bile bir hareketlenme varken, Birleşik Metal-İş yönetiminin tek düşündüğü ek protokollerdi. Yönetim ayağına gelen bu fırsatı dahi geliştirmek ve ilerletmek için hiçbir şey yapmamıştır. Hatta bazı fabrikalarda, işçilerin kendi inisiyatifleriyle yaptıkları eylemler bürokratik yöntemlerle engellenmiştir. Böylelikle grev hazırlıkları en baştan büyük bir darbe almıştır.
Mart ayı başında ise, bu kez Birleşik Metal-İş yönetimi henüz daha grev pankartını tek bir fabrikaya asmamışken, ek protokol imzalamak için MESS’in kapısını aşındırmaya başlamıştır. İlk başta MESS ek protokolleri kabul etmiş, fakat daha sonra Birleşik Metal-İş’i daha da geri bir noktaya sürükleyebilmek için, bu defa da ek protokolleri kabul etmediğini açıklamıştır. Birleşik Metal yönetimi, MESS’in bu ikiyüzlü tavrı karşısında daha da geri adım atarak tek tek fabrika patronları ile ek protokol imzalama yoluna gitmiştir. Bu aşamadan sonra metal işçisinin greve zerre kadar inancı kalmamıştır. Sürecin ek protokoller yoluyla sonlandırılacağı haberini alan işçiler, grev seçeneğinden tümüyle uzaklaşmışlardır.
Gelinen nokta bütünüyle Birleşik Metal-İş yönetiminin -sendikaların yapısından doğan- uzlaşmacı stratejisinin bir ürünüdür. Sonuç olarak, üretimin durma noktasına gelmesinden çekinen metal patronları, tam da işçiler arasında açığa çıkan taban basıncı sendikacılar eliyle denetim altına alınmışken, elde ettikleri karlar düşünüldüğünde komik denebilecek ücret zamlarının altına imza atarak, şimdilik hem kendilerini hem de bürokrasiyi metal işçisinin öfkesinden korumuşlardır. MESS ise bu süreci perde arkasından koordine ederek, üyesi olan metal patronlarına gereksinim duydukları “manevi desteği” sağlamıştır.
Bu yazıda ayrıntılarıyla ortaya koymuş olduğumuz gibi, Birleşik Metal-İş bürokrasisi bu süreçte, “30 yıllık toplu iş sözleşmesi düzenini yıkma” iddiası ile yola çıkmış olsa da, gerçekte ek protokollerden ibaret bir mücadele hattını metal işçilerine dayatarak, hem uzlaşmacı bir önderlik görünümü sergilemiş hem de büyük bir tarihsel fırsatı heba etmiştir.
Kitlesel öz-örgütlenmelerin ve Marksist devrimci partinin önemi
Metal işçileri bilinç-örgütlenme seviyeleriyle ve bu seviyenin baş mimarı olan Birleşik Metal-İş önderliği ile ancak bu kadarını yapabilirdi. Yine de metal işçisinin tabandan gelen kararlılığı ve coşkusu bütünüyle tükenmiş değil. Eğer metal işçileri gelecekte kitlesel öz-örgütlenmeler kurabilirse [4], hem sermayeye karşı daha büyük kavgalar verebilir hem de içinden bu kavgaları yönlendirebilecek çapta, sınıf bilinciyle kuşanmış doğal işçi önderleri çıkarabilir. Bu durumda ne Türk Metal ne MESS ne de Birleşik Metal-İş bürokrasisi kalır! Ancak sadece yaşadığımız bu sürecin derslerinden öğrenen öncü metal işçileri ve Marksist devrimciler zaman içinde ileriye doğru adımlar atmayı başarabilecektir.
