Sendika üyeliği yok sayılan Dev Sağlık-İş üyeleri eylemlerine devam ediyor
Türkiye’nin birçok hastanesinde örgütlü olan ve yaklaşık 10 bin üyesi bulunan Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası, yeni çıkan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası’nın ilk kurbanı oldu. Çalışma Bakanlığı tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan işkolları ve sendikaların üye sayılarında Dev Sağlık-İş’in üye sayısı 1.234 olarak açıklandı. Böylece, sendikanın birçok hastanedeki örgütlülüğü son bulmuş gözüküyor. 
Sendikanın sahip olduğu üye sayısı konusundaki bu uçurumun nedeni, Çalışma Bakanlığı’nın patronların beyanını esas alması ve üye olarak kabul edilmeyen işçilerin patronlar tarafından nakliye, inşaat, turizm ve taşımacılık sektöründe çalışıyormuş gibi gösterilmesi. 
Dev Sağlık-İş sendikası ise bakanlığın açıklamasının ardından, örgütlü olduğu hastanelerde başlattığı eylemlerini, Ankara’da Çalışma Bakanlığı’nın önüne taşıdı ve bakanlık önünde “direniş çadırı” kurdu. “Direniş çadırı”, kurulmasından kısa bir süre sonra polisin saldırısına uğradı ve oradaki işçilerden 28’i gözaltına alındı. Dev Sağlık-İş, Ankara’daki gözaltıları protesto amacıyla 23 Ocak günü Taksim Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenledi. Sendikanın eylemlerinin sonuncusu, 27 Ocak Pazar günü, Galatasaray Lisesi önünde yapılan basın açıklaması oldu. Sendika, açıklamasında, noter huzurunda yapılan üye kayıtlarının yok sayıldığını ve 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası’nın, taşeron şirketlerin yasadışı beyanlarının önünü açtığını ve bu yasayla tüm çalışanların sendikalaşma hakkının gasp edildiğini belirttiler.
6356 sayılı yasa tüm işçilerin sorunu
AKP Hükümeti’nin “taşeron işçilere müjde, herkesin istediği sendikaya üye olma hakkı olacak” gibi popülist söylemler eşliğinde gündeme getirdiği ve sendikaların ciddi bir muhalefet sergilemedikleri yasa tasarısının arka planında yatan gerçekler, yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor. AKP hükümeti, yeni yasayla beraber patronun beyanını esas alarak, çok sayıda sendikanın toplu iş sözleşmesi yetkisini ortadan kaldırıyor. Onun amacı, işçi sınıfının zaten yeterince cılız olan örgütlülüğünü yok etmek, Türkiye’yi, küresel sermaye için ucuz işgücü cenneti haline getirmektir. AKP iktidarının bu yöndeki çabasının ardında, hiç kuşkusuz küresel ekonomik krizin Türkiye’de bir kırılmaya yol açması ve bu durumun işçi sınıfı içinde yaratabileceği kitlesel eylemliklerden duyduğu derin korku yatmaktadır. 
Bankaların ve tekellerin siyasi temsilcisi olan AKP hükümetinin nihai amacı, işçi sınıfının yıllardır zaten gerileyen tüm temel haklarını ellerinden alma ve Türkiyeli işçilerin çok daha düşük ücretle ve örgütsüz bir şekilde uluslararası egemenler ve kendileri tarafından çok daha fazla sömürülmelerini sağlamaktır: “… temelinin 24 Ocak kararları ile atıldığı ve 12 Eylül darbesi ile uygulamaya başlanan küresel ekonomi ile bütünleşme projesi AKP iktidarı döneminde önemli bir yol kat etti. Ancak hala Türkiye üretim alanında Uzakdoğu Asya ülkeleri ile yarışabilecek bir işgücü piyasasına sahip değil. AKP hükümetinin daha önce çıkardığı birçok yasa ve önümüzdeki dönem çıkarılması planlanan (kıdem tazminatı, bölgesel asgari ücret vb.) düzenlemeler bu yolda atılacak adımlar olarak görülmeli. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası’ndaki değişiklikleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.” [1]
Dev Sağlık-İş sendikası üyelerinin maruz kaldığı bu durum, sadece onlarla sınırlı değildir. Bununla birlikte, Dev Sağlık-İş üyesi işçilerinin mücadelesinin başarıya ulaşamaması durumunda, bu, saldırının yoğunlaştırılması sonucu bütün sağlık emekçilerinin haklarında yaşanan ciddi kayıpları hızlandırmak ve hızlı özelleştirmelerin yaşandığı bu sektörü büyük sermaye için daha da çekici kılmak için kullanılacaktır. 
İşçi sınıfı geleceğini kendi ellerine almalı
Hatırlanacağı gibi 6356 sayılı yasanın gündeme gelmesiyle birlikte, sendikalar, tartışmayı asıl olarak işkolu barajı uygulamasına kilitlemişler ve uzunca bir süre sadece bu madde üzerinde tartışmışlardı. Yenilenen yasayla birlikte, sendika bürokrasisinin yetkileri genişletilirken, sendikalara ticari faaliyet yapmanın kapıları açılmış; mali kaynakları harcama ve kontrol etme hakkı, seçim süreleri, profesyonel yönetici aylıkları ve ek ödemeler sendika bürokratlarının tercihine bırakılmıştı. 
Sendikalar ise yasaya karşı birkaç göstermelik basın açıklaması dışında hiçbir ciddi direniş göstermediler. Sendika bürokratları, gerçekte, yasanın hazırlanmasında ve çıkartılmasında patronlarla ve hükümetle işbirliği yaptılar; bunun karşılığını da aldılar: “Geçici 6. maddede yapılan değişiklikle, sendikalara, toplu sözleşme yapabilmesi için “Kurulu bulunduğu işkolunda en az yüzde 3 üye şartı” getirildi. Ancak mevcut sendikaların büyük kısmının baraj altında kalacak olması nedeniyle sendika bürokratlarına sus payı olarak kademeli geçiş bahşedildi. Sadece Ekonomik ve Sosyal Konsey’e üye konfederasyonlara (yani Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’e) bağlı işçi sendikaları için baraj Ocak 2013 istatistiğinin yayımı tarihinden 1 Temmuz 2016 tarihine kadar yüzde 1; 1 Temmuz 2018 tarihine kadar ise yüzde 2 olarak uygulanacak.” [2]  
Gerek yasanın hazırlanış sürecinde, gerekse yasa şekillendikten sonraki süreçte yaşananlar ise işçi sınıfı açısından önemli dersler içermektedir.
Bunlardan en önemlisi, sermayenin ve hükümetin saldırılarına karşı mücadelenin sendika bürokrasilerinin eline bırakılamayacağıdır. Dev Sağlık-İş üyesi işçiler yaklaşık 10 gündür seslerini duyurmaya çalışırken, DİSK bürokrasisi onlara destek vermemiş ve bu mücadeleyi on binlerce taşeron işçisinin çalıştırıldığı diğer işkollarına yayma konusunda en ufak bir adım bile atmamıştır. Oysa Çorlu’da grevde olan Daiyang metal işçileri (Birleşik Metal-İş), sendikalı oldukları için işten atılan Yurtiçi Kargo işçileri (Nakliyat-İş) ve sendikal örgütlülükleri tanınmayan sağlık emekçileri (Dev Sağlık-İş) DİSK’e bağlı sendikalara üyedir.
Sağlık sektöründe çalışan emekçilerin bugün burjuvazinin saldırısı sonucu karşı karşıya olduğu berbat durumun başlıca sorumlusu olan sendika bürokrasisi, böyle bir mücadeleyi örgütleme yeteneğine ve isteğine sahip olmadığını on yıllardır kanıtlamış durumda. 
Dolayısıyla, sağlık emekçileri, sendikal örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi hakkından yararlanabilmek için bile, kendi kaderini kendi ellerine almak zorundalar. Patronların ve iktidarın saldırılarına karşı birleşik-militan bir direniş hattı oluşturmak üzere taban komitelerini yaratmak ve onları işkolu, kent, bölge ve nihayet ülke çapında birleştirmek gerekiyor. Bu işyeri komiteleri, işçilerin çok küçük bir bölümünü oluşturan ve birkaç konfederasyona bölünmüş sendika üyeleriyle sınırlı kalmamalı; kadrolu-sözleşmeli- taşeron, tüm sağlık emekçilerini birleştirmelidir. 
İşçi sınıfının önümüzdeki dönemde sermayeyle ve onun iktidarlarıyla girişeceği kaçınılmaz açık hesaplaşmaların yazgısı, geleneksel sendikal ve siyasi örgütlerin/önderliklerin yerini, yeni türde kitlesel mücadele örgütlerinin alıp alamayacağına bağlıdır. Bugünkü durumun sorumlusu olan siyasal önderlikler, bu tür militan taban örgütlenmelerinin önüne dikilecek ve onların oluşumunu engellemeye çalışacaklardır. Dolayısıyla, işçi sınıfının yeni türde devrimci, enternasyonalist örgütlenmelerinin yaratılmasında, Marksist devrimci perspektife sahip işçilere ve aydınlara büyük görevler düşmektedir. Lenin’in sıkça söylediği gibi, “gerçekler inatçıdır;” işçilere gerçekleri söylemeliyiz.

Dipnotlar

[1] Yeni Sendikalar Yasası ve İşçi Sınıfının Örgütlenmesi; M. Özgür Demir, Toplumsal Eşitlik 9. Sayı: http://toplumsalesitlik.org/tr/dergi/9-sayi-kasim-2012/yeni-sendikalar-yasasi-ve-isci-sinifinin-orgutlenmesi---m--ozgur-demir
[2] agm