Metal işçileri açısından büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanan “grev” süreci, Marksist hareket içinde başka bir tartışmayı, “Sendikaların kapitalist toplumdaki fonksiyonu nedir?” tartışmasını yeniden gündeme getirecektir. Birçok kişi için ilk okuduğunda inanması güç gelse de, gerçekte varlıklarını ücretli emek sömürüsüne borçlu olan sendikaların temel fonksiyonu, ulusal pazar içinde işgücünün en iyi şartlarda kapitalist sınıfa pazarlanmasını sağlamaktır. Bugün, sendikaların neredeyse tamamı, birer “işçi sınıfı örgütü” olarak değil, birer “emek pazarlama şirketi” gibi çalışmaktadır. Patron-işçi arasındaki ilişkide, meta biçimindeki emek gücüne hangi değerin biçileceğinin pazarlığını yapmayı kendine meslek edilmiş olan sendika bürokrasisinden, işçi sınıfının tarihsel ve siyasi çıkarlarını savunmasını beklemek, hele komünizm gibi enternasyonalist-Marksist bir perspektifi gerektiren bir bakış açısına sahip olmalarını beklemek, hayal kurmaktan başka bir şey değildir.
Daha önceki grev ve direnişlerde olduğu gibi, işçilerin sistem içi kazanımlar elde edebilmeleri için dahi sendikal bürokrasinin aşılması gerekliliği Metal sürecinin en önemli derslerinden biridir. Sendika bürokrasisini aşmak, sendikaları ele geçirerek “mücadeleci” kılmak gibi maddi temeli olmayan ve bugünün sendikalarını yanlış analiz etmeye dayalı bir programla değil, işçilerin tabandan örgütlenmesiyle mümkündür.
İşçi sınıfının kapitalizmi ortadan kaldırma ve komünizme yürüme mücadelesinde ihtiyaç duyduğu temel örgütlenme biçimi, kapitalist sistemle bütünleşmiş olan sendikalar değil, tıpkı 1871 Paris Komünü’nde ve 1905-1917 Sovyet Devrimi’nde olduğu gibi, sovyet-konsey tarzında kitlesel öz-örgütlenmeler ve ona komünizm yolunda rehber olacak olan Marksist devrimci partidir. Metal’de yaşanan son süreç, bu somut gerçeğin bir kez daha açığa çıkmasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Dipnotlar

[1] Metal İşçileri Tarih Yazdı – İşbirlikçi Dayatmacı Toplu Sözleşme Düzeni Yıkıldı:
http://www.birlesikmetal.org/
[2] Bugüne kadar metal işçisinin mücadelesini görmezden gelen burjuva basın, 15 Nisan 2011’de, Birleşik Metal-İş MESS’le 2010-2012 Grup Toplu İş Sözleşmesi’ni imzalar imzalamaz, “zafer” çığlıkları atmaya başladı. Haberin veriliş tarzı, hangi sınıfın bu süreçten “zaferle” çıktığını açıkça ortaya koyuyor.
Radikal, Metal Zafer, 24.04.2011
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1047200&Date=24.04.2011&CategoryID=80
[3] Birleşik Metal yönetimi bu taktikle, tek tek patronlara şartlarını kabul ettirerek MESS’i içten bölmeye çalışıyor olsa bu anlaşılabilirdi, fakat durum hiç de böyle değildi. Metal patronlarıyla tek tek imzalanan sözleşmelerin koşulları oldukça geriydi. İddia edildiği gibi ileri “sosyal haklar” yoktu, ücret zamları açısından da kuruşluk artışlar söz konusuydu. İşçiler bürokratların hangi maddeler üzerinde patronlarla anlaştığını dahi bilmiyordu. Hatta bazı “grevler” başlar başlamaz ya da hiç başlamadan bitiriliyordu.
[4] Son dönemde direnişler içerisinde iki tanesi diğerlerinden net bir biçimde ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi Ontex diğeri ise Çel-Mer direnişidir. Bu iki direnişin ayırt edici özelliği, her ikisinde de “öz-örgütlenme” pratiğinin öne çıkmış olmasıdır. Öyle ki, Ontex Fabrikası’nda kurdukları komite aracılığıyla toplu iş sözleşmesi sürecine müdahale eden işçiler, patron-sendika işbirliğiyle işten atıldılar. Aynı şekilde başarılı bir fabrika işgali pratiği sergileyen Çel-Mer işçileri, bunu yine fabrikada kurdukları komiteye borçluydular. Ontex’le kıyaslandığında Çel-Mer’de patron-sendika işbirliği yokmuş gibi gözükse de, gerçekte işçilerin üyesi oldukları Birleşik Metal İş Sendikası’nın kayıtsızlığını ve umursamazlığını göz ardı etmemek gerekir